Op.Dr. Sezgin Dursun

VAN KÜRTAJ MERKEZİ

VAN KÜRTAJ MERKEZİ

 

 

 

FARKIMIZ :

  • HASTA BİLGİLERİNİN GİZLİLİĞİ KESİN OLARAK SAĞLANIR
  • TEK KULLANIMLIK MALZEME (KANÜL) KULLANILIR. BASKA HASTALARDA KULLANILAN KANÜLLER İLE KÜRTAJ YAPILMAZ.
  • SADECE VAKUM YÖNTEMİ İLE KÜRETAJ YAPILIR. METAL BİR CİHAZ VEYA AKSAM KULLANILMAZ.
  • KÜRTAJ  İŞLEMİ SON DERECE GÜVENLİ BİR ŞEKİLDE YAPILIR. DAHA SONRA GEBE KALMAK İSTEDİĞİNİZDE SORUN YAŞAMZSINIZ.
  • KÜRTAJ İŞLEMİ HASTANE ORTAMINDA TAMAMEN STERİL ŞARTLARDA YAPILIR.

 

 

Kliniğimizde hasta mahremiyetine katı kurallarla özen gösterilir. Hasta bilgileri hiçbir şekilde üçüncü kişi veya kurmlarla paylaşılmaz.

Kliniğimizde il dışından gelen hastalarımıza öncelik tanınmaktadır. Sorularınız ve sıra önceliği için  0 542 225 89 12 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz. Yoğunluk nedeniyle cevap verilemediği durumlarda kısa mesaj veya whatsApp yoluyla ulaşabilirsiniz veya iletişim kısmından mail atabilirsiniz.

 

 

Uzak bir ilde oturuyor olsanız bile sadece soru sormak için rahatlıkla mesaj atabilirsiniz, arayabilirsiniz, ortalama fiyat bilgisi alabilirsiniz. Lütfen çekinmeyin.

 

Tel ve Whatsaapp: 0 542 225 89 12

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TATVAN BOYNUNA KÜRTAJ ÖZEL  AĞACINI KUŞATMIŞ HANIMELLERÎ ve NANİK ÜSTÜNE

Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun adı o uydurma adlardan biri. Babası kimbi-lir hangi Beye öykünmüş de Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya bu adı koymuş. Ama mahallede herkes ona Vanda kürtaj yapan muayenehaneler diyor. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da ona bir yakışmış ki.. Güzel, pırıl pırıl, candan, sıcacık bir sesi var Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun. Güzel, yürekten, sıcacık konuşuyor. Yapmacıkları hemen belli oluyor. Yüzüne vurunca da utanıyor, bir kirpi gibi dikenlerinin içine çekiliyor, van kürtaj yapan muayenehaneler dikenlerini, öykünmelerini, yapmacıklarfnı unutup başlıyor sel gibi konuşmağa.

Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun anlattıklarından çıkardıklarım… Babası, uzun boylu, esmer, boynu uzamış, sünmüş, altmışında gösteren, Hacca da gitmiş gelmiş, işinden fırsat buldukça beş vakit namazını eda eden, arada sırada, kazaya kalan namazlarım boş vakit olunca yerine getiren, soba borusu bir eski pantolon giyen, ceketi çoğu zaman omzunda, dili yarı Arap, yarı Kürtçeye çalan öfkeli, kederli, üzülünce hep eski türküler söyleyen, yirmi beş yıldır da Yemiş iskelesinde, ya da Halde hamalcılık yapan vanda çocuk aldırmadir. Belki giyitlerini Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryla ikimiz uydurduk, boynunun uzunluğunu, sünekliğini ben onun hamallığından çıkardım, ama kaç yaşında olduğu üstünde Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryla çok çok van kürtaj yapan muayenehaneler yaptık belki saatlerce. Hayır hayır, bu İbrahim Demir altmışın-

dan aşağı olamaz. Üç tane evli kızı, evli vanda kürtaj yapan muayenehanelerdan kocaman kocaman torunları var. Torunları Vanda kürtaj yapan muayenehanelerdan da daha büyük.  Ben Vanda kürtaj yapan muayenehaneler vanda çocuk aldırma,  vebali günahı Vanda kürtaj yapan muayenehaneler boynuna. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler  babası, onun anası ölünce VAN kürtaj özel hastane  bir kadınla evlenmiş, vanda çocuk aldırma Demirin Vanda kürtaj yapan muayenehaneler anasından vanda kürtaj yapan muayenehaneler kız, iki erkek çocuğu var. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler üçü evli demiştik. Oğlanlardan vanda çocuk aldırma ölmüş, öbürü tatvan boynuna kürtaj özel  boyacılığı yapıyor Karaköyün oralarda. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler anasından van kürtaj yapan muayenehaneler aldığı kadından da vanda kürtaj yapan muayenehaneler çocuğu olmuş. Demek ki, bir hesapla Zi-lonun dokuz kardeşi var ve Vanda kürtaj yapan muayenehaneler babası yirmi beş yıldır İstanbulda hamal. Bunlar ya Siirtli, ya Bitlisli, ya Vanlı, ya Diyarbakırlı. Vanda kürtaj yapan muayenehanelerların ben hangi ilden,  hangi  ilçeden, hangi köyden olduklarını biliyorum ya, öteki illerin adını da sayarak amaç şaşırtıyorum. Bunu böyle yapmak zorundayım. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler anası babası, soyu soyu bir koşuldan geliyor. Hangi ilden olduğu bence bir şey yazmaz. Beş aşağı beş yukarı bütün Doğu Anadolunun koşullan birdir.

Baba yumşak, gün görmüş vanda çocuk aldırma gibi geliyor bana. Bir de çok yorgun, azıcık da bıkmış bir adam duygusunu uyandırıyor. Yakınan, yorulmuş, bir yolunu bulur bulmaz da uyuyan.

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kendini bildi    bileli üç    tane ev    değiştirmişler Semtlerin adını söylemek zorundayım. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler Fenerde doğmuş. Doğduğu evi şöyle zar zor çıkarıyor. Çamurlu, çocukların dize kadar içine gömüldükleri, çamur içinde oynadıkları, süründükleri, tepeden tırnağa çamura battıkları bir avlu geliyor aklına. Diyor ki, orayı düşündükçe vıcık vıcık çamurları da birlikte düşünüyorum. Bir de kaya olacaktı, bir de yıkık bir eski duvar, surlarla benziyordu, diyor. Şimdiki surlara çok benziyordu, kale duvarı gibi bir duvardı. Anası çocuk doğururken bu evde ölmüş. Birkaç çığlıktan VAN kürtaj özel hastane hiç bir şey anımsayamıyor anasının ölümü üstüne. Bir de çok sarı yüzlü bir kadın geliyor gözlerinin önüne, mum gibi olmuş, erimiş bitmiş. Çamurlu avluda ayaklarını sürüyerek yürüyen.  Bu sapsarı kesilmiş, mum gibi kadın, çok güzel yüzlüymüş, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler anası olabilirmiş bu.

6

Evin bir tek odası olacak. Kırmızı kiremitleri, bir tek küçük hıyarı yemyeşil, küçücük penceredeki mor sakız sardunyasını da söyledi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Fenerde Halicin o belalı kokusunu anımsayıp anımsamadığını ben sordum Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya. Öyle bir şeyden hiç haberi yoktu. Üstelik daha Haliçte yaşıyordu. Yerini söylememek için her şeyi yapıyor ama, arada da ağzından şu anda Halicin oralarda bir yerde oturduklarını kaçırıyor. Bir ara da Fatihte oturduklarını söyledi. Şişliyi de söyleyecekti, Şi…, dedi, bir iyice baktı bana, baktı ki yutmayacağım vazgeçti. Dolapderede oturduklarına kalıbımı basarım, orasını öylesine güzel anlatıyor ki. orasını, oranın insanlarını çok seviyor, ne de güzel yürekten seviyor. Bir yaşlı çingene anlattı Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, işte insan böyle anlatılmalı. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çingeneyi anlatışı olduğu gibi bende. O ne söylediyse Dolapdere üstüne, oradaki Çingene abiler, amcalar üstüne hepsini makinaya aldım. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler sıcak sesi çingene amcayı yeniden yaratıyor. Bir dostlukta, sevgide, hem de saygıda. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler diyor ki, «onlar Çingene ama, ne yapsınlar Allah onları çingene VAN kürtaj özel hastane ama, onlar Türk olmuşlar, Türkçe konuşuyorlar. Onlar insan olmuşlar. İnsan bu kadar sevinç taşınca,» bu sevinç taşınca sözünü ben uydurmadım, olduğu gibi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler sözü bu, «varsın Allah onları çingene yaratsın, hiç, hiç bir kıymeti olmaz çingeneliğin..» Fatihte oturmuşlar ama Vanda kürtaj yapan muayenehaneler hiç bilmiyor Fatihi. İki kere gitmiş oraya.

Bakın Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, haaaa, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kaç yaşında olduğunu, hangi maceralara girip çıktığını söylemeyi unuttum, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler on vanda kürtaj yapan muayenehaneler yaşında. Kendisi söylüyor on vanda kürtaj yapan muayenehaneler yaşında olduğunu ama, hiç de o kadar göstermiyor. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler olsa olsa on, on iki arası olabilir. Kime sorarsanız sorun Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya on bir yaştan fazlasını vermez. Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu Emniyetin Şehzadebaşın-daki eski medresedeki çocuk bürosunda tanıdım. Bu çocuk bürosu hakkında van kürtaj yapan muayenehaneler birkaç sözüm olacak. Polisler yakalayıp onu oraya atmışlardı. Bu çocuk bürosunda çocukları, insanları, bir şehri merak edenler için çok iş var. Yalnız Çocuk Bürosu Müdürü Hüseyin Bey… Hadi canım sen de Hüseyin Beylerle uğraşacak değilim…

Züo hep yaşamı  boyunca  Dolapderede oturmak  is-

ter. Oranın insanları çok çok komik, diyor.  Kadınlar erkekleri Dolapderede öz adlarıyla değil de bir tuhaf lakap-larıyla çağırıyorlarmış.  Orada bir Kıpik amca varmış  ki, aman ne komik, ne komik! Kıpik amca davul, zuma, keman, tef, zurna her bir şeyi çalıyormuş. Hem çalıyor hem oynuyormuş. Bütün kadınlar da oynuyorlarmış orada. Çok fakirlermiş, hırsızlık da yapıyorlarmış ama, iyiymişler iyi… Çocukları  seviyormuşlar,  iyi  davranıyorlarmış  çocuklara, öyle burunları ta göklerde değillermiş. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da onlarla oynamış. Üvey annesi var ya, onu kıskanmış, niye oynuyor-sun  diye doğmuş,  suyunu  çıkarmış  ama,  Vanda kürtaj yapan muayenehaneler  karışmış çingenelerin arasına, onları Allah çingene VAN kürtaj özel hastane ama, onlar ne yapsınlar, çingene yaratılınca, iyi insan olmuşlar, herkes de demiş ki, bunlar çingene ama, iyidirler, iyi olduklarından dolayı bunlar artık çingenelikten çıkışmışlar.   Ne  olacak,   isterlerse   çingenecilikten  çıkışmasınlar. Bak sana bir şey deyim mi, ben hiç bir yerde bu çingenelerden daha iyisini görmedim. Oynamış, oynamış.  Karışmış  çingenelerin  arasına   oynamış.   Çingenelerde   büyüklük küçüklük yokmuş ki, herkes bir. Herkes büyük gibi…  Değil mi, herkes büyük gibi olmalı.  Neymiş çoeuk yani. Çocuk da çocuk. Vay çocuk kadar taş düşsün başınıza. Aaaaaaah,  bütün  insanlar çingeneler gibi  olsa,  o zaman işte… Aaaaaah, çingenelerin kötüsü yok mu, az az… Ne idi, bir hırsız vardı orada, nasıl bir hırsız… Bir görmeliydi onu, apak sakalları vardı ama, gene hırsızlık yapıyordu ki, İstanbulu kasıp kavuruyordu, kırk yıldır.

Aaaaaah, adını unutmuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. O yaşlı, ak sakallı çingenenin adını bir anımsayabilse… Anımsayamıyor, çünkü o yaşlı çingene iki ay önce bir vurgun vurmuş ki, bütün Dolapdere bayram etmiş. Oyundan çalgıdan yer yerinden oynamış. Aksakallı hırsız çingene varmış ya, işte o her hırsızlığında tekmil Dolapderenin çocuklarına da pay ayırırmış. Yaaaaa, varsın onlar çingene olsunlar, değil mi?

Herkesin iyisi var, polislerin de iyileri var, bak şuradaki, Yavuz amea var ya, işte o iyi bir polis. Hiç kızmıyor insana. Küfretmiyor da. Aaaaah, Sirkecide bir Salih

8

var, bir polis Salih, bu polisin adını boyuna yazacağım, okuyucularım usanana bıkana kadar, işte o amanallah… Çok çok dövüyormuş çocukları. Salih adını çocuklar duyunca, daha adını duyunca titremeğe başlıyorlar çocuklar. Daha Sirkecide istasyonda polismiş. Ben gidip göremedim onu. Daha doğrusu gidip görmek içimden gelmedi bu polisi. Ne tür bir insan olduğunu merak ettiğim halde gidip de göremedim. Çocuklar, neden bu kadar yılmışlar ondan, sorup anlayamadım. Ne diyecekti acaba polis Salih Bey bana, kimbilir? Herhalde kutsal ödevini icra kılıyordu çoouklar üstünde.

Dolapderedeki evi de anlattı bana Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Bana bu evi biraz attı gibi geldi. İki odası varmış evin. Bir çamurlu bahçesi. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çamurdan çak yılmış öyle anlaşılıyor. Bahçede hiç çiçek yokmuş, safi çamurmuş ortalık. Evin odasının vanda çocuk aldırmande, babası, analığı yatıyorlarmış, vanda çocuk aldırmande de çocuklar. Çocuklar üstüste yatıyorlarmış. Çocukların yattığı oda çok pis kokuyormuş. Hiç hava almıyormuş. Kardeşlerinin yüzleri sapsarı kehrübar gibiymiş. Bir de mutfakları varmış ama, mutfak derim sana, o mutfaklara hiç benzemlyormuş, öyle mutfaklardan vanda çocuk aldırmani bir kere görmüş, görmüş ki ne mutfak, bal dök de yala. Safi aynay-mış, cammış her bir yanı. Neler neler yokmuş içinde. Bir hafta ye iç yat mutfakta, o kadar kocamanmış, iki tane de buzdolabı varmış, içindeki yiyecek gene bitmezmiş. Onların mutfaklarının her bir yanından rüzgar esiyormuş. Bir de kocaman kocaman fareler varmış. Çocuklar, yani hırsız arkadaşları onun adını fare koymuşlar ya, o farelerden korkuyormuş, bir fare görünce ödü patlıyormuş. Bir fare görmesin deii oluyormuş. Halbuki Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çok yürekli bir kızmış. Bütün mahalle ona, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kadar yüreklisi yokmuş diyormuş. Vanda kürtaj yapan muayenehanelerda marifet mi ararsın on parmağında on hüner. En çok da trenlerin altında uyuyormuş. En sevdiği şey trenlerin altında uyumakmış. Tren üstünden kalkıp gidiyormuş da onun haberi bile olmuyormuş, kocaman bir katar üstünden sağılıp geçiyormuş da… Bir de apartıman-ların merdivenlerinde uyumağa çalışıyormuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Yalnız oralarda çok geçeler sabahlara kadar uyuyamıyor donu-

yormuş. Ne yapsın Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çekecek. Ne yapsın Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bu yaşamı çekecek. Ne gelir elden ki, değil mi abi?

«Şimdi şöyle bir sayarsak evde kaç baş insan var Vanda kürtaj yapan muayenehaneler?»

«Üvey anne, ablam, babam, ablam, ben, vanda kürtaj yapan muayenehaneler de çocuklar, üvey annem bir tane daha doğuracak. Yemiyorlar ki…»

«Evin geçimi nasıl Vanda kürtaj yapan muayenehaneler?»

«Eeh işte bazen öyle. Açlık sıkıntısı olmaz mı?»

«Aç kaldığınız hiç oluyor muydu?»

«Üvey annem bana eskiden yemek vermiyordu. Babam Eminönünden ekmek getiriyordu. Aşçı veriyordu ona, adamlardan kalıyordu. Ekmek kuruyordu. Ben de annemden çalıp yiyordum, kuru kuru. Yani öyle çalmıyordum, yani öyle alıyordum yiyordum. Yedirmiyordu bana yemek eskiden. Kendi annem öldüğünde babam bir üvey anne aldı, üvey anne hep bizi dövüyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler da Unkapanından bir kere de beş yüz lira bulmuştum. Arkadaşlarım, kız arkadaşlarım vardı, o parayı almak için üç tane konyak aldılar. Bakkaldan mı neyden artık onu bilmiyorum. Aldılar içirdiler, gel sinemaya gidelim, dediler. Gittik Çiçek sinemasına, Çiçek sinemasında helaya gideceğim diyerekten kaçtılar, iki kişi de arkamda oturuyordu, ben de uyuyordum, van kürtaj yapan muayenehaneler da adamlar ikisi de takip eîti beni. Ben teyzemin bodrumunda yatıyordum Fenerde. Karanlıkta öyle mum filan yok. Girer girmez vanda çocuk aldırma ağzımı kapadı arkadan, vanda çocuk aldırma de kötülük yaptı, bağırmak istedim, bağıramadım, sabahleyin kan gördüm, ben bayıldım.»

«Kaç yıl oluyor?»

«İki yıl oluyor.»

«Bu adamları bulamadılar mı polisler?»

«Tanımıyorum. Baiat Karakolu şimdi hep biliyor. Üvey ¦anneme de anlattım, üvey anneme anlatınca o da benim edep yerimi yaktı, şişlen.»

«Yani senin ne kabahatin var, niye yaktı acaba?»

«Anlattım ona her şeyi ama gene o yaktı edep yerimi. Kızarttı, şişi kızarttı. Soba bum bum yanıyordu. Bir soktu, kıpkırmızı oldu şiş kan gibi. Şiş değince, duman

10

çıktı, cızzzzz, etti. Yemek hiç yiyemiyordum, van kürtaj yapan muayenehaneler da hep ağlıyordum. Babam öyle kucağında sallıyordu akşamları.»

«Peki sen kaç yaşındaydın üvey anne eve geldiğinde?»

«Altı yaşında filan. Ablam on yaşında, abim sekiz yaşında vardı.»

«Çok mu kötü davranıyordu üvey anne, o nereliydi?»

«İlk geldiğinde, iyiydik, öyle bizi seviyordu, van kürtaj yapan muayenehaneler evlendiğinde, tam, babamla düğün filan oldu, iki üç gece durduk artık başladı bizi döğmeğe, hem biz ona bir şey yapmadan. Onun her dediğini yapıyorduk biz. O gene bizi öldürüyordu.»

«Kendi çocuklarını da dövüyor mu?»

«Hastalanmadan, daha diyor ki, dövmüyor, hastalanmadan daha diyor ki, ölecek hastalanacak, boşu boşuna para veriyor, doktora hastaneye. İlaç falan alıyor, çocukları da daha hastalanmadan ilaçları alınca hastalanıyorlar.»

«Anneni hatırlıyor musun?»

«Annem tam bir çocuk doğuruyor, o çocukla birlikte ölüyor.»

«Sen anneni hatırlıyor musun?»

«Daha ufaktım, ben gördüm, yıkadılar.»

«Ölüm, diye bir şey biliyor muydun o zaman?»

«Anlıyordum ben.»

«Demek şimdiki gibi anlıyordun bunun bir ölüm olduğunu?»

«Toprağa kodular onu.»

«Onu gördün yani?»

«Bir de yıkadıklarını biliyorum, öldüğünü de biliyorum. Bir de mezara giderdim her gün çiçek koyardım. Ablam gelmiyordu hiç. Ablam bir kere gitti, o da tam Öldüğünde

gitti. İlk öldüğünde …… var ya, ölüler var, kuş böyle…

Kuşlar var ya, bir de kale, surlar var. Ben soğan koyuyordum ölünün başucuna, soğanı VAN kürtaj özel hastaneları alıyordu.»

Arada sırada köylerine de gidiyorlarmış. Köylerinde hiç aç kalmıyorlarmış, baba nedense hep İstanbula geii-

11

yormuş. Bunlar köye gidiyorlar, rahat ediyor, karınları do-yuyormuş, ama baba gene İstanbula geliyormuş. Üvey anne var ya, gelince, gelmeden önce babaları onlara bakıyormuş, üvey anne gelince…

«O babamın paralarını çala çala, şimdi onun bir dolabı var aç içini gör, şu kadar paralar var içinde. Hep beş yüzlük, her akşam babam, hamal ya, sandık getiriyordu, halden bize çok. Taa tavana kadar getiriyordu. Yoruluyordu, hem yaşlı, Eminönünden Fenere kadar ta, yaya geliyordu. Hiç arabaya binmezdi.»

«İyi adam ha baban, babanı seviyor musun?»

«Babamı seviyordum ya, şimdi sevmiyorum.»

«Niye?»

«Sevmiyorum şimdi.»

«Söyle, sebebini söyle.»

«Üvey annemin her dediğini yapıyor.»

«Niye yapıyor bu adam üvey annenin her dediğini?»

«Korkuyor. Onu boğuyor. Böyle böyle yapıyor. Üvey annem biraz genç ondan, babam ihtiyar. O da ondan korkuyor.»

«Bırakır diye mi korkuyor?»

«Değil, dövüyor onu.»

«Baban mı dövüyor?»

«Babam onu dövemiyor.»

«Allahını seversen, hamal adam, güçlü olması gerekmez mi babanın?»

«Ben dedim ki ben senin yerinde olsam o karıyı ne yaparım, yolarım, dedim. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler babam hiç sesini çıkarmadı o zaman. Benim mesela karım olsun onu gebertirim ben.»

«Canım adam dövülür mü hiç?»

«Yüz verdin mi o seni döver, değil mi?»

«Seni çok mu dövüyor yani?»

«Yüz verdi babam ona, o da herkesi dövüyor.»

«Sen onu dövemiyor musun?»

«Dövemem ki, o evli ablalarımı dövüyor be.»

«Yapma be.»

«Köyden geliyorlar, kovuyor onları.»

12

«Çok güçlü kuvvetli bir kadın mı?»

«Çok. Bütün mahalle korkuyor ondan. Benim amcam polis, onu bile dövdü, merdivenden itti onu da.»

«Bak Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, senin şu beş yüz liran var ya, sen o beş yüz lirayı nereden buldun, merak ediyorum onu. Bir bit yeniği olacak bu beş yüz lira işinde.»

«Unkapanında çöplükte ben saplatma oynuyordum, bir baktım, para olduğunu bilmiyorum yani, babamlar sayıyordu yani, onlardan gördüm, sayınca öğrendim para olduğunu.»

«Kaç yaşındaydın o zaman?»

«Gene yedi yaşındaydım.»

«Yedi yaşında olmaz bu senin yaptığın iş.. Yedi yaşında nasıl olur o?»

«Yani yedi yaşındaydım, on iki yaşına girdim.»

«İki sene önce mi oldu o hikaye?»

«İki sene.»

«Buldun o parayı, tanıdın, o kızlar kimdi?»

«Tanıyordum o kızları sinemadan, parklardan. Çok uzak yerlere gidiyorlar oynuyorlar, erkeklerle alay ediyorlar, adamlara böyle yapıyordular, naniiiik, adamları dövüyorlardı hep Eminönünde.»

«Sen ne yapıyordun Eminönünde?»

«Kuş yemi satıyordum.»

«Yaaaa, kuş yemi mi satıyordun?»

«Ben kuş yemi de bilmiyordum, Eminönü de bilmiyordum, abim de bilmiyordu. Bir kere gitti babamı gördü, o da öğrendi. Bir kere de beni götürdü, kayboldum. Yooo, bir kere de beni getirdi, abimle van kürtaj yapan muayenehaneler eve gittik. Yarın da ben kendim taaaa Fenerden hale kadar, yayan, yürüdüm yürüdüm, iskeleye geldim Eminönüne, Eminönünde kayboldum, vapura bindim bilmedim babamın yerini, polisler getirdi beni Eminönüne babamın yanına. O zamandan beri, küçüklüğümden beri öğrendim orayı.»

«Kuş yemini ne kadar sattın orada?» «Öyle ayakta değil. Kimse almadı mı ben gene sesimi çıkarmıyordum, öyle duruyordum. Adam geldi mi, am-

13

55

ca elli kuruşluk var, diyordum, ben VAN kürtaj özel hastane bir şey demiyordum.»

«Ne kazanıyordun günde?»

«Otuz lira, elli lira, yirmi beş lira. O paraları da… Babam köye gitmişti, üvey anneme ben baktım, aç kalmıştı. Hep ben baktım onlara.»

«Van kürtaj yapan muayenehaneler? Bu beş yüz lirayı buldun?»

«Arkadaşlarım aldı, üç tane konyak aldılar içirttiler bana. Ben de bilmiyordum onun içki olduğunu.»

«Kızlar senden büyük müydü?»

«Ufaktılar ama çok kurnazdılar. Benden ufak.»

«Bundan VAN kürtaj özel hastane sen hiç içki içtin mi?»

«Hiç. Amcalar içiyorlardı Eminönünde.. Ben de, bak amcalar kaka içiyorlar, diyordum. Hiç içmemiştim. Hiç de içmedim.»

«Sigara?»

«İçmedim ben. Arkadaşlar Kent içirdiler bana.»

«Bu arkadaşların nerede şimdi?»

«Parayı aldılar, sabah oldu, ben yüzümü yıkadım, açıldım, başım ağrıyordu benim, bir baktım, hiç, aradım bütün yerde bulamadım. Hiç bir yerde görülmediler. Hiç bir yerde.»

«Herhalde onlar seni teslim ettiler o adamlara, hani sinemada o arkadaki adamlara? Beş yüz lira ne oldu?»

«Onlar aldı.»

«Hiç bir daha görmedin mi o kızları?»

«Aradım her yerde, Eminönüne gittim, Floryaya gittim, Sarayburnuna gittim, hiç bulamadım, hayvanat bahçesine gittim hiç bulamadım.»

«O kızları bir daha hiç bulamadın ha?»

«Hiç bulamadım.»

«Peki ne zaman ilk olaraktan evden kaçtın?»

«Daha, daha, daha çok ufaktım. Üvey annem babamın yanında söylemiyor yani. Git, dedi, bir daha gelirsen kafanı yararım, dedi.»

«Ne zaman, niçin, bunu anlatsana?»

«Üvey annem şimdi, kendi babamdan kıskanıyor beni.»

14

«Niye?»

«Bilmem, ben babama sarılıyorum, öpüyorum, ayaklarını yıkıyorum babam gelince, kızıyor bana. Hem gelir gelmez ne ayağını yıkıyor babamın, hiç bir şey yapmıyor Gene babam ona para veriyor.»

«Yani yıkayınca sana kızıyor, seni kıskanıyor?»

«Heee, onun için beni attı sokağa.»

«Eeeeee?»

«Ben de evden kaçtım. Evden kaçınca oralarda dolaştım. Eminönünde, Sirkecide. Van kürtaj yapan muayenehaneler polis buldu beni. Nerde, nasıl buldu hiç aklımda değil. Dolaşıyordum. Bindik arabaya bindik, vapura bindik, gemiye, kayığa hepsine bindik polis en sonunda babamı buldu, babama verdi beni. Babam otur, dedi, akşamüstü seninle gideceğiz eve. Gittik van kürtaj yapan muayenehaneler. Gittik eve. Götürdü beni. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben Eminönünü öğrendim. Floryayı her yeri öğrendim. O kadar.»

«VAN kürtaj özel hastane?»

«VAN kürtaj özel hastane… Eminönünü tanıdım ya, hep kaçtım Eminö-nüne.»

Van kürtaj yapan muayenehaneler van kürtaj yapan muayenehaneler, ondan van kürtaj yapan muayenehanelersı o kadar, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kaçıyor, durmadan kaçıyor, parklara, Sirkeciye kaçıyor, vapurlara biniyor bütün Boğazı dolaşıyor. Yooo, ne var yani, bütün çocuklar dolaşıyor, dolaşmak onun da hakkı değil mi, orada kalenin altında, anasının mezarına çiçekler koyduğu yerde, yaaaa, güzel giyinmiş hanımlar ölülerine çiçek koyarlar, orada kalenin dibinde, koskocaman bir kuş, anasının mezarının başında, kocaman, kocaman kanadını açmış bir kuş, mezarlığın orada var ya, karşı tarafa da geçti, Kadıköyü, Beylerbeyini de biliyor, neden bilmesin, bütün çocuklar biliyorlar. O eve gidiyor, üvey annesi dövüyor. O gene eve gidiyor, annesi gene onu dağlıyor. Babasıyla da durmadan kavga ediyor. Çocuklarına, kendi doğurduğu çocuklara yemek veriyor da… «Bilet mi, ne bileti amcaaaa, ne bileti be!» Amca bir bakıyor, bela mı ne diye başını bir o yana bir bu yana kıvratıyor.

En sonunda Eminönünde kuşlara yem… Kocamandır Eminönündeki oami. Yenicami diyorlar ona. Kocaman ko-

15

camandir. Önü de na böyle insanla kaytatvan boynuna kürtaj özel . Bir adam vardı,   çok   yaşlı   adam   vardı ya,   işte   o  adam   vardı ya, her   sabah   gelir   kimseden   yem   almazdı.   Hic   kimseden, beş liralık yem alırdı Vanda kürtaj yapan muayenehanelerdan, her sabah beş liralık, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da yüzsüzlük etmezdi, eğer Vanda kürtaj yapan muayenehaneler yüzsüzlük edeydi, adam yüz liralık da yem alır kuşlara atardı, adam yaşlıydı ama, beli de bükülmüştü, bastonu da vardı ama cok parası da vardı, nah böyle böyle cüzdanı doluydu. Bir kere sevmişti Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu. Kuşlara yem vermek için değil de yaşlı amca var ya salt Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu görmeğe geliyordu. Bir kere sevmişti. Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya bakıyor, bakıyor içini çekiyor, van kürtaj yapan muayenehaneler ona beş lirayı veriyor, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da tam beş liralık yemi kuşlara atıyordu. Vallahi de billahi de hile yapmıyordu. Böylesi bir adama Vanda kürtaj yapan muayenehaneler hic hile yapar mı? Olur mu, aman ne ayıp ne ayıp! Allah göstermesin, ocaklardan yurtlardan ırak. Her seferinde  sekiz  tane  yirmi  beşlik,  altı  tane ellilik  yem çanağını boşaltıyordu kuşlara. Olur mu, olur mu Vanda kürtaj yapan muayenehaneler hiç amcaya bir çanak yem için kazık atar mı? Kazık atar da onun sevabını eksiltir mi? Değil mi abi. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler sağlam, mert kızdır. Bunu tekmil Eminönü yemcileri bilirler. O yemciler var ya, onlar pis mendebur.  Dedikodu çıkarmasınlar mı Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryla yaşlı adam için yaaaaa.. Aman ne ayıp, ne ayıp. Ne kötü insanlar değil mi? Kıskandılar. Herkes kıskanıyor zaten Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu.

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler fındık kurdu gibi fıkır fıkır, küçücük. Kara güzel gözlü, kadife sesli, sesi kadın sıcaklığında, sokulganlığında.

Olsun, olsun, hakka reva mı küçücük bir kızla koskocaman beli üc yerinden bükülmüş, dizleri feldirdeyen, dizleri feldirdeyip de bastonuna dayanan, bastonuna dayanmayınca, hemen yere düşecek bir yaşlı adamla dedikodu kaynatmak. Allah vurmuş ki, vurmuş buradakilere zaten, fakir olmuşlar ya, gene utanmıyorlar. Onlar kötü Olmasalar Allah onları fakir yapar mı? Daha da fakir olacaklar. Olacaklar ya, kaynatsınlar dedikoduyu, olur mu hiç.

Orada bir kız daha var Eminönünün Mısırçarşısı yönüne bakan yerde. Vanda kürtaj yapan muayenehanelerdan daha küçük. Anası babası da ölmüş yaaa, yazık. Çok üşür. Öyle bir üşürdü, bir yu-

16

mak olurdu üşümekten. Kıvrılır bir yere. Üşümekten ölür. Kimse onu göremediği için kimse ondan yem almaz. Kimse ondan yem almayınca da aç kalır, yazık. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler yardım eder ona. Yaaaaa, Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun parası yerdeki sürünen karıncaya, gökteki uçan kuşa bile yardım eder. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çekmiş, aç kalmış, yoksulluk görmüş, dayak yemiş, parklarda sürünmüş insandır. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler her şeyi, yolu yordamı bilir.

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bu yollara dökülünce Floryada bir adamdan para vurdu. Topluca bir para. Adam elbisesini çıkarmış denize girmişti. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler böyle bir adamı çoktandır kolluyordu. Amcasının oğlu Mahzun da yanındaydı. Mahzun sekiz yaşındaydı ama birinci yankesici, birinci hırsızdı. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler Mahzundan öğrendi hırsızlığı, yankesiciliği, biliyor musun, burada,  çocuklar arasında  yankesiciliğe arpacılık diyorlar. Bir de söğüşçülük var. Söğüşçülük adamlar oturmuşlarken, trende  uyumuş, dalmışlarken onları  soyuvermektir. İşte Vanda kürtaj yapan muayenehaneler Floryada adamı söğüşledi. Yüklü bir parası vardı, adamın cüzdanında. Cüzdanı aldı, adam denizde, serilmiş sırtüstü yatıyordu,  gel  keyfim gel. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler  bir daldı, biran bile kalmadı elbiselerin yanında, hemen vurdu uzaklaştı. Parayı aldı köşeyi dönerken, cüzdanı denize fırlattı, taaa ötelere.  Paranın yansını  Mahzuna verdi  hemen oracıkta. Van kürtaj yapan muayenehaneler orada iki ayağı da yok bir dilenciyi gördü, yazık, elindeki parayı da gene ikiye ayırdı, yarısını da dilenciye verdi. Bir adam gördü van kürtaj yapan muayenehaneler da orada, gözleri polis gözüne benziyordu. Polislerin gözleri böyle olur işte, bir acaip… Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, polisi kırk günlük yolda görse hemen ta-nıyıverir. Neresinden tanır Vanda kürtaj yapan muayenehaneler onları, neresinden tanıyacak, bu Allah vergisidir, her kurnaz çocuk tanıyamaz ki polisleri, ama Vanda kürtaj yapan muayenehaneler gibisiler, isterse polis Başbakanın arabasına kurulsun Vanda kürtaj yapan muayenehaneler gibisiler polisi gene tanırlar. İsterse polis Vehbi Koc donuna girsin Vanda kürtaj yapan muayenehanelerlar polisi tanırlar. Polisi tanımayan çocuk yandı demektir, bir gün bile kurnazlık yapamaz polisi kokusundan tanımayan çocuk. İyi çocuk, taaaaa, Eminönünden çıkan polisi köprünün bu başından tanımazsa yandı. Hemen vagonun ötesine sıvıştı. Polis gözlü adam, sadece gözleri benziyordu polise, o sıvışırken gördü ama aldırmadı. Polis gözlüymüş ama, de-

17

mek ki iyi.bir polis gözlüymüş. Her şeyi görmüş biliyordu, bildiği için de bıyık altından sevinçli sevinçli gülüyordu. Her şeyi anladım, kurnaz kız, diyordu, ben her şeyi anladım, sen kaç kurtul, diyordu. Polis gözlü adam, çok hoş gülüyordu. Benim iş tuttuğumu anlamış seviniyordu. Hemen trene atladı Vanda kürtaj yapan muayenehaneler.. Hemen… Sirkeciye gelmeden tren. Cankurtaranda atladı trenden. Belki ne olur ne olmaz, aynasızlar, yani aynasız amcalar, amcalar ya, içlerinde bu Yavuz amca var ya, onlar gibisiler de… Bir de Salih, ama-nallah, Salihin eline düşmeyegör, döve döve geçenlerde bir çocuğu felç etmiş. Bütün çocuklar buna tanıklık edecekler. İşte aynasızlar görmesinler diye yürüyerek Cankurtarandan Vanda kürtaj yapan muayenehaneler Eminönüne geldi.

O kız var ya, işte o hep üşüyen kız, yazık, gene üşüyordu. Yaz ortasında paltosuna sarınmış gene üşüyordu. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler doğru ona gitti, on beş liralık yem aldı, kuşlara attı. Bak, şu Allanın işine, kuşlar yiye yiye öyle tıkabasa doymuşlar ki şişkoluktan yerlerinden kıpırdayamıyorlar. Yaaaa, yirmi tane elli kuruşluk, yirmi tane de yirmi beşlik… Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bile kuşlara yem attı, yirmi tane elli kuruşluk, yirmi tane de yirmi beşlik.. Yaaaaa, halbuki çocuklar Sirkecide açlıktan kırılıyorlar sinekler gibi. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da o beyler gibi, o yaşlı adam var ya, işte onun gibi yağdan kıpırdaygmayan şişko güvercinlere yem attı, hem deeeee, yirmi tane ellilik… Van kürtaj yapan muayenehaneler parası bitinceye kadar her sabah geldi beş liralık yem aldı o üşüyen kızdan, güvercinlere attı. O kız var ya, daha geçen yıla kadar orada, Yenicaminin Mısır-çarşısı yüzünde üşüyüp duruyordu, orada büzülmüş. Küçücüktü küçücük.

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler dünyada en çok Yenicaminin önünü sever. Ye-niçaminin önü onun için dünya güzeli bir bahçe, bir sirkf dünya güzeli bir lunaparktır. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler orada bir eğlenir bir eğlenir ki…

Yenicaminin önünde her şey, her şey vardır. Türlü türlü alet satanlar, başörtüleri, jiletler, makinalar, akla hayale gelmedik icatları bağırarak kalabalığa anlatanlar, ayı, yılan oynatanlar.. Operlörler, mallarını ses makina-larıyla. bağırarak ortalığı cızırtıya boğarak ilan edenler.

18

Türlü sesli, türlü biçimde, türlü giyimli insanlar… Kadınlar gibi bel kıran, göz süzen koeaman, kıvıran oğlanlar. Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya bu Eminönü her zaman, dünya kurulduğundan beri böyleymiş, bu adamlar da hep buradaymışlar gibi geliyor, her şey onun için olağandır. Ama bu karılar gibi göz süzüp de kıvır kıvır kıvıran oğlanlara çok şaşıyor. Bir komik bir komik buluyor onları, sormayın. Onlara acıyor da, neden mi, ne bilsin Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, acıyor işte. Balon satanlar dolduruyor bir ara  Eminönünü, mitatvan boynuna kürtaj özel e boyu  kadar uzuyor, birbirine bağlanmış  sarı,  kırmızı,  mor,  Fenerbahçe  laciverdi, yeşil, kiremit rengi,  mavi  balonlar…  Bir tane  iki tane değil ki baloncu her ikindi üstü denizden serin bir yel gelirken bütün baloncular Eminönü meydanına dolarlar. Gezgin satıcılar, işportacılar da gelirler. Bir işportacı kara oğlan var, çok güzel giyinir, son moda, ayakkabıları pırıl  pırı!,  eski  kurnazlardan,  şimdi   kurnazlığı   bırakmış, kara kakülleri yağlı, işte o hep aynası elinde, hep aynaya bakar, bıyıklarını sıvazlar, bütün gün de durmadan Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya bakar. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler huylanmaz, varsın  baksın, erkektir bakar. Elin gözünü bağlayacak değilsin ki, varsın o da, erkektir, öyle nasibini alsın. Ne der o, ne der biliyor musunuz, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler boyu küçükse de, kendisi fındık kurdu kadar küçükse de, o bir küçücük, miniminnacık bir kadındır. Bir de yüzükleri olsa parmağında, bir de giyinse kuşansa, bir de bir küçük saat taksa koluna. Değil mi, hep pantolon giyiyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Birçok komik kürklü kadınlar geliyorlar Eminönü meydanına, koskocaman, parıltılı bri siyah arabadan iniyorlar. Sarışın, elleriyle saçlarını arkaya atıp geliyorlar. Hep saçlarını arkaya atıyorlar durmadan. Bazı üç kadın oluyorlar, bazı beş. Önlerinde o uzun boylusu, genci, güzeli, o uzun boylusunun ojesi var ya, ojeleri, altın gibi parlıyor. On tırnağının onu da altından. Yürüyorlar, ağır ağır merdivenleri çıkıyorlar. Durup güvercinlere bakıyorlar konuşuyorlar. Lahmacuncu abi var ya, Hüseyin, o onlara bir laf atıyor ki afili, ne komik kadınlar hiç anlamıyorlar, Hüseyin abi de onlara,  keriz diyor, ötekiler gene  anlamıyorlar,  kerizler. Geliyorlar van kürtaj yapan muayenehaneler tezgahlara, önce Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun tezgahına, bütün bu yemleri kuşlara at, diyorlar. Bir yandan kadınlar,

19

bir yandan Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bütün yemleri, çuvaldaki yemleri de boşai-tıveriyorlar bir anda taşların üstüne, o doymuş, şişkoluktan kanatlarını bile çırpamayan güvercinler bu kadar çok yemi görünce yemiyorlar bile. Bu ablalar çok iyi ablalar, aaaah, her gün gelseler, her gün, her gün gelseler. Emin-önünde kitaplar da satıyorlar. Eminönü meydanı  kebap, lahmacun, balık kokuyor, balık balık kokuyor. Kayıklarda kızartılmış balıkların kokusu ta buraya Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun tezgahına kadar geliyor. O adam mı, o kara bıyıklı, azıcık kamburu çıkmış o adam mı, eşşoğlu eşek o, bir insan gibi kabara-rak yürüyor. Her gün gelip para, elbise, kolye, saat teklif ediyor Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya. Sen mi sen mi çocuksun, sen mi sen mi kızsın, sen anasının kızısın. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler o adamdan korkuyor. Bir tuhaf deli gözleri var. Polise söyledi vanda kürtaj yapan muayenehaneler kere. Polis aldırmadı büe. Hüseyin abı olmasaydı adam Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu kandırmış gitmişti.  Bir  konuşuyor,  bir  konuşuyor insanı  eritip gidiyordu. Konuşmasına insan dayanamaz ki. Hüseyin abi ne yaptı, bıçağını çekti, bırak kızı, dedi, bırakmazsan eğer!. İşte o kadar. O kocaman adam var ya, Hüseyin a’oinin iki misli, peki peki abi, dedi Hüseyin abiye, Hüseyin abi de seni bir daha buralarda görmeyim, dedi. Adam da korktu bir daha da ona yaklaşmadı.. Bir tane değil ki böylesi adamlar, otururlar merdivenlere sabahtan akşamlara dek, bakarlar, iç geçirirler. Erkektirler    geçirsinler,    baksınlar ama, sataşmasınlar değil mi, herkes bu dünyada hür değil mi?

Köprünün Karaköy yakasındaki oltacılar var, var ya orada… Orada uçurtma uçurtuyor, kocaman, uzun bıyıklı bir adam. Her ikindi üstü, taaa Süleymaniyenin üstüns kadar uçuyor uçurtmalar, bir renkli, bir renkli ki uçurtmalar, uçurtmaları orada uçarlarken ilk gördüğünde Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, bir bayıldı, bir bayıldı, bir bayıldı ki uçurtmalara yem satmayı filan unuttu da bir gün sabahtan akşama kadar uçurtmayı oturdu oraya, ayaklarını denize sarkıttı seyretti uçurtmaları. Uçurtmalar taa mitatvan boynuna kürtaj özel elerin üstünde, uçakların geçtikleri yerlerde uçuyorlardı. Züo bilseydi ki, uçurtma çocukların da oyuncağıdır, bir tane değil beş tane alırdı da uçururdu Süleymaniye camisinin avlusunda. Ah,  bir bil-

20

seydı. u, ne sanıyorau, o sanıyorau ki uçunmaıarı nep uı-yıkiı amcaiar uçururlar. Buradan çıkınca ilk ilk, ilk varacak Kcraköye, amca bana beş tane en renkli, en büyüğünden uçurtma ver, diyecek. Yumak yumak da naylon ip alacak salıverecek denizin üstüne, Sarayburnundan Kadıköye doğru… Bir bıraksınlar, bir bıraksınlar buradan.

Eminönünde neler neler gördü Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, ooof, neler neler. Hepsini nasıl anlatsın ki… Hepsini anlatsa bir saat, yüz, en yüz saat sürer belki. Üç geçe de burada caminin kapı perdesi altında uyudu. Kel kafalı bir adam, öfkeli, namaz kılmağa geimiş, sözüm ona namaz kılmağa gelmiş, halbuki Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun babası hacı, öldürüyormuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu. O kadar öikeienmiş, söğmüş ki Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya. Allahsız, diyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, bu kadar insan gördüm, böyle insafsız Allahsız vanda çocuk aldırmani daha görmedim. Gözlerini devirmiş beni kovalıyordu, diyor. Zi-!o adamın gözlerine bir bakmış, daha gün doğmamışmış. Uykuda yakalasaymış Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu işte o zaman her şey tamam. Öldürür, öidürürmüş Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu oracıkta hem de. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler onun o mendebur gözlerini görünce almış yatırmış, adam da onu kovalamağa başlamış, sabah erken daha gün doğmamış, Züo bağırıyormuş ama kim duyacak. İki kere, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler önde adam arkada Mısırçarşısını dolanmışlar, adam boyuna homurdanıyormuş kirli bir boğa gibi, gözleri de dönmüş, apak kesilmişmiş, «Camimi kirlettin sen mendebur orospu, mendebur orospu,» diyormuş. Adam o kadar koşmuş ki, bereket versin yere, duvarın dibine yığılıvermiş. Hırsından duvarları yerleri yumrukluyormuş. «Camimi kirlettin mendebur orospu» diyor da VAN kürtaj özel hastane bir şey demiyormuş. O yere düşünce Vanda kürtaj yapan muayenehanelerdur ne yapacak, bunca hakaretin al-tmda mı kalacak, «senin karın, senin avradın, senin anan mendebur orospu,» demiş bağırmış. «Mendebur orospu senin yedi sülalen, yedi ceddin. Anladın mı?» Adam soluğu taşmış, çırpınıyor kalkamıyormuş. Allaaaah, Allaaah, diye bağırıyormuş. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bu olaydan van kürtaj yapan muayenehaneler altı ay Yenica-miye uğramamış, altı ay van kürtaj yapan muayenehaneler da, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler o kadar çok Allaha dua etmiş ki, o gözleri dönmüş adam ölmüş. Yoksa öl-rneseymiş Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bir daha Yenicaminin önüne yaklaşmak değil, önünden bile geçmiyormuş. ölmüş de bu mendebur

21

adamdan kurtulmuş. Allah bir iyice öldürmüş o adamı, yaaaa… Bazan Allah koruyormuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu. O da her zaman değil, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çok sıkışıp da yalvarınca Allah azıcık insafa gelip, binde bir onun dediğini yapıyormuş ama, hiiiç. binde bir o da… Devede kulak gibi bir şey. Anasının mezarı-ra var ya hep çiçek koyarmış. Anasının mezarı memlekette kalmış, zavallı anacığı, Vanda kürtaj yapan muayenehanelersunu iyi ki böyle görmemiş. Yoksa kederinden ölürmüş. iri kuşlar var ya, orada kalenin dibindeymiş anasının mezarı.

«Eminönünde ne kadar zaman sattın kuş yemi? Hani baban köye gitmişti de bakmıştın annene ya?»

«Beş sene.»

«Beş sene! Seni her sabah Eminönüne kim getiriyordu?»

«Sabahları, sabah namazında kaçıyordum, korkuyordum annemden kaçıyordum. Kaçıyordum, ben de gidiyordum, öyle yaya gidiyordum, sabaha kadar öyle yayan gi-desiye kadar ortalık öyle açılıyor, sabah oluyor, bekliyordum, kadın da vapurdan geliyor.»

«Kim o kadın?»

«Bir tane kadın, tanımıyordum.»

«O da mı orada satıyordu?»

«Hım, tezgahı kuruyorduk hemen satıyorduk. Kuşlar da…»

«Peki yem senin değil miydi, yemi satın aimıyör muydun sen?»

«Ben yem satın alıyordum, tezgahlar hepsi onun.»

«Ortak mı, parayı ne yapıyordunuz, yarı yarıya mı?»

«Ben ona veriyordum, çünkü onun tezgahlan, her şey… Sade benim yem.»

«O satmıyor muydu?»

«O da satıyordu. Kızı da satıyordu, kocası, oğlu da. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kişi çalışıyordular. Ben de çalışıyordum.»

«Sen paraları…? Ne kadar çok para kazanıyordun her gün. Ne kadar para veriyordun onlara her gün. Hiç kazanmadığın oluyor muydu?»

«Bazen öyle sıkılıyordum, hava almak istiyordum, çok sıcaktı terliyordum,  bir  atlet  giysem  yine  terleyeceğim,

22

ondan van kürtaj yapan muayenehaneler, ben paraları aldım mı, çalışamamıştım, dedim ki teyze ben bugün çalışamayacağım, o da dedi ki tezgahı biz boşa mı getirdik, dedi. Ben dedim ki ne yapalım Alla Alla sıkıldım dedim. Sıkıldınsa burada hava alamıyor musun, dedi. Dedim ki, ben denize gideceğim, vay vay hanımefendi, dedi, denize mi gideceğin, dedi. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben de dedim, ben de işe gelmem, dedim. İyi git al hava bakalım, dedi. Floryaya, yoooo, ilk evvel Saray-burnuna gittim, yüzdüm yüzdüm midye dolması çıkardım pişirdik yedik. Yarım da ekmek aldım. Yedik.»

«Kiminle  yediniz?»

«Amcamın çocuğu vardı ufak, benden daha ufak. Dedim ki adı Mahzun, dedim ki Mahzun gel Floryaya gidelim dedim, Floryayı biliyor musun, dedi. Bilmiyorum, dedim. Adını biliyordum Floryanın.»

«Peki nerden biliyordun adını?»

«Kızlardan duydum.»

«Kızlar sana Floryayı anlatıyorlar mıydı?»

«Biz Floryaya gidiyorduk diyordular, kum vardı, di-yordular. Adamları oynatıyorduk orda diyordular. Biz de adamlarla alay ettik, adamları dövdük orada. Neler yaptık daha bir görseydin.»

«Floryada ne güzel eğleniyorduk.»

«Neyle gittiniz Floryaya?»

«Trenle, bilet bir lira. Bir lirayla.. Deniz de içinde beş üra oldu. iki lira da dönüş.»

«Nereden almıştın bu paraları?»

«Kuşyemci kadın vermişti ya on lira. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler lira kaldı. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler liranın iki lirasını dönüş parası yaptık. İki lira kaldın.. Van kürtaj yapan muayenehaneler iki lirayla biz Eminönüne gittik, balık ekmek vanda kürtaj yapan muayenehaneler liraydı. İki liram yok amca dedim, o da balık ekmek verdi. Yedim orada, hepsini yemedim. İki lokma yedim.»

«Niye yemedin hepsini?»

«Canım istemiyordu.»

«Niye?»

«Bir şey gördüm mü öyle istiyor canım, ama yiyemiyorum.  Bırakıyorum gene. Yiyemedim  ketatvan boynuna kürtaj özel a koydum.»

«Yanındaki çocuk ne oldu?»

23

«Mahzun mu?»

«Evet Mahzun ne oldu?»

«Onlan otobüse bindik döndük. Şoförcüye dedim ki… amca paramız yok. Bir daha binmeyin, dedi. Bu sefer son olsun, dedi, bindik. Fenerde indik. Ordan eve gittik. Dolaştık, bir baktık, Nil sineması değişmişti, biz de demir sattık. Bodrumumuzda demir vardı bizim, çinko, alimünyon, hepsi vardı. Sarı filan.»

«Toplamış mıydınız daha önce?»

«Biz de aldık hepsini sattık.»

«Çalmış mıydınız daha önce?»

«Çalmıyorduk, gavur kilisesi var ya, işte hepsini oradan buluyorduk.»

Mahzun bir, İsmail iki, Rüştü üç, Ali vanda kürtaj yapan muayenehaneler bütün bu kişiler Fener yörelerinde şu anda hırsızlıkta nam salmış kişiler. Hepsi bir çete değil, arada sırada bir araya geliyorlar, bazı büyük vurgunlar vurup van kürtaj yapan muayenehaneler dağılıyorlar. Bunların içinde var ya, Mahzun en yamanı, onun üstüne hırsız gelmemiştir İstanbula, İstanbul şehri İstanbul şehri olalı. Züonun, Mahzunun çaldıkları paraları kim alıyor ellerinden, Mahzunun babası, anası, bir de Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun Fenerdeki teyzesi. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, başı sıkışınca onun evinin bodrumunda kalıyor ya… Arada sırada teyzesi Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya o da çok aç kaldığında bir lokma yemek veriyor ya… Bir de çok üşürse altına bir hasır veriyor. Bir de teyze, o güzel kilimini bazı evin önüne asıyor, toz çırpmak için olacak, işte Vanda kürtaj yapan muayenehaneler o zaman kilimi asıldığı yerden çalıyooooooor, alıp bodruma getirip seriyor, yatıyor içine. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler en güzel bu kilim içinde uyuyabiliyor. Yoksa Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun hiç hiç uykusu yok. (îündüz sabahlardan akşamlara kadar yel çalış, van kürtaj yapan muayenehaneler da doğru dürüst bir uyku uyuyama. Bu kilim var ya, cankurtaran. En güzel düşleri hep Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bu sıcak kilim içindeyken görmüştür. Hep bahçe, hep ak güvercinler, Eminönünde, caminin orada güvercinler görmüştür. Ak güvercinler düşlerinde o kadar çok olurlarmış ki iki tane mitatvan boynuna kürtaj özel e var ya Orada, ak güvercinlerden mitatvan boynuna kürtaj özel e gözükmez olurmuş. Van kürtaj yapan muayenehaneler bir kere düşünde, hayır ola de de, hayırlar olsun, ak güvercinlerin  arasına   karışmış  boğazın üstünden   birlik-

24

te uçmuşlar bütün gün sabaha kadar istanbulun üstünden uçarak dolaşmışlar, bir güzel bir güzel, bir güzelmiş, ki İstanbul. Van kürtaj yapan muayenehaneler bir bahçeye inmişler ki aman aman ne cüze! bahçeymiş ki o, van kürtaj yapan muayenehaneler Vanda kürtaj yapan muayenehaneler gündüz olunca o bahçeyi aramış aramış bulamamış, bir gün bulacak o bahçeyi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Olmaz olur mu o bahçe hiç. Elle tutulur gibi gördü o bahçeyi. Dolaştı. Hiç olmaz olur mu İstanbulda öyle bir bahçe. Arıyor, bulacak. Onu oraya belki gene bir gece güvercinler götürecekler. O gece var ya, hani iki adam onu izlemişti ya, izlemiş de canını acıtmışlardı, van kürtaj yapan muayenehaneler da annesi, onu dağlomıştı. İşte o zaman cayır cayır ateşler, içinde yatatvan boynuna kürtaj özel ken gene güvercinler onu almışlar, o bahçenin yanındaki yanan Cehenneme atmışlardı. Bunu iyi anımsıyordu. Orada, o bahçede de Mahzun gene hırsızlık yapmıştı, bakkal amca da yakalamış, dağlanmış demirlerle kıçlarını dağlayarak onları sabaha kadar döğmüş. Mahzun da oluvermişti. İki üç gün Mahzunu ölü bilerek Fenerde kilisenin bahçesinde dolaşmış Mahzunu görünce Bulgar kilisesinin avlusunda gözlerine, gözlerine inanamamıştı. Mahzunu görünce ağlamağa başlamış, sen ölmemiş miydin Mahzun, sen ölmemiş miydin, diye bağırmıştı. Mahzun da şaşırmıştı. Ne bilsin Mahzun benim onu ölü gördüğümü. O zaman çocukmuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, çocukmuş da Mahzunun sahici öldüğünü sanmış. Şimdi biliyor artık Mahzunun geceleri nasıl öldüğünü. Düşte ölmenin ağlamanın ne olduğunu şi/ndi iyice biliyor ama, hoşuna gidiyor gene düş görmek. En çok dünyada düş görmeyi seviyor. Çok komik, çok seviyor düşte her şeyi, çok seviniyor, hep uçuyor Galata kulesi kadar yükseğe çıkıyor uçuyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler düşlerini anlatırken bir hoş içine kapanık, utangaç, küçücük bir kadın, namahrem bir şeyleri söylemenin sı-kslganhğında kıkır kıkır gülerek. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, hırsızlıklarını, ırzına geçilmesini doğal kabul ederek daha az sıkılarak anlatıyordu. Düşlerine gelince bozuluyor, kıvranıyor, duruyor parmaklarını kırıyor, ellerini çekiştiriyor, inanılmaz bir sinirde, derin derin soluk alarak anlatıyordu. Zaten bütün konuşma boyunca sinir içindeydi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler.

Polis amcalara her şeyi her şeyi söylemiş de düşleri-

25

ni hiç anlatmamıştı. Polis amcalar her şeyi sormuşlardı da düşleri sormayı akıl etmemişlerdi. Akıl etseymişler bile onlara hiç bir zaman düşlerini söylemezmiş. Bana gelince ben VAN kürtaj özel hastaneymışım. Bana her insan her şeyi seve seve anlatırmış. Bu sinirli haline gelince hiç anlatmaya alışmamış ki… Anlatmak hoşuna gidiyormuş ya, böyie her şeyi anlatmak değilmiş. İstediğini anlatmak hoşuna gidiyormuş.

Yalan mı, yoooooo, vallahi.. Haaa, öyle mi, yalansız insan olur muymuş hiç. Herkes, analar babalar bile, hele polis amoalar, hele polis amcalar, onlar o kadar çok yalan söylüyorlarmış ki, hiç doğru bir şey konuşmuyorlar-mış. O da polis amcalara hiç doğru konuşmuyormuş. Bunlar, bu polis amcalar var ya, hiç doğru söylemiyorlarrnış, yalan söyleme kursu görmüşler, ne yaşsınlar alışmışlar da, en iyileri bile yalan kıvırıyorlarmış. Ne yalanlar, ne yalanlar. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da onlar ağzını açınca biliyormuş kıvırdıkları yalanları. O da saha usturuplusunu kıvırıyormuş yalanların. Polis amcalar, kendileri yalana alışmışlar ya, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler ağzını acır açmaz yalan kıvırdığını hemen anlıyorlar-mış. Şimdiye kadar kıvırdığı yalanlara, yalanların hepsine bir ben inanmışım, ben ne söylediyse inanıyormuşum, ben ne biçim adammışım ben, ne komik. İnsan her söylenene inanır mı, değil mi? Yarısı yalandır yaaa. Ben ben olaymışım, van kürtaj yapan muayenehaneler beni çok kandırırlarmış, önüne gelen kandırırmış beni her söylenene inanmamalı imişim. Bu dünya yalan dünyasıymış. Ölmemek için de öldürecekmiş-sin.

İlk çalmağa nasıl başlamış Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, biliyor musunuz, na-sıi başlamış, haa, nasıl başlamış? O çocuklar var ya, o anası olan çocuklar, okula gidiyorlarmış. Kar gibi göğüslük takıp okula gidiyorlarmış. Bir güzel renkli kalemleri defterleri varmış ki, bir de güzel güzel yazıyorlarmış ki… Ellerinde de paraları varmış, çok… İşte Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryla Mahzun yollarını kesiyorlarmış onların ellerinden paralarını alıyorlarmış. O sümüklü çocuklar bir korkak bir korkakmışlar ki, korkularından oluyorlarmış. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler onları dar sokağa çekiyor,  sökül   lan  paraları, diyormuş,  tıpkı  sinemadakiler

26

gibi. Onlar da gidip analarına söylüyorlarmış. Söylesinler, nerede bulacaklar Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler şimdiye kadar hiç bir hırsızlıkta yakalanmamış. Dünyayı çalsa onu kimse yakala-yamazmış. Ayağında ne kadar yeni, ne kadar güzel pabuçlar olursa olsun, çıkarıp atıyor, yan yan bir koşmağa başlıyormuş ki, Vanda kürtaj yapan muayenehaneleryu işte o zaman tekmil istanbulun hiç bir şeyi yakalayamazmış. Ayakkabılarını mı, onları da hep yürütüyormuş. Ayakkabı yürütmek çok kolaymış. Mah-mutpaşada o kadar çok ayakkabı varmış ki. Varıyor ayakkabıya bakıyor, adam arkasını dönünce… pııııııır!

İlk hırsızlığını anlatıyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, ben de hep kesiyormu-şum, bir daha sözünü kesersem ya hep yalan kıvıracak-mış, ya da hiç anlatmayacakmış. Yalanı öyle bir kıvırırmış ki, bazı bazı polisler bile gerçek sanırlarmış.

Fenerde, duvarın dibinde bir bakmış, bir çocuk, çocuğu tanıyormuş. Elinde bir elli liralık görmüş çocuğun, çocuk bakkala gidiyormuş. Yanına yaklaşmış, çocuğa yanaşmış, sesini güzelleştirmiş, sesi öyle etkiliymiş ki, konuşunca hiç bir çocuk bir adım bile atamaz, ağzı sulatatvan boynuna kürtaj özel ak mayışır kalırmış, çocuğa, «aman ne güzel, elindeki para kimbilir kaç liralık, aman ne güzel,» demiş. Çocuk bak diye parayı ona vermiş. O da almış bakmış ne güzel, bir de bakmış ki, sokakta canlı yok, atmış çocuğa bir tekme, sapıvermiş öteki sokağa. Çocuk öylesine şaşırmış ki hiç bağıramamış. O da elliliği bozdurmuş sinemanın orada. İlk çekirdek almış, bir yemiş, bir yemiş karnı şişmiş. Çekirdeği bir seviyormuş ki, çekirdek de hiç eline geçmi-yormuş, o da onun için, elliliği bozdurunca iik önce yalnız çekirdek almış, bir köşeye, ama kimse geçmeyen bir köşeye çekilmiş, çekirdekleri eteğine yığmış bir öbek, başlamış yemeğe, öğleye kadar çekirdek yemiş. Van kürtaj yapan muayenehaneleraaaa, van kürtaj yapan muayenehaneler çekomat almış, hani anlayıver, çakomat gibi bir şey. Biliyor biliyor, daha çakomat yeni çıktı. İşte ona benzer bir bir şey. Van kürtaj yapan muayenehaneler aramış Mahzunu bulmuş ona çok para vermiş, o da kendisine gitmiş bir şeyler almış. O gün ikisi birden o sinemaya girmişler çıkmışlar, bu sinemaya girmişler çıkmışlar. Beyoğluna gidiyorlarmış ama korkmuşlar. Mahzun olmaz demiş. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler neden olmaz diye di-

27

r s

retince Mahzun Beyoğlunda demiş, öyle bir şeyler var ki, cimaz demiş. Çocuklar için iyi olmazmış Beyoğlu. Halbuki van kürtaj yapan muayenehanelerdan, az büyüyünce gitmişler, önce korkmuşlar ama van kürtaj yapan muayenehaneler alışmışlar. Orada o kadar çok çocuk varmış ki, serseri çocuklar hep Saray sinemasının önündeymiş-ler. Orada da uyuyorlarmış. Aşağıdan bir delikten hava geliyormuş Saray Sinemasının önüne, on çocuk bile o sıcak havanın yöresinde uyuyormuş. Üç gece de Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çocuklarla uyumuş orada. Beyoğlunun çocukları bitirimmiş bitirim. Mahzun böyle yerlerde hiç uyumuyormuş. Onun anası ne zaman gitse eve onu eve alıyormuş. Mahzun bir keresinde beş bin lira çarpmış, ne var beş bin lirayı saymakta, on tane beş yüz liralık… Korkmuşlar önce, ne yapacaklarını şaşırmışlar, Mahzun hiç çare bulamamış babasına götürmekten VAN kürtaj özel hastane. Almışlar parayı babasına götürmüşler Mahzunun. Bulduk yerde diye babasına vermişler. Babası yutar mı, ne cingöz adamdır o, yutmamış ama parayı da almış. Mahzunu da döğmüş. Bağırmış da van kürtaj yapan muayenehaneler. Cok bağırmış. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler yutar mı hiç, onun yalancıktan bağırdığını sanki anlamamış… Ver bana rab-bena… Yaaaa, bu lafı da babasından öğrenmiş. Babası hep böyle konuşurmuş.

Züonun bir hoş zevkleri de var… Bir garip dedik de akla kötü bir şey gelmesin. O günden van kürtaj yapan muayenehaneler, o hani o iki adam onu izlemişlerdi ya, hani teyzesinin bodrumunda. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler Vanda kürtaj yapan muayenehaneler hiç hiç bir kimseyle yatmamış. İstiyor mu istemiyor mu bilmiyormuş. Çocuklarla arada oynaşı-yormuş ya, o kadarmış işte. Zevkleri dediğimiz VAN kürtaj özel hastane, hırsızlık. O bakkal var ya, o Fenerdeki bakkal, o mendebur herif. Oin ifrit olmamak elde değil o adama. Züo o bakkala bir garaz bağlamış ki… Sormayın sormayın, eline geçse boğar boğar onu ama, durun bekleyin, o bakkalın çooook çekeceği var Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun, öteki mahalle çocuklarının elinden, iflah olmayacak o, iflah… Burayı Feneri bırakıp gidecek. Tası tarağı toplayıp bir gün, çocukların zulmünden bıkıp tası tarağı tez günde toplayıp gidecek. Yaa da… Orasını saklıyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, söylemiyor.

«Çimenlikte var ya, çimenlik vardı böyle, orda dola-

28

sıyorduk buluyorduk, madam geliyordu, bizi, koşuyordu, yakalayamıyordu.»

«Demir mi?»

«Demir, çinko, alimünyom ne bulursak… Ben çalmıyordum.»

«Ben çalar mıyım, kızlar çalarlar mı hiçi Oğlanlar çalıyorlardı tabii…»

«Nasıl da çalmazlar kızlar… Sen…»

«Yooooooo… yok, ben de, oğlanlarla birlikte…»

Sirkeciden de demir çalıyorlarmış, ama küçücük, sarı, altın gibi değerli demirler, Perşembe pazarından hele çooooook, demir yürütüyorlarmış. Van kürtaj yapan muayenehaneler da o demirleri biriktiriyor, biriktiriyor hurdacıya satıyorlarmış. Hurdacı sarı vidalara, çelik toplara, civatalara çok seviniyor, daha çok para veriyormuş. Polisleri de oynatıyormuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Bir keresinde, polisleri bir oynatmış, nasıl olmuş bakın, Sirkecide bir iyice acıkmış Vanda kürtaj yapan muayenehaneler ya, orada bir simitçi varmış, kasketini gözlerinin üstüne yıkmış hiç bir yeri görmeyen, amca bana simit ver bir tane demiş, açım ben. O da vermemiş. Oimri, insan aç adama isteyince yiyecek bir şey vermez mi, vermemiş işte o adam, adam değil ki. Arkasını dönünce Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, yedi tane simit kapmış, koşmuş trene. Trenin orada var ya, altında para da bulunuyormuş. Tam tren kalkarken, polis koşmuş, o yapışmış trenin kapısına, trenin kapısı kapalaymış. Polise de nanik yapmış. Taaa Zeytinburnuna kadar gitmiş böyle. Simitleri, simitlerin hepsini yiyemez ki Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, orada çocuklara vermiş.

Daha böyle çocook, çoooooook maceraları var Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun. Hepsini bir anlatsa.

«Ben hırsızlık bilmiyordum amcamın çocuğu öğretti bana.»

«Mahzun?»

«Heeeeeee…»

«Kaç yaşında bu çocuk?»

«Mahzun. Ona da VAN kürtaj özel hastanesı öğretmiş. Maymun bir çocuk.»

«Kaç yaşında bu çocuk?»

«Mahzun on yaşına giriyor. Ben Kuranı öptüm daha

29

hırsızlık yapmıyorum. Mahzun da hırsızlık yapıyor, Maymun da… Maymun büyük bir oğlan oldu.»

«Kim öptürdü sana Kuranı?»

«Herkes biliyordu. En sonunda ben de, kadınlar diyordu ki yapma seni hapsederler, öyle bir şeyler anlatıyor-dular ben de en sonunda camiye gittim, bir kadın Kuran okuyordu böyle, ben de Kuranı aldım o kadından, camide kavga oldu. Elinden Kuranı kaptım kadının da..»

«Çaldın yani.»

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler burada çok güldü. Candan yürekten güldü. Zaten öyle saf, lekesiz candan gülüyordu ki Vanda kürtaj yapan muayenehaneler…

«Yok, yooook, yapmayacağıma yemin ediyordum, bir daha yapmadım, yemin ettim bir daha yapmadım, van kürtaj yapan muayenehaneler da Eminönünde bir kere adamın cebine daldım. Yok yok, Eminönünde… Neredeydi, Ataköyde mi?»

«Boş ver nerede olursa olsun. Anlat sen nasıl daldın?»

«Adam yüzüyordu, adam yüzüyordu, adam bize böyle yapıyordu, adam bize, seni gidi seni üç kağıtçı, diyordu. Sana ne ulan kıro diyordum. Sen yoluna baksana, yoluna devam, hadi yürü lan dedim, daha o zaman ben o kelimeleri daha yeni öğreniyordum, hepsini o çocuktan öğrendim, ondan..»

«Mahzundan değil mi?»

«Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ona dedim, adam da bana baktı, böyle dedi, bana bak ufaklık, fena yaparım seni. Götün sıkıysa yapsana bakalım, göstersene erkekliğini, dedim. Adam da… Yaaaa Allah, dedi, böyle yaptı gitti.»

«Öteki adamla…»

«Öteki adam soyunmuş yüzüyordu, uzaktaydı. Ben de böyle cebe baktım bozuk para çıktı, öbür cebe baktım bu kadar kağıt para çıktı.»

«Aldın mı?»

«Aldım ama, van kürtaj yapan muayenehaneleraa, ben kendime sade yirmi beş lira aldım hepsini dilenciye verdik.»

«Dilenciye daha önce de vermiş miydin?»

«Anlattım ya, ben her paraaa… Veririm, daha önce söyledim ya, söylemedim mi, ben fazlasını ne yapacağım

30

paranın. Van kürtaj yapan muayenehaneleraaa, üstümüzde bulmazlar mı, ben de heeeeep dilencilere veririm.»

«Kaç kere vermiştin dilencilere daha önce?»

«Çoooooook, ben ne bileyim ben… Mahzun dedi ki verme vsrme dilenciye bana ver, dedi. Ben dedim ki bana, ne Aiiah Allah, ben dedim ki oğlum, bana ne, sen de al alacağın kadar. O da kendine yüz lira alacaktı. O elli lira aldı, ben de yirmi beş lira aldım, sabahleyin Mehtap Sinemasına gittik, akşam oldu Çiçek Sinemasına bir filim baktık, Çiçek Sinemasından çıktık Mehtap Sinemasına gittik bir de gene Şehzadeye gitmiştik. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kere sinemaya gittik. Sabahleyin akşam. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler o para bittiiiii. Bir de Çarşamba Sineması açıktı. Onun bir kapısı vardı, arka kapısı, ordan ben hep kaçıyordum, sinemaya. Ördek… Tanıyordu kadın beni, apartımanında oturuyordu.»

«Ördek ne?»

«Ördekler filan vardı. Ben de ordan bir telden atlıyordum sinemaya gidiyordum, sinemacı geliyordu, biletin nerde, şimdi biliyor benim her gün kaçtığımı oraya. Kim-seninkini sormuyor sade benimkini soruyordu, ben diyordum, aldık ulan aldık yavu, inanmazsan biletçiye gidelim, diyor ki, halk haydi yürü bir şey konuşacağım, biietçi seni çağırıyor. Şişman vardı bir de uzun boyiu, gözü şeydi, tanıyor musun onu?»

«Tanı…»

«Ben diyordum, gireyim mi abi diyordum..»

«O da gir diyordu.»

«Kardeşi vardı onun..»

«Van kürtaj yapan muayenehaneler lafı yarım bıraktık.. Çaldın parayı Ataköyde mi nerde?»

«Çaldık, van kürtaj yapan muayenehaneler ben trene bindim van kürtaj yapan muayenehaneler aga gel kaçalım, adam gelecek, dedim, adam beni yakalar, dedim. Ben korkuyordum şimdi o hırsızlığı yapmağa. O korkmuyordu hiç.»

«Mahzun mu?»

«Mahzun ya…»

«Nerde şimdi o?»

«Fenerde, birçok demir çalıyor ki, kurşun da çalıyor.

31

Çalıyor ama ne yapıyor van kürtaj yapan muayenehaneler da, sinemada da adamları buluyor, kandırıyor adamları her şeylerini çalıyor. Bazen de Şehzadebaşına geliyor. Beraber geliyoruz.»

Şehzadebaşında ne yapıyorlar, her vanda çocuk aldırma bir tane bisiklet çalıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da biniyorlar, binince de yorulunca da bisikletleri bir arsaya atıyorlar, ne yapsınlar, atmasa-lar, götürüp teslim etseler dayak yiyecekler. Yazık adamın bisikletine ama, nerede bulacak o arsada bisikletlerini, ama ne yapsınlar… Çocuklar da o arsada o bisikletleri bulup binince o çocukları da polis yakalayacak, basacak sopayı, siz bu bisikletleri nerden buldunuz, diye. Arsada bulduk, diyecekler ya, polis inanır mı, polis yutar mı? Bisikleti çaldık dedirtinceye kadar dövecekler. Onlar da da-‘yak korkusundan çaldık diyecekler. Polis ne yapsın, çalınmış bisikletleri o çocuklarda yakalamışlar değil mi? Polis amcalar onların değil de bizim çaldığımızı nerden bilecekler.

Mahzun var ya, Mahzun hiç korkmuyormuş. Çok çalıyor, çok da yakalanıyormuş ama Kurana hiç yemin et-miyormuş. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler yemin ediyormuş ya Kuran üstüne vazgeçmek de yeminden kolaymış. Şöyle bir şeyler söyleyerek Kuranı üç kere başından çevirerek geçirince yemini bitiyor o da Mahzunla yeniden hırsızlığa başlıyormuş. Kaç kere bozmuş yeminini, yemin bozulup hiç bir günahı kalmıyormuş Kuranı üç kere öpüp başına koyarsa hele… Vanda kürtaj yapan muayenehaneler on beş kere öpüyor Kuranı belki yirmi kere başından geçiriyormuş. Aç kalmasa, bir şeye gereksinmese vallahi de billahi de, sinemaya gitmek de olmasa, o hiç yeminini bozar mı? Yoksa insan durup dururken niye yemin etsin. Yoksa insan durup dururken niye yeminini bozsun değil mi?

«Zorunluk.»

«Mecburiyet değil mi? Mecburiyet olmasa, değil mi?» Vanda kürtaj yapan muayenehaneler içini çekiyor boyuna. Bıkıyor anlatmaktan ama vazgeçemiyor da. Konuşmanın iyice tadını çıkarıyor. Hoşuna giden olayları dönüp dönüp bir daha anlatıyor. Düşlerini anlatmak o kadar hoşuna gitti ki, düşleri kalmayınca, düş uydurmaya başladı. Van kürtaj yapan muayenehaneler uydurduğu düşleri ho-

1

suna gitmemiş olacak ki, gülerek, «çaktın mı?» diye sordu. «Neyi çaktım mı?» Vanda kürtaj yapan muayenehaneler boyuna gülüyordu. Hep Vanda kürtaj yapan muayenehaneler Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, diyorum ya, öz adı Zelihadır Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun. Mahallede ona Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, diyorlar. Mahallede herkesin böyle bir adı varmış kısaltılmış. «Şeyi yani, düşleri uydurduğumu.» Gözleri ışıl ,şıl, soluğunu tutmuş vereceğim karşılığı bekliyor. «Çakmadım,» diyorum «Nasıl çakayım?» Vanda kürtaj yapan muayenehaneler seviniyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler da güzel yüzü daha bebeleşiyor, temizleniyor her şeyden, salt çocuksuluğu kalıyor. «Bilmiştim,» diyor, «senin çakmayacağını. Sen saf adamsın be amca,» diyor. «Bu kadar saflıkla sen bu dünyada ne yapacaksın,» diyor. «O kadar saf değilim, benim de bir kurnaz yanım var,» diyorum. Buna çok seviniyor. «Olacak olacak ama, ben çakmadım ama olacak, bu yaşa gelebildiğine göre olacak. İnşallah vardır,» diyor van kürtaj yapan muayenehaneler da.

Mahzun hırsızlığı çok seviyormuş. Öldürseler, ölünceye kadar hırsızlık yapacakmış.

Kulağıma eğildi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler: «Sen inanma ha Mahzuna o da korkuyor hırsızlıktan dayaktan ama, bırakamıyor hırsızlığı. Hırsızlığı seviyorum, diye kabadayılık yapıyor. Aaaaaah, Mahzun da bırakacak ya hırsızlığı, o da Kuran üstüne yemin etmeyi bir istiyor, bir istiyor ama, beni kıskanıyor boyuna Kuran üstüne yemin ettiğimi öğrenince yaaa.. Kıskanıyor. Ben de, kırro, diyorum, zor mu, git camiye al bir Kuran, camide Kurandan çok ne var, sen de et, benim gibi, sen de boz van kürtaj yapan muayenehaneler istersen.. Ne eğlenceli, ne eğlenceli… Korkuyor o, korkuyor. Korkusunu da belli etmemek için, yiğitliğe bok sürmemek için, durmadan atıyor, ben korkmuyorum, diye.»

Bana açık açık söyledi, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da korkuyormuş ya. Mahzun gibi, Mahzun kadar hiç korkmuyormuş. O korkudan ölüyor, ölüyormuş.

Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun anlattıkları, anlattıkça değişiyor. Eskiden Mahzun yürekli, şimdi değil. Eskiden en büyük hırsız Maymun, şimdi değii. Eskiden en iyi, pirü pak Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, şimdi cinlerin cini, hırsızların başı, hiç yakalanmayan Vanda kürtaj yapan muayenehaneler…

Bu yolda en kötü şey uyku sorunu. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, çok şeyi halletmiş de uyku sorununu bir türlü hale yola koyamamış.

33

En iyisi Sirkecideki trenlerde uyumak, orada da polisler. Sıkışınca apartıman merdivenlerine geçiyormuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Ama merdivenlerde uyumak ne mümkün. Sabaha kadar başını elleri arasına alıyormuş Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, uyuyabilirsen uyu, donu-yormuş. Merdivenlerden VAN kürtaj özel hastane yer yok mu? Olmaz olur mu, boş arsalar da var. Boş evler de. Bir boş evde bir ay, oooooooh, ne güzel yatmış da mis kokan, tertemiz yataklarda kimsecikler görmemiş onu. Büyüyünce hiç VAN kürtaj özel hastane bir şey istemiyor. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler o bir ay yattığı yataktan alacak, ne yapıp yapıp alacak. Bin kere hırsızlığa tövbe etse, elinden VAN kürtaj özel hastane bir şey gelmezse, hırsızlayıp gene alacak. Bu kadar kocaman bir şey nasıl mı çalınır, şaşayım size, Mahzun var ya, Mahzun her bir şeyin yolunu bulur, hele o Maymun çocuk.

Şu bakkalı var ya, Fenerdeki laz bakkalı hiç sevmiyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Ona garaz bağlamış ki öldürürcesine. Neden garaz bağlamış? Vanda kürtaj yapan muayenehaneler iyi kızdır, has kızdır, birazcık hırsızdır ama, ona da tövbe etmiştir, azıcık da tövbesini bozuyor ama, öyle durup dururken bir insana garaz bağlar mı, önemli bir kötülük olmasa ortada. Bir gün bir altın kolye çalmış. Altın olduğunu, şu taşı taş bilir gibi biliyor. O altını hiç bilmez mi, çok altın görmüştür o çoooooook… Satmak için bakkala götürmüş. Bakkal ona elli kuruş vermiş. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, ne lan bu, demiş. Öteki de elli kuruş, demiş. Al lan elli kuruşunu, ver kolyemi, baksana yumruğum kadar büyük altın balık.. Neyse pazarlık etmişler.. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bakmış ki laz bakkal kolyeyi vermeyecek ne koparırsa kâr. Çalışa çabalaya o cimri laz  bakkaldan ancak bir buçuk lira koparabilmiş ama, öylesine.. Kimseye söyleyemez ki, hırsızlık mal, laz bakkal da bunu biliyor, fırsat bu fırsat diyor. Kolyeyi ne yaparsan yap vermez ki… Polise kimseye söyleyemez ki Vanda kürtaj yapan muayenehaneler.. Gittikçe kolyesinin değerini anlıyor, kolyesi yüreğine günler geçtikçe oturdukça oturuyor. Kolye kalkıyor kolye oturuyor. O güzelim kolyesi hiç aklından çıkmıyor. Bundan van kürtaj yapan muayenehaneler bakkaldan” çal babam çal ediyor ama ne çalacak, bir yıl durmadan çalsa bile kolyenin karşılığını çalamaz ki. Bu bakkala öyle bir iş yapacak ki, felek de maşallah diyecek. Maymun, Mahzun,

34

ismail, ne kadar iyi hırsız çocuk varsa şu İstanbul şehrinde hepsiyle hepsiyle oturup bakkalı nasıl soyacakları üstüne konuşuyor, konuşuyor bir şeyler kuruyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Yakında patlak verecek, diyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Yakında bütün gazeteler yazacak, televizyon bilem söyleyecek, diyor, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Ne yap-sın öyle bir kolyeyi yüz elli kuruşa kaptırır da garaz bağlamaz mı Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Varsın hırsızlık olsun, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler onu çalarken az mı korktu, az mı terledi, az mı yürek çarpıntıları geçirdi, Gz mı dolaştı o kuyumcu dükkanının önünde? Hakkı, garaz bağlamak, o laza öyle bir şey yapmalı ki gazetelere geçsin, Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun dünya kadar hakkı.

«Kolye, beş liralar, yüz liralar iyi hepsi. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bana en büyük hırsızlığını söylesene.»

«En büyük mü? Beş bin lira. Ama onu da ben, bir yüz lira aldım, adamın cebine daldım ben, adamın eebi-ne, ceket cebine.»

«Sen yankesicilik biliyor musun?» «Şöyle çarpıyorum. Şöyle yapıyorum.» «Yapsana Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Şu anda beni çarpsana.» Vanda kürtaj yapan muayenehaneler ustalıkla yanaşıyor  bana.  «Önüne  baksana  be amcaa,» diyor, bir anda vuruveriyor.  Elleri epeyce usta gibi geldi bana.

«Çarptım adamı, aga dedim çok soğuk beeee. Yürü koşalım, dedim, tren kalkacak. Şimdi uzak bir yerdeydik, trenler yani, en sonunda. Lokanta da vardı, duruyor ya. En sonu, orada. Dedim ki aga koş ulan koş, kalkacak tren, üşüyorum, dedim. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler aldık o parayı ben böyle böyle baktım. Bir beş yüz lira, bir beş lira, gene beş yüz lira.. Beş bin lira. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben dedim ki, aga hepsini sen al, dedim.» «Kime?»

«Mahzuna. Bir yüz lira aldım tek.» «Van kürtaj yapan muayenehaneler nereye gittiniz aldınız da o paraları?» «Allah Allah ben de babama veririm, dedi, dedim ki ya baban derse nerden buldun? Olsun, dedi, ben söylerim, dedi.»

«Söylemiş mi babasına?» «Orasını bilmem.»

35

«Sen ne yaptın yüz liranı?»

«Ben de çekirdek yedim, fıstııık, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler karışık aldım, hepsinden yedim, van kürtaj yapan muayenehaneler karnım ağrıdı. En çok şekerli şeylerden yedim.»

İşte geldik işin sonuna. Sonuna mı? Nasıl yakalanmış bu cin gibi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler? Onu sordum ona. Yakalanmış işte. «Babam  beni  götürmek  istiyordu  köye,  ablalarımın yanına. Dur şimdi, dur şimdi, ben de gitmek istemiyordum. Bir gece kaldım trende.» «Hangi trende?» «Ekspreste, Haydarpaşada.» «Trende mi yattın gene?»

«Üç gece yatılıyor, ordan da Batmana geliyor. Sen Batmanı bilmiyor musun?» «Biliyorum.»

«Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler bir gece trende kaldım, iki geco daha kalsım Batmana gelecektim. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler babam on lira Verdi kendine kebap al, dedi. Ben de, ooo, durdu bir durakta, ben de bir düşündüm hemen bir atladım… Ben gece kaçacaktım, gece zehir gibi bir karanlıktı, gece camdan atlayacaktım, atlamadan van kürtaj yapan muayenehaneler, dedim  ki  belki  bir şey olur, adam beni kandırır, dedim. Sabah oldu sabahleyin düşündüm helaya gitsem abim arkamda.» «Abinle beraber mi gidiyorsunuz?» «Abim, babam, amcamın oğlu.» «Ne zaman bu?» «Dün değil evvelsi gün..»

«Anlat bakalım, daha yeni bu macera öyle mi?» «Yeni yaaaa… Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben de Kurtalanda indim, Kurtalanda kaçtım. Koşarak kaçtım, otobüs durağına gittim, hani öyle biniliyor ya İstanbula geliniyor. Dedim ki, amcaaaaaa, Haydarpaşaya gidiliyor mu, yani bilmiyorum öyle, Haydarpaşaya gidiliyor mu, dedim. Bur-dan gitmez, dedi. Kadıköye, dedim. Burdan da gitmez, dedi. Şeye, dedim, ıııııııı, Beylerbeyine dedim, ordan köprüye bırak, dedim. Gitmiyor yavuuu, dedi adam..»

«Kurtulandasın şimdi yani… Üç gün mü gittiniz?» «Gitmedik, bir gece gittik trenle.»

36

«yanı Mirıaıanaa aegıı ae Dır yerde, bir şehirde indin?»

«Kurtalanda değildi beee. Nerdeydi, dur bakalım ner-cieydi beeee?»

«Kurtalanda olamaz.»

«Ankarada mı ne orada indim.»

«Olabilir Ankarada..»

«İşte oralarda ne, Ankarada. Orda hemen kaçtım, pazar kurulmuştu, pazarın o taraflarından otobüse gittim, vanda çocuk aldırma dedi ki, Hintçeye benziyordu, karetecilere benziyor. Dedim ki abiiiii, şeye gidiyor mu, İstanbula? Bekle akşama otobüs gelecek, alırım ben. Paran var mı, böyle yaptım adama, param yok ki… İyi, peki, dedi, karakola götü-reyim mi, kayıp mı oldun sen, dedi. Git beee, sen de, dedim, boşlarım babanm şarapçasına, dedim. Ben de dedim, kaybolmadım, git ananı getir de ananı sat orada, dedim. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler adam küfretti, ben de VAN kürtaj özel hastane bir yere gittim. VAN kürtaj özel hastane bir otobüse bindim. Uykum vardı, akşam uyumamıştım, böyle yapıyordum, kaçmağa uğraşıyordum çünkü, uyuyamamıştım, böyle yapıyordum, uykum vardı, odam beni indirdi otobüsten, gel seni karakola göîüreyim, dedi, karakola götürdü, karakoldan da muayeneye götürdü, kız değilim, ordan da çocuk yuvasına getirdi, çocuk yuvası da kalabalık… Dedi ki, nerde oturuyorsun, hepsini anlattım, İstanbuldaki çocuk yuvasına götürülecek, dedi. Kağıda hepsini yazdı karakolda. Orda da bir karakol vardı, karakola, bak, dedi bunu sana teslim ediyoruz, ben ne yapayım, dedi, polis dedi. Ordan da beni otobüse bindirdi. Tanıyordum onu, adını unuttum. Adını söyledi yani, götür bunu karakola. Ordan götürdün mü getirirsin karakola.. Bir tane karakol vardı, tanımadığım karakola, oraya getirdi. Şehzcdebaşınm oraya öyle gidiyor hani otobüs durakları var hani, bir karakol var, oraya getirdi. Ordan da… Sabaha kadar uyuyamadım, ordan da kaçmağa uğraşıyordum, ellerimi de kelepçeledi gene açtım dişle-rimlen, bir tanesini bağladı, böyle vidaları var, ben gene açtım kelepçeyi, açtım, polisi uyutmadım sabaha kadar, sandalyede uyuyorlar, koltukta. Ondan polis dedi ki: Ana-

37

nı avradını…… Sabaha kadar bizi uyutmadı. Mahsustan

hela hela, diyordum, kaçmağa uğraşıyordum. Ordan da ışık varmış görünüyor.»

«Buradan bırakırlarsa sen nereye gideceksin?»

«Buradan?»

«Evet buradan?»

«Ordan da beni çocuk yuvasına getirdiler. Buraya ben bir kere daha gelmiştim.»

«Niye gelmiştin, onu anlat öyleyse..»

«O zaman?»

<fişte o zaman…»

«İşte o zamanları üvey annem hiç almıyordu eve.»

«Niye almıyordu eve?»

«Ordan da Haydarpaşaya gitmiştim. Haydarpaşadan iki üç durak gitmiştim. Böyleee, gitmiştim bir saate kadar trenlen, ordan da karakola getirdi, karakol da en sonunda buraya getirdi..»

«Nereye kaçmak istiyordun?»

«Köye kaçmak istiyordum, yatacak yerim yoktu. Annem almıyordu.»

«Peki şimdi de köye gitmiyorsun, köye giderken kaçıp gelmedin mi buraya?»

«Gidemiyorum, trenci almıyor, param yok..»

İşin içinde bir bit yeniği var ya. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler sallıyor ya, neden, niçin anlayamıyorum. Ya baştan anlattığı uydurma, ya şimdiki anlattığı uydurma. Durun bakalım, konuşuyoruz. Sonu neye varacak? Hep soruları saptırıyor, benim sorularıma hiç karşılık vermiyor, VAN kürtaj özel hastane uzak konuşmalar yapıyor.

«Şimdi köye giderken trenden kaçıyorsun, o zaman niye köye gitmek istiyorsun?»

«Trenci de beni karakola teslim ediyor. Karakolda yarın oluyor, karakolda iki üç gece öyle nöbetçi durdum, yemek veriyor, yemiyorum lan, diyorum, dayılık yapıyorum polise. Polis en sonunda döğmeğe kalktı. Ne dövü-yon lan, babanın kızı mıyım, dedim. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler, başlarım haaa, babanın şarapçasına, dedim. Polisler de sopalı, ayağa kalkıyorum, ne dövüyorsun be, babanın kızı mı-

38

yım, Allah Allah, erkeksen döv bakalım. Komsere bile da-v,lık yaptım, komser dedi ki, Ooooooof, başımdan götürün şunu dedi..»

«Burdan çıkınca nereye gideceksin sen onu söyle bakalım bana.»

«Şimdi televizyon beni buradan alırsa, sen beni buradan alıp Floryaya götüreceksin… Senin ev orada ya, karınla da tanıştırırsın, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben otobüse biner Eminönüne gelirim, kuşlara yem veririm, belki de yem satarım van kürtaj yapan muayenehaneler Dolapdereye eve giderim.»

«Ev şimdi Dolapderede mi? Annen seni gene eve almazsa, ne yapacaksın?»

«Almazsa ben buraya gelirim. Söyledim ben zaten amcaya. Dedim ki, amca bak, televizyonda çekildik mi, ne zaman çekilirsek ben anneme gideceğim, almazsa, buraya geleceğim. Peki, dedi. iyi, dedi, almazsa ben de buraya gelirim, çocuk bürosuna…»

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler gene yattığı yeri anlattı. Yattığı yerleri anlatmayı seviyor mu da bu kadar üstünde duruyor? Ya da yattığı yere çok mu önem veriyor? Ya da benim çok önem verdiğimi mi sanıyor? Konuşurken onun yattığı yerleri çok sormuş olacağım ki bu kadar üstünde duruyor.

«Hiç çocuklarla bir araya gelip uyuduğunuz oldu mu? Hani Saray Sineması var ya Beyoğlunda, onun önünde çocuklar biribirlerine sokulup uyuyorlar, öyle?»

Olmadı, diyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Arkadaşları Maymun, ismail, Mahzun, Meşe, daha ötekiler, o kadar çok ki arkadaşları adlarını unutuyor, görünce aklına geliyor ya arkadaşlarının adları, şimdi bir türlü hepsini bulamıyor, nasıl aklına gelsin bu kadar çok çocuğun adı. Vanda kürtaj yapan muayenehanelerdan VAN kürtaj özel hastane hepsi evine geceleri gidiyormuş. Gitmezlerse eğer anaları babaları onları arayıp buluyor dövüyorlarmış. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler da evine gitmek istiyormuş ama üvey annesi hiç eve alır mı onu?

«Ben de gitmek istiyordum ama, annem almıyordu beni. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben de, eğleniyorduk sabahları, akşam oldu mu ben de teyzemin bodrumuna giriyordum. Kapalı oldu mu kapı, ben de düşünüyordum, düşünüyordum herkesin apartımanına girip uyuyordum.»

39

«Kaloriferli apartımanlar daha rahat değil mi?»

«Bizim yanlarda kaliröferli yok kiiiiii..»

«Hiç evlerde…?»

«Bir keresinde… Bazen kapı kapanmıyor… Kırık camları oluyor. Bir seferinde.»

Burasını daha önce yazmıştım..

«Merdivenlerde… Sabaha kadar böyle… Uyumak istiyorum, böyle.. Uyuyamıyorum.»

«Şimdi baban köyde mi?»

«Köye gitti. Tren kalktı.»

«Annen?»

«Annem orada, Dolapderede. O da, VAN kürtaj özel hastane komşular bakıyor ona. Babam ona para vermedi, gidince kavga ettiler.»

«Niye vermedi?»

«Küfür ediyor yav, arkasından bela atıyor.»

«Şimdi baban gelmeyecek mi?»

«Belli olmaz. O da dedi ki anam avradım olsun şimdi seni gebertirim haaa, dedi. Gelmeyeceğim ben eve, dedi.»

«Yani siz hepiniz köye mi gidiyorsunuz?»

«Yaaaaaa, annemi bırakıp mı? Yaaaa, orada bir deli çocuk var bana sulanıyor.»

«Nerde?»

«Köyde. Ben de hep ona yumruk vuruyorum. Karnına vuruyorum, o da gidiyor anne… Kocaman adam. Biraz deii ama… Annneeeee bak, Memedin kızı beni döv-diii… O da babama söylüyor. Ben de diyorum ki, bana yaaaaaawvv… Çocuğuna bir şey söyle bana laf atıyor, Allah Allah, diyorum. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneleraaa, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler böyle yapıyor, arkadaşlarım da vardı daha önceden köyde, dedim ki aga aga gel şunu dövelim mi, o sokağa giriyordu, sokakta üzüm vardı, bizim üzümlü yerimiz vardım, her şeyimiz vardı, karpuzlarımız…»

«Baban abini aldı gitti, ablan nerde kaldı yani?»

«Ablam da annemle…»

«Senin annenden olan ablan öyle mi?»

«Kendi annemden.»

40

«Annenin yanında mı kaldı, baban bırakmadı öyleyse onları?»

«Bırakmadı, belkit de… yalan söyledi. Belklt de gelir.»

«Vanda kürtaj yapan muayenehaneler sen biraz atıyorsun, değil mi?»

«Vallaha, belkit de gelir.»

«Ben sana bir şey söyleyim mi, ne Kurtalan, ne Ankara, sana bir şey söyleyim mi, sen düpedüz evden kaçmışsın. Ya da hiç bir zaman eve girmemişsin ki evden kaçaeın. Ama Vanda kürtaj yapan muayenehaneler.»

«Heeeeeeeh…»

«Babamla kaçtım ya işte..»

«Baban trene falan binmedi ki…»

«Trendeydik ya…»

«Baban burada.»

«Değil.»

«Tren kalktı o zaman.»

«Atıyorsun arkadaş.»

«Değil vallahi.. Tren kalkıyordu Haydarpaşadan bert o zaman atladım işte..»

«Allah canını almasın Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, atıyorsun be, hani bana atmayacaktın, gücendim vallahi..»

«Dur dur… Dur dur, söyleyim…»

«Yapma Vanda kürtaj yapan muayenehaneler..»

«Dur dur, dur dur söyleyim. Dur ama dur, tam tren kalkacak o zaman atladım, çünkü babam durup beni araya-masın, diye. İndim tren kalktı gitti. İnmedi babam.. Belkit de dönmüştür. Belkit de trenle geliyor şimdi..»

«Bak Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bana öyle geliyor ki, seni izlediklerini, kafayı çektiğinizi, bodrum işini de atıyorsun. Bana öyle geliyor ki, o iş VAN kürtaj özel hastane türlü olmuştur.»

«Neden be?»

«Doğrusunu söyle bakalım.»

«İşte anlattııııııım…»

«Karmakarışık anlatıyorsun.»

«Karmakarış anlatıyorum da onun için inanmıyorsun. Sen bana bir tanesini anlattırsaydın, ben de karmakarış anlatmazdım, sen de inanırdın.»

41

«Zarar yok, ben doğru olanları da yalan olanları da biliyorum.» «Sen mi?»

«Söyle  bakalım  çaldığınız   paraları   kime  veriyorsunuz?»

«Onu sorma.» «Pekiyi sormayım.»

«Onun kızı var ya, ne kadar para çaldı ev sahibinden. Ev sahibi var ya, ihtiyar, senden daha ihtiyar. Tanı-yır musun onu. Ayağı da topal. Yani yürüyemiyor. Bir gece beni onun merdiveninde yatırdı, gece bir ses geliyor. Dur hele, dur. Bir baktım teyzemin kızı gidiyor onun odasına. Almış onun parasını, bir baktım, almış onun parasını, ev sahibi de benim üstüme attı. Teyzemin kızı birinci hırsız.»

«Şimdi daha..?»

«Saat çalıyor, bir tane, bir kere… bir tane Kürt kadın var, kaynanasından korkuyor, kaynanasının saatini al-mışmış, masanın üstünden de teyzemin kızı… Kürt karısı bir ağlıyor, bir ağlıyor, kaynanasından korkmuş, bir ağlıyordu. Teyzemin kızı Kürt karısına acıdı yaaaa, iyi olduğu zaman da oluyor onun. Van kürtaj yapan muayenehaneler bana verdi dedi ki, git de ki, merdivende buldum, arıyordular, ağlıyordu, korkuyordu kaynanasından. Ben de dedim ki, söyleyecektim acıdım gene, dedim ki, teyze baaak, sizin saatinizi merdivende buldum, dedim. Aferin kızım, dedi, para vereyim, dedi. İstemem, istemem, dedim. Ben o zaman kadına acımış-

tım.»

«Pekiyi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, büyüyünce ne olmak istiyorsun?»

Uzun bir sessizlik oldu. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler düşünüyor… Parmaklarını ağzına almış ısırarak düşünüyor. Çocuğun başını belaya soktuk, keski böyle bir soruyu ona sormasaydım. Düşündü düşündü, neden van kürtaj yapan muayenehaneler başını kaldırdı, kuşkulu gözleri, gözlerini benden hep kaçırıyor..

«Doktor.»

«Eeeeee, okula gitmiyorsun?»

«Ne olayım öyleyse?»

«Aklında ne kuruyorsun, hiç bir şey kurmadın mı?»

«Fabrikada çalışmak…»

«Onu mu istiyorsun?»

«Heeee…»

«Ne istersin mesela, isteyip de alamadığın?»

«Her yerde çalışmak.»

«Örneğin herkes bir şeyi çok ister, ne bileyim ben apartıman, giyinmek ister, sen ne istersin?»

«Kolye, altın..»

Durdu,  gözleri  parladı..  Kurnaz,  inanmaz  baktı  bana, yüzü kıpkırmızı oldu.

«Saat,» dedi birden, «saat!»

Düşündü, gene arıyordu..

«Bir taneeeee… Bir taneeeee… Bir tane de yüzük.»

«Peki çalabilirsin onları..»

«Kuranı öptüm ya, hani o camide kadının önünden aşırdığım Kuranı var ya her gün öpüyorum.»

«Sen o Kuranı çalmış miydin?»

«Çalmamış, kadının önünden öyle almıştım. Kadın başmı yere koymuş, gözlerini yummuş dua okuyordu. Ben de alıverdim onu, oradan sıvıştım. Kadına nasıl söylerdim ki, ben senin Kuranını… Yaaa… Arkamdan, bir baktım, cami karışmış kavga ediyor kadınlar.. Kuran yaldızlı, bir güzel bir güzeldir kiiii… Altın yaldızlı. Ben de dayanamadım aldıııııııım… Kuran almak günah değil kiiiii… Hem ben tövbe edecektim Kuran üstüne. Almadım ki boşa. Boş yere… Şimdi heeeep, tövbe… Ediyorum, her gün.»

«Hiç çalmıyor musun?»

«Bir senedir yapmıyorum.»

«Hani bana uydurmayacaktın?»

«Bir tane de kolye o kadar. VAN kürtaj özel hastane bir şey istemiyorum ki..»

«Kuranı ne yaptın?»

«Satmadım ki.. Kuran satılmaz kiiiii… Günah.. Bir tane, bir tane de?»

Burada, sırası geldi, çocukluğumda bir çakı çalmıştım onu Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya anlattım. Bayıldı, sedefli çakıyı çalışıma. Calip da saklayışıma. Van kürtaj yapan muayenehaneler anam çakıyı bulup da sahibine geri verince… Görmeliydiniz Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun üzüntüsünü. Sen

*&mKm****

acemiymişsin, dedi. İnsan çaldığı şeyi getirir ae nıç içine saklar mı? Anne bulur, hem de bulup sahibine verir, sen de rezil olursun, işte böyle.

«Hiç yakalandın mı sen?»

Bunu uzun uzun yüzüme baktıktan, ölçüp biçtikten van kürtaj yapan muayenehaneler birden söyleyiverdi. Ne söyleyecektim ona? Bu sefer uzun  uzun düşünmek,  tırnak  yemek  sırası   bana  geldi,

van kürtaj yapan muayenehaneler ben de birden :

«Ben sizin gibi acemi çaylak mıyım, yakalanır mıyım

hiç,» dedim.

O karşılık verdi, sesi titriyordu. Kuşkulu haline hemencecik bürünüvermişti ama gene de kendi onurunu savunmalıydı. İçinden sanıyorum, bir sürü duygu biribirine karışmış akıyordu. Atsa mı bir yalan, yoksaaaaa?

«Ben Baiatta birinci  hırsızdım…»  dedi.  «Herkes diyordu ki… Ne diyor., diyor.. Ne diyordu bana beeee? Herkes benden korkuyordu. Okuldaki bütün çocuklar, koskoca kızlar bile… Dövüyordum hepsini bilem.» «Sen okula gittin mi hiç?»

«Değiil yani… Okulun orda nöbetçi duruyorduk. Para kim verirse geçireceğiz. Böyle yapıyordum, dur bakalım küçük, diyordum, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler yolunu kesiyordum, para vermeden geçemezsiiiiiiin… Babama söylerim, diyordu.. Haaaaaaa, yok baba annene söyle, hadi ver. Yoksa arka taraftan geçersin. Hem de dayakla. Dayak atıyorduk vermeyenlere. Veriyordular, gidip annelerine söylüyordu-lar. Anneleri geliyordu.»

«Teyzenin kocası var mı?» «Var, gemide çalışıyor.» «Ne iyi teyze değil mi, sana yer veriyor.» «Değil, onun kilimini çalıp uyuyorum. Kilimini silkeliyor..»

Sabahleyin teyzesinin kızı geliyor, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, saklan, diyor. Parayla yatırıyor teyzesinin kızı. Boklu yer ama, hem de sıçan var.

«Para veriyorsun, kaç para.» «Çaldığımız bütün paralar onun.» «Niye?»

44

«Yoksa yatırmaz. Söyle üvey anneme, üvey annem <je beni kovar artık.»

«Hepsini  neye veriyorsun, sen  ne yiyeceksin?»

«Veriyorum.»

«Bir şey yemiyorum. Teyzemlere gidiyorum. Ekmek oldu mu veriyor bana. Olmadı mı gene vermiyor, aç kalıyorum.»

«Paranı niye veriyorsun be sersem kız?»

«Yatırmaaaaaaz.»

«Ben şimdi sana para versem onlara mı vereceksin?»

«Ben onlara mı gittim şimdi? Buradayım ya. Dün bende beş lira vardı, çekirdek, çikolata her şey aldım.»

«Ben şimdi sana para vereyim, zulana koy. Zulan nerde senin?»

«Koltuğumda.»

«Ben çaldım mı bazen buraya saklıyorum, kimse bu-Jamıyor burada.»

«İyi, iyi bir zula.»

«Daha çok zulam var ki… Boğazlı kazak var ya onun boğazı en iyi zula..»

«Şimdi çalacak mısın çıkınca buradan?»

Artık iyice arkadaş olduk. Bana güveniyor. Polisler hiç kimseye para vermezler. Belli ki artık… VAN kürtaj özel hastane bir adam, VAN kürtaj özel hastane… Televizyoncu.. Uğur abi gibi…

«Ekmek kırdım mı başımda, tövbe sökülür, o zaman gene başlarım hırsızlığa. Me kadar tövbe edersen et, başında ekmek kırdın mı tövben hemencecik bozulur. Sana söyleyim mi, o aldığım yaldızlı, altınlı Kuran var ya, canım sıkılınca, ona el basıyor tövbe ediyorum, van kürtaj yapan muayenehaneler gene canım sıkılırsa başımda ekmek kırıp tövbeyi kaldırıyorum. Kolaycacık. Bir başlıyorum hırsızlığa, van kürtaj yapan muayenehaneler hemencecik bırakıyorum. Polisler benim tövbeli olduğumu biliyorlar… Yaaaaaaaa… Yakalamıyorlar onun için, VAN kürtaj özel hastane tövbesiz çocukları yakalıyorlar. Ben de bdşımda kırınca ekmeği…»

Burada uzun uzun, sevinç dolarak, her bir yanı sevinç keserek güldü Vanda kürtaj yapan muayenehaneler.

45

«Tövbe bitiveriyor. Mahalleli de, polisler de ekmek kırmayı bilmiyorlar, tövbe bozmayı… Bize kim öğretti? Onu da söylemeyim olur mu?»

«Söyleme onu Vanda kürtaj yapan muayenehaneler,» dedim. «Son ne zaman Kuranı öptün, ne zaman ekmek kırdın başında?»

«Bir kere  Kuranı  gene öpmüştüm,  ben  de  baktım, bulamıyorum ekmek  ki  başımda  kırayım,  eyvah  ekmek yok diyorum, amcaaa, biraz ekmek kırsana bir şey yapacağım, bakkal diyor ki, kırıyor, ben, naaaaay, naaaaaay…» «Oğlanlarla aran nasıl? Çok takılıyorlar mı sana?» «Takılıyorlar,  ulan babam  polis, diyordum,  bir söylersem, babam…»

«Sen küçüksün, sana nasıl takılıyorlar?» Böylesi sorulara hiç karşılık vermiyor, duymuyor bile. «Bana bak ulan eşşoğlu eşek benim babam burada çalışıyor. Polis. Bir yakalattırırsam, o zaman senin ananı kerter haaa, dedim. Öyle diyordum.»

«Peki, şimdi eve gidersen annen döver mi seni çok?» «Beni dövmez ki babamı döver geldimi. Çünkü beni sokağa attı. Ben diyeceğim ki, anne anne inanma babama. Babamı döv döv, diyeceğim, parası çok var. Diyeceğim ki çok parası var, trende beni attı, kaçtı. O da…» «Annen de sana inanır mı?» «İnanıyor.» «Yok canım.»

«Vallaaaaa, çok inanıyor o bana.» «Kaç yaşında annen?» «Yirmi yedi.»

«Şimdi   çıkınca   Vanda kürtaj yapan muayenehaneler,   hırsızlık yapacağına   Yenicami önünde kuş yemi satsan olmaz mı?» «Kuş yemi mi?» «Kuş yemi.»

«Satarım gene. Kolye alırım, saat alırım. Bayramlık elbise alırım. Hepsini sararım, bir bakkala versem, amca şunu saklasana, şu tamam, şu tamam olur, biter, açıp da bakacak değil ya, değil mi? Kağıda sararım, çantaya… Bir de çanta alırım Eminönünden.»

46

«Çantan olmadı mı senin hiç?»

«Kırmızı çantam oldu.»

«Nereden aldın?»

«Şeyden… Yürüttüm…»

«Nerden?»

«Eminönü var ya, hani böyle çarşısı var ya, fabrika vardı, kızı koydu, astı oraya, ben dedim ki amca versene, aldım boynuma laktım, adam koşuyor, heeeey, diyor, ben diyorum ki, ne heeeeeysi usta? Haydi yoluna bak. Haydi Allah versin diyorum, adamı uyutuyorum.»

«Sen o çantayı kullandın, van kürtaj yapan muayenehaneler?»

«Köye götürdüm, köye gittim, bir daha kaçtım köyden.»

«Nasıl kaçtın?»

«Van kürtaj yapan muayenehaneler üzüme gidiyorum, üzüm yiyorum, yemeğe gidiyorum, dedim, gittim gittim koşarak koşarak, ordan otobüse bindim, otobüs de getirdi beni trenlerin oraya. Tren-ci para istedi, yaaaaav, param yok. Acele işim var, dedim. Trende, helada üç gece saklandım. Onlar vuruyorlar vuruyorlar, ben sesimi çıkarmıyorum. Heladan kokudan uyuyamıyorum. Öyle duruyorum nöbetçi. Ben Haydar-paşaya… Orada, helada ayakta duruyorum. Ayakta dura dura ayaklarım ağrıyor. En sonunda iki üç geçe trende kaldım van kürtaj yapan muayenehaneler Haydarpaşaya geldim, trendeeee, biraz bekleyerek kapıda, bir tüydüm, hemen vapur geldi, kimse inmeden ben bir atladım, hemen yaklaşmamıştı vapur, uzaktaydı. Böyle bir atladım, bir vardım, adamın üstüne düştüm, adama dedim ki, niye kaçınmadın, Allah Allah… Herkes ayaktaydı, inecekti, ben bir atladım, vapurcu, eeee ne yapıyorsun, dedi.»

«Van kürtaj yapan muayenehaneler ne oldu Vanda kürtaj yapan muayenehaneler?» «Van kürtaj yapan muayenehaneleraaaaa?»

«Van kürtaj yapan muayenehaneler? Şimdi sana bir şey almak istesem ne istersin?»

«Alamazsın, çok pahalı.»

«Nedir, söyle. Belki alırım.»

«Kaç para o saatlar. Küçük bir saat..»

47

«Bilmiyorum ama, o kadar pahalı olmasa gerek.» «Hiç okur yazarlığın var mı?» «Okumam yok, çok gitmek istedim.» «Sabahleyin ne yersiniz evde?» «Sabahları, onlar bana yedirmez ki… Onlar Sana yağı… zeytin alır, çay yaparlar, zukumlanırlar,  bana vermezler.» «Hiç?»

«Yok canım..»

«Babam bilmiyor, ben de korkumdan söylemiyorum. Söylesem ne, babam korkuyor o kandan.»

«En çok sevdiğin, yemek istediğin,boyuna yemek istediğin yemek ne?» «Yemek?»

«En çok hangi yemeği seviyorsun?» «Hepsiniiiiiiiii..»

«En çok, isteyip de yiyemediğin?» «Kuru, pilav, yoğurt.. En çok, Allah ne verirse onu

Seviyorum.»

«Kuru fasulyeyi seviyor musun çok?»

«Etli seviyorum.»

«Etli kuru fasulye öyle mi? Döner?»

«Döner? Döner mi?  Fasulye seviyorum, yoğurt,  bir

tie pilav.»

Çocuk Bürosunda ne yediklerini sordum. Öğlen yemek vermediklerini söyledi. Dün yediniz ya, dedim. Dün verdiler, eskiden bir sabah bir de akşam verdiklerini söyledi. Eskiden çocuk çokmuş da, Hükümetin çok parası ¦gidiyormuş da, onun için, o kadar çocuğa tıkara Hükümetimiz her öğün yemek veremiyormuş da, yazık. O kadar çok çocuk varmış ki, üvey annelerin dövdüğü, bir tek Hükümet o kadar çocuğa nasıl her öğün yemek bulsunmuş, Vazık. Gene de ne yapıp ediyor Hükümetimiz çocukları aç koymuyormuş, yazık.

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler buradan, bu Çocuk Bürosundan çıkınca, bırakmayıp da ne yapacaklar, hiç bir suçu yok ki Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun, almışlar istasyondan getirmişler buraya. Bir enayi görmüş, bu kız kaçmış diye getirmiş polise, sana ne lan, dünyayı

48

sen mi düzelteceksin? Kaç gündür işte burada Hükümetimizin ekmeğini yiyor Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, yazık. İşte Vanda kürtaj yapan muayenehaneler buradan çıkınca, çok çok düşünceleri var. Onu gizli olaraktan, kimseye söylemeyeceğime söz verdirerekten bana söyledi. Ben de hiç bir yere yazmam da, kul olana da söylemem. Zflonun büyük gizi bende kalacak sonuna kadar. İnsan her şeye, her gize hayınlık edebilir de, kendine özü gibi, yüreği gibi güvenmiş adama hayınlık edemez. Bu kolay değildir. Ben de Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun büyük gizlerini kimseciklere   söylemem. Erkeklik öldü mü? Halbuki söyletseydi kurduklarını yapacaklarını bana, ne güzel, ne tatlı, ne iç açıcı, ne güçlü, yapıcı küçük istekler, macera hevesleriydi bunlar.. Neyse ne yapalım Vanda kürtaj yapan muayenehaneler böyle istedi, belki de beni denemek için. Olsun, ne olursa olsun, ben onun gizini kimseciklere aça-mam. Çünkü benim bildiğimce, anladığımca erkek kızdır Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Onun gibisilere hele hiç hiç hayınlık yapılamaz. Şimdi- gene onun konuşmalarını yazayım : «Tek odada, Dolapderede tek başına bir oda yapmayı mı kuruyorsun, adam tek başına, hele çocuk da olur- sa, tek başına bir tek odada… Azıcık tuhaf değil mi kızım?»

«Çünkü daha evelden ben öyle yapıyordum.»

«Ne yapıyordun?»

«Bir kere para biriktirdim, bir küçük, kuş yuvası var ya, onun kadar bir ev yaptım, yaptırdım,»

«Kime yaptırdın?»

«Bir adama, öyle, tahtalı, bir lamba aldım..»

«O evi, kuş yuvasını nereye koydun?»

«Dur, dur ama bak… Uzak, çok uzak bir yerdeydi, dur da azıcık nerede olduğunu bulayım, unutuyorum, çok uzaaaaak… bir yerdeydi. Oranın adını bilmiyorum yerini biliyorum ama.»

«Nerede, hangi tarafta?»

«Bayağı öyle bir yerlerdeydi.»

«Florya tarafında mı?»

«Cibali kalelerinin orda..»

En sonunda her sözcüğü ağır, ikircikli, teker teker, üstüne basarak söyledi. Cibali kalelerinin orada derken

49

kuşkuyla bana baktı. Aoaba inanacak mıyım, inanmayacak mıyım? İnandığımı, yüzümde hiç bir inançsızlık görmeyince, anladı. Buna o kadar sevindi ki, neredeyse boynuma sarılacaktı. Belki en inanılmazına inanmıştım. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler-nun düşüne inanmıştım. Bu anlattığı düş müydü, gerçek miydi, ne olursa olsun, düş olsa da ben onun düşüne gerçek gibi inandım. Ben de onun ya düş, ya gerçek düşünü kafamda güzelleştirip gerçekleştirdim. Bahçe belki Floryadadır. Ama o Florya parkı var ya, onun beş misli büyüklükte, on yirmi misli genişlikte bir park. Parkın kuytusunda var ya, işte o kuytuda bir tatvan boynuna kürtaj özel  ağacı. Tatvan boynuna kürtaj özel  ağacı tepeden tırnağa çiçek açmış. Tatvan boynuna kürtaj özel  ağacının önünde o kuş yuvası gibi tahta ev kurulu. Tatvan boynuna kürtaj özel  ağacında arılar kaynaşıyor. Tatvan boynuna kürtaj özel  ağacını da şöyle halka gibi bir hanımelleri ağılı kuşatmış. Ağılın sol ucunda yan yana üç tane telli kavak öyle salınıp durur. Bunu ben kurdum, kurup Vanda kürtaj yapan muayenehanelerya söyledim, önce birden sevindi, gözleri ışıladı, van kürtaj yapan muayenehaneler birden olmaz, der gibi, kesinlikle olmaz, der gibi başını salladı. Beğenmemişti bu tatvan boynuna kürtaj özel  ağacını. Van kürtaj yapan muayenehaneler ben ona, kuş yuvası evini  kurduğu yer üstüne, türlü yerler,  ağaçlar, biçimler, deniz kıyıları  söyledim.  Değil, değil,  hiç vanda çocuk aldırma değildi. Ama nasıl bir yer, nasıl bir yer olmalıydı o kuş yuvasının yeri? Alnını kırıştırmış,   derin,   ağrılı,   zor   bir düşünceye dalmış, candan sarılmıştı. Uzun bir süre alnının kırışıklığı açılmadı, uzun  bir süre gözlerini önüne dikip, öyle taş gibi kesilmiş düşündü kaldı. Birkaç kere yüzü ışıladı bir şeyler söyleyecek oldu vazgeçti. Ben ha-bire, ona yardım etmek için, sular, yerler, ağaçlar, kayalar,  adalar,  kuşlar, tazılar…  söylemeğe  başladım.  Beni dinliyor dinliyor van kürtaj yapan muayenehaneler birden yüzünü buruşturup burnunu kıvırıyordu. Sonunda ben karışmadım.. O da düşünmekten vazgeçip konuşmasını kaldığı yerden sürdürdü, hiç bir şey düşünmemiş gibi.

«Orda şimdi, van kürtaj yapan muayenehaneler söylerim orasını sana, nasıl bir yerdi, yarın, bu gece bir iyice düşüneyim de, orda şimdi bir yatak, bir yastık… üstüme. Bir de… bir deeee… bir deeeeeee… gece lambası.» «Evet.»

50

«O kadar… Üstüme yorgan… vardı. Tam yatağın uza-ağ, kadar yaptım, yaptırdım yani yeri. O da ama çok küçük, içerde büyük.»

«Neden yaptırdın onu?» «Orda öyle tek kalmak için…» «Hangi malzemeden?» «Böyle tahta..» «Sunta filan değil mi?» «İki tane de sandaliye, o kadar.» «Nereye koydun onları?»

«O evi nereye koydun, şimdi düşündün mü? Adam koyduğu yeri bilmez mi?»

Gene düşünmeğe başladı. Ben de yardım ettim ona. «Kalenin üstünde bir bahçe içine mi yoksa. Cibali, Fener, oradaki kale, kaledeki bahçe, öyle mi?»

Kaledeki bahçe bildiği yerdi. Hep onu düşünüyordu. Ben işe VAN kürtaj özel hastane yerleri katınca Züo epeyce düşündü, van kürtaj yapan muayenehaneler bulamayınca vazgeçti, van kürtaj yapan muayenehaneler ben kaleye dönünce bu alçak gönüllü yerine razı oldu, gene sevindi. Belki geçiştirmek için olacak:

«Böyle bahçe gibi bir yer, kale ama, yüksek. Artistler filan geliyor oraya. Cibalinin oraya.» «Ne kadar kaldın orada?» «Yedi aaaa, yedi hafta filan kaldım.» «Van kürtaj yapan muayenehaneler ne oldu?»

«En sonunda ben de kalktıııım, dolaştım, öyle Emin-önünde yattım, Sirkecide yattım. Trenlerde yatınca da polis yakaladı.»

«Ev ne oldu van kürtaj yapan muayenehaneler?»

«Bir daha gittim tahtalar hep öyle yıkıktı bir şey yoktu orada.»

«Hep çalmışlar değil mi eşyalarını filan?» «Hinin..»

«Ben van kürtaj yapan muayenehaneler Fenerde parkta da yattım..» «Yazları mı?»

«Yazın, kar, yağmur hep yatardım. Hiç… hiç hayatımda hastaneye gitmedim ve hastalanmamıştım.» «Hiç şimdiye kadar hastalanmadın mı?»

51

 

«Hiç.»

«Hiç Güihane parkında yatmadın mı?»

«Belki de yatmışımdır. Senin saçın eskiden kıvırcık

mıydı?»

«Kıvırcıktı, niye?»

«Çok siyahtı senin saçın?»

«Çok siyahtı, niye?»

«Bir yerden belkit gördüm ama, kaç sene oluyor sen

buraya geleli?»

«Yirmi beş yıl oluyor.»

«Ooooooo, daha ben annemin karnında yokmuşum.»

«Yokmuşun ya…»

«Ben bir çocuğu öyle gördüm de eskiden.» «Bana benziyordu değil mi?» Uzun bir sessizlik oldu. Ben artık ona soru sormak, istemiyordum, o da gözlerini dikmiş sorularımı bekliyordu. Beni gözleriyle daha daha sormağa zorluyordu. Ona bir yarım saat soru sormayacak olsam, yalvaracak belki de bana. Bilmem, sorular, ya da bir ilgi hoşuna mı gitti, besbelli sormamı istiyor ve bekliyor.

Baktı ki ben sormayacağım, sormak niyetinde de hiç değilim, gülerek kurnaz gene konuşmağa başladı.

«Bak şimdi ben… iki bin Ura, iki bin lira ne lazım, beş yüz lira olsun değil mi? Gene yeter. Ufak bir oda yaptıracağım..»

«Yaptırılmaz ki be kızım, beş yüz liraya bir oda. Kiraya tutabilirsin belki.»

«Dur hele sen şimdi. Bir de küçük bir hela yapsın Bir yüz lira. Bir de bir divan. Bir de yastık, yorgan, ıııııı, gece lambası, üç tane de sandallye. Öyle istiyorum ben. Öyle yalnız tek oturmak istiyorum, canım…» «Tek başına?» «Öyle kendim..»-

«Kimseyle oturmak istemiyorsun?» «İstemiyorum.» «Nerde olacak bu?» «Nerde olursa.» «Dolapdere mi?»

52

 uuıu|aıoıc.ı

«Peki, ne yapalım, inşallah olur.»

«Ben ancak o parayı nerde biriktiririm biliyor musun? genim bir yerim, saklayacak bir yerim var. Kalelerin orda topraklan kazıyorum ben, kaç kere para biriktirdim ama, yapamam, beceremem, beceremeyeceğim zannettim, belkit de beceremeyecektim, belkit de becerirdim oma, bilmiyorum, yapsaydım belki şimdiye kadar otururdum değil mi? Aitı yüz lira vardı..»

«Nereden çalmıştın?»

«Onu çalmadım, kuş yeminden hep sata sata her akşam hep elli lira, on lira, otuz lira hep atardım, en sonunda en sonunda altı yüz lira bütünlettim, bir beş yüzlük verdi, bir beş yüzlük verdi, bir yüzlük verdi. Onları da, eeeeh, arkadaşlarıma yedirdim.»

«Yani yemek mi ısmarladın?»

«Öyle bir şey…»

«Kimdi arkadaşların?»

«O terbiyesizlik yaptıranlar, hani beni, takip etmişlerdi ya, bodrumda…»

«Anladım.»

«Ama  ben  bilmiyordum onların öyle yaptıracağını.»

«İnsanoğlu bilinmez ki, kim iyi kim kötüdür değil mi?»

«İyiye benziyor, namuslu kızlara benziyorlardı, ama ben gene hiç bilmiyordum, onların öyle olacağını.»

«İstanbulun neresini biliyorsun Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, nerelerini seviyorsun?»

«Nereyi biliyorum biliyor musun. Beylerbeyi bir, Tophane iki, Dolapdere üç, Florya vanda kürtaj yapan muayenehaneler, hayvanat bahçesi beş, Saraybumu yakın zaten..»

«En çok çocuklar nerede, ben çocukları arasam nerelerde bulurum, hırsız çocukları?»

«Hırsız? Sirkecide trenin orada ara bak, hep dolu erkek çocuklar. Trende de yatıyorlar.»

«Senin gibi altında mı, yoksa vagonların içinde mi?»

«İçinde yatıyorlar.»

«Ne zaman?»

«Her zaman..»

53

«Sen niye vagonların altında yatıyordun, içmae oe- n ğit de?»                                                                                 ||

«Korkuyordum, vagonların altına saklanıyordum, vagonların içinde yatarsam oğlanlar bana sataşırlardı yaaaa, gene öyle olurdu. Kız olmak zor, zor bu hayatta. Kız olmak her yerde zor. Oooooooh, erkekler ne iyi, vagonlarda sıcaaaak, yatıyorlar. Ne yapacaksın oradaki çocukları?»

«Konuşacağım böyle.»

«Onlar parasız kalıyorlar, araba yıkıyorlar, balıkçılara yardım ediyorlar, aç kalınca da birazcık para çalıyorlar, ne yapsınlar, yazık.»

Konuşmamız burada bitti şimdi. Ben VAN kürtaj özel hastane çocuklarla konuşacağımı söyledim ya ona, bozuldu. Konuşmamam için el altından diller döktü. Yok o çocuklar iyi değillermiş de, konuşmasını bilmezlermiş de, hırsızlık bile yapmasını bilmezlermiş de, yankesiciler de hep İzmire git-mişmişler de, o çocukların kocaman bıçakları varmış da, böyle kocaman bir adam görünce hemen bıçaklarlarmış da, ben kendimi korumak, canımı kurtarmak için onlara bulaşmama!) imişim de, beni Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çok sevmiş, o yüzden de başıma kötü iş gelmesin diye ödü kopuyormuş da… Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun bir evi olacak, tek başına yaşayacak orda, Dolapderede yaptıracak o odayı da. Çünkü Dolapdere-nin insanları iyi insanlar, koşarmışlar yardıma, gece hem de gündüz. İki elleri kanda da olsa, bir insanın başına bir hal gelmesin, hemen koşarlarmış. İstanbulda, oradan iyi, güzel çok yer varmış ama, Dolapdere, çamurlu olsa da

VAN kürtaj özel hastaneymış.

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler buradan çıkıncaaaa, çizme alacak, boyunlu bir kazaaaaaak, çoraaaap, bir etek, bir de ayakkabımı, bir kolye, küçücük… O yollardan alacak bunları.. Bana gelecek, benim de param yokmuş ki, gene de alacağım di-yormuşum, öyle olunca da bana gelecekmiş, ben de küçük saati ona alıverecekmişim. İşte o kadar.

Birkaç gün van kürtaj yapan muayenehaneler Çocuk Bürosuna uğradım. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler gönderilmişti. Nereye gönderildiğini, kime teslim edildiğini, edileceğini, biliyordum.

54

Çocuk Bürosunun azgın suratlı Müdürü :

«Bundan böyle,» dedi, «emir aldık, siz çocuklarla tek başınıza konuşamayacaksınız.»

«Neden?»

«Ben nedenini bilmem. Emir emirdir.»

«Kim verdi bu emri?»

Müdür Bey, çok sert, dilim varmıyor, yazık bir adam, hani o subaylar var ya, onlara benziyor duruşu, sertliği. Tam çocuk bürosu Temerküz Kampı Müdürü olacak bir adam.

Tek sözcük:

«Yukardan.»

«Müdür Bey, kim vermişse bu emri, yanlış. Çocuklar benimle polisin yanında her şeyi konuşmazlar ki…»

Kaşları çatık Müdür Bey, daha da sert:

«Bizimle nasıl konuşuyorlar?»

Diyecek bir söz yoktu. Ben de Çocuk Bürosunda çocuklarla konuşamazdım, polis nezaretinde, yukardan gelen emir mucibince. Hay Allah, şu güzelim çocuklarla konuşurken, bir de Müdür! Haydi canım sen de! Çocuk Bürosunun taş gibi sert, gayetlen çocuk sever, insan sever görünüşlü Müdürüyle uğraşacak değilim.. Bunların başlan ne ki, ötekiler VAN kürtaj özel hastane türlü olsunlar…

Çocuk mu yok Sirkecide, Beyoğlunda, surlarda, Sa-rayburnu mağaralarında, Harem iskelesinde, Moda burnunda, Kumkapida, Yenikapıda, gecekondularda… Sayelerinde, kendilerinin dediklerine göre yalnız İstanbulda yirmi binden fazla çocuk varmış böyle. Türkiyede üç yüz binden fazla. İstanbul Valisi bir toplantıda elli bin diye açıkladı. Aynı toplantıda VAN kürtaj özel hastane bir yetkili, üç yüz bin, dedi. Yalnız bir şey varsa benim bildiğim, İstanbulda bir kimsesiz çocuk ordusunun var olduğudur. Sayın Müdür Beye, çocuk yönünden bir gereksinmem olmadı, olmayacak. Varsın çocukların yaşamlarını devlet sırrı gibi saklasın, sayın Çocuk Bürosu Müdürü polis Hüseyin Bey..

Bu tatsız tuzsuz işi bırakayım da daha insanca, ari-mokça olmayan kendi konumuza döneyim…

Şimdi Vanda kürtaj yapan muayenehaneler nerededir dersiniz, nerede? Ne olmuştur

55

ona? Ben biliyorum belki, bilmem için epeyi oıusnm vuı,. Banp bir sürü giz, bir sürü olanak verdi. O VAN kürtaj özel hastane.,. Bir de ben, birtakım ipuçlarından giderek, bir yerlere varabilirim..

Galata kulesi hiç aklınıza gelmiyor mu? Orada plakçılar var surun altındaki kalabalık caddede, Alageyîk sokağının oralarda.. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, biliyor musunuz, orada plak dinlemeğe can atar. Orada, sabahtan akşamlara kadar tatlı plaklar çalarlar. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, hem kulenin dibinde devreye girip iş görür, anlayın işte, hem de sevdiği plakları dinlemek için yere, sırtını kulenin duvarına verip oturur. Gözlerini yumar, aşağıdan denizden vapurların düdük sesieri gelir, plakların her biri bir yerden seslenir. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler hangisini isterse, ötekileri bırakıp onu dinler. Bu sıcaklarda en serin yer kulenin gölgesi, kaya gölgesi gibi serinceciktir. İnsanların teri gelir aşağıdan, esen yelle. Çok hama! vardır kule dibinde. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kule dibinde mutludur. Orada her bir derdini, üvey anasını, tekmil kötülükleri unutur.

Van kürtaj yapan muayenehaneler Eyüp Sultan.. Orası da güzeldir ki güzeldir. Orasına da bayılır Vanda kürtaj yapan muayenehaneler. Orada insanlar hep acımalı acımalı dolaşırlar. İyilikli olmağa, iyiliksever olmağa, bir an, bir gün için de olsa can atarlar. Tepeden tırnağa iyiük olmuş, iyiliğe kesmiş dolaşırlar Eyüp Hazretlerinin camisi avlusunda. Güvercinlerin arasında. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler buradan çoooook, çok iş çıkarır. İş deyince hep kötü şeyler gelmesin aklınıza. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bir tane Kuran aldı, o da o camide uyukîayarak dua eden kadının önünden. O yüzden de camideki tekmil kadınlar saçsaça başbaşa birbirine girdi. Bir daha Kuran almak mı, Allah göstermesin. Belki bir daha tövbekar olmaz da, Kuran almağa da gerek kalmaz. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler Eyüpde güvercinlere, yem satar yem. Yem satacak yem. Hem de kendi adına, kendi tezgahında. Oldu mu?

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, Eyübün en çok, iğne atsan yere düşmez kalabalığına bayılıyor, kalabalığına. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler kalabalığa oldum olası bayılır zaten. Bir de dua eden insanlara… İnsanın en güzeli dua ederkenki insandır. Çocuk gibi olurlar o zaman insanlar. Bir de yaşlı leylek var, o kocaman qsı gibi çıtatvan boynuna kürtaj özel ın kovuğunda. Çıtatvan boynuna kürtaj özel ın kovuğu bir büyük bir büyük

oda kadar. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, o topal leyleğin yerine geceleri orada yatsa ya— Zil° bana bir şey dedi ama, onu hiç kimseye söylemem- Öyle istedi, söylenmiyecek bir şey yok ya burada, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bana söyleme, dedi. Söylesem ayıp olmaz mı? Söylemem söylemem, Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun bu yazıdan ne haberi olacak ama, bana ne, söylemem, o öyle İstemedi mi? Bakın, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler var ya, o leyleğin yerine bu kış, göz koyamaz mı? Me diyorsunuz?

Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, Emirgandaki iale bahçesine de bayılıyor.. Bir da ha orada… Amaaaaan, vazgeçtim..

Bir şey daha var, haydi bunu da söyleyim, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler, Bü-yükada var ya, Büyükada, Vanda kürtaj yapan muayenehaneler oraya hiç gitmemiştir. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler oraya… Oraya… Mahzun… Ben Mahzunu Sirkecide buldum yaaa! Vanda kürtaj yapan muayenehaneler bunu duyarsa deliye döner. Mahzunla hiç karşılaşmamı istemiyordu, neden acaba? Büyükada-ya… Orada… Söylemem, söylemem, söylemem vallahi. Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun her şeyini söyleyim de garibi iyice kıstınn değil mi? Yaşamı ona bir iyice, bir iyice zindan edin öyle mi? Hava alırsınız. Vanda kürtaj yapan muayenehanelernun dediği gibi, naniiiiiiiiiiiiiiiik.

GECEYE YAĞMUR ÇİSELERKEN

Gecenin saat üçüydü, Floryada, denizin karşısındaki cîüzlükte yürüyordum, azgın bir lodos esiyordu denizden, tuzlu, sert, iyot kokan. Selviler topluluğuna döndüm, karartı gittikçe koyulaşıyordu. Ambarlı yöresinde tek tük ışıklar ipsliyordu. Uçakİar iniyordu Yeşilköye. Uzaktan, denizin üstünden, ışıklarını takıyorlar, havaalanının üstünü bir dolanıp, alana bir ışık seliyle iniyorlardı, boğuk, uzak, koygun uğultularla. Geceyi, lodosu uzun ışıklar deliyordu, uzak bir uğultuyla göğün ötesinden gelen. Denizden pat-patlarıyla motorlar, tüm ışıklarını yakmış kocaman, donatılmış yolcu gemileri geçiyordu. Deniz bazı bazı, kimi yerleri ışıklanan düz, serilmiş, sonsuz bir tuhaf karanlıktı, deniz deği! de VAN kürtaj özel hastane biçim bir karanlıktı, düzlüğe serilmiş. somutlamış.

Çalılar bacaklarımı dalıyordu, böğürtlenler, taflanlar <5ecede çalılardan uzun otlardan kelebekler savruluyor-tardı bir tuhaf kuşlar gibi. Elektrik direklerinin dibinden fırt fırt yarasalar, yani kayışkanatlar geçiyorlardı, burnumun dibinden. Küçük koyağa düşünce yel birden kesiliverdi, karanlık denizin sesi kesildi lodosun sesiyle birlikte. Motor patpatları durdu, donanmış ışık içindeki kocaman yolcu gemilerinin ışıkları gözükmez oldu. Ilık bir hava yaladı yüzümü, bedenimi, kokular geldi, bir hoş yanık, çiçek, çayır kokularına karışmış. Ötede çukurun kıyicığın-

58

daki ağacın altındaki otların içinde ışıklar gördüm, sigara ateşine benziyordu. Ateşböcekleri de olabilirdi. Işıklar inceden bir yanıyor, bir sönüyorlardı.

Koyağa, geceye, yağmur mu değil mi, bir şeyler çi-selemeğe başladı. Gece de koyulaştı, deniz yitmiş olacak bu anda. Bir uçak gümbürüyle indi Yeşilköye. Arka arkoya sıralanmış yedi sekiz köpek önümden geçti, sessiz. Ağaca yaklaşınca fısıltılar duymağa başladım, ipile-yen ışıklar da sigara ateşleriydi.

«Merhaba,» dedim öteden, yedi sekiz gölge ayağa kalkt! birden, gecede, karanlıkta sallandılar. Ses vermediler. Bir daha: «Merhaba,» dedim. Gene ses, bir şey yok. Baktım orada, öyle kıpırdamadan duruyorlar.

Birkaç adım van kürtaj yapan muayenehaneler yanlarmdaydım.

«Merhaba arkadaşlar.»

İyice belli olmuşlardı. Karanlıkta çocuk oldukları belliydi.

«Ne yapıyorsunuz bu gece yarısı burada?»

«Hiç.»

VAN kürtaj özel hastane bir ses, öfkeli, kaba, korkmuş, meydan okumağa çalışan, kaçmağa hazırlanmış, ikircikli:

«Sana ne.»

«Hiiiç, sigara ışıklarını gördüm de, dolaşıyordum da..«s

Bîr tanesi iyice yanıma yaklaştı, kısa boyluydu, uzandı iyice bana baktı.

«Ben bu abiyi tanıyorum,» dedi.

«Nereden tanıyorsun?» diye sordum.

«Buradan,» dedi. «Her gece burada dolaşırsın da…»

«Dolaşırım,» dedim. «Ama senin ne işin var her gece burada?»

Çocuk güldü, ya da, gece, bana gülüyormuş gibi geldi.

«Benim evim burası, bu ağacın altı, her gece ben burada yatarım, sen de her gece buradan, önümden geçersin. Bastonun da var. Bir gece sabaha kadar arkandan geldim, arkana bile dönüp bakmadın?»

«Neden arkamdan geldin?»

«Ne olacak, çukurda uyku tutmadı, bir sen varsın

59

uyanık, yürüyorsun, canım konuşmaK ısıeaı.» «Neden gelmedin öyleyse?»

«Bilmem, utandım, korktum, karanlıktı, sen de bir çabuk yürüyordun, ta kampinglere kadar arkandan geldim, sen denizin kıyısına indin, orada yüzünü yudun, van kürtaj yapan muayenehaneler gene çabucak geriye döndün, ben karşına dikildim, görürsün, diye, bana değdin geçtin, gene görmedin beni. Çok dalgındın, düşünüyordun, ben gene arkana takıldım Ba-smköye kadar arkandan geldim, sen bir apartımana girdin, ben de çukura geldim. Herhalde bu adamın da benim gibi derdi olacak,» dedim. Çok düzgün konuşuyordu. «Haydi aşağı, parka gidelim,» dedim. «Gidelim,» dedi beni geceleri izleyen çocuk. Yola düştük Florya parkına geldik, koca kavak ağacının altındaki kanapelere oturduk, sigaraları tellendirdik, ben o sıralar gene sigara içiyordum, bir ara bir sessizlik oldu. Her birinin yüzünü görüyordum. Hepsinin   yüzü de kavruktu. Saçları, kaşları kirpikleri toz kir içindeydi. Dudakları çatlamıştı. Üçünün de giyitleri leş gibi kirîi, kokar, paramparça, salkım saçaktı. «Kimsiniz,» dedim.

İricesi, uzun boylu zayıfı, giyitleri de en düzgün olanı, yalnız ayağında beyaz, arkasına basılmış lastik bez bir ayakkabı vardı, dikleşti, sesinde de korku vardı, ama bu gece de bana dikleşmeye, karşı koymaya, benimle kavga etmeye, döğüşmeye hazır gibiydi. «Biz biziz,» dedi. «Siz nesiniz?»

Beni izleyen, benim gece arkadaşım: «Biz kimsesiz, kaçmış, berduş çocuklarız,» dedi. ötekiler homurdandılar.

Benim arkadaş en küçükleriydi. On binde gösteriyordu ya, daha küçük olabilirdi.

Vanda çocuk aldırmanin ayağı yalındı. Birer sigara daha verdim, sigaranın üstüne sırtlan gibi atıldılar, ta ciğerlerine kadar sönmüyorlardı sigarayı. «Hepiniz mi?»

60

«Hepimiz,» diye gürledi benimle kavga çıkarmak isteyen çocuk. Sesinde belalı, apaçık bir düşmanlık vardı bana karşı.

Bir tanesi:

«Polis değilsin ya,» dedi.

Benim küçük arkadaş beni hemen savunmaya geçti.

«Ahmak adam,» dedi, «hiç abi gibi polis olur mu, polis hiç böyle sabahlara kadar deniz kıyısında yürür mu?»

«Yürür,» dedi öteki inatla.

Ötekiler sustular.

«Tuzlayım da kokma.»

«Sen kokma, tabii polis. Bizi arıyordu.»

«Hiç de sizi aramıyordum. Arayıp da ne yapacağım sizi.»

«Doğru,» dedi en uçtaki çocuk. «Kim arayacak bizi. Arayıp da ne yapacaklar bizi.»

Sustular.

«Hep buralarda mı yatarsınız?»

«Sermet kayıkların içinde yatar, balıkçıdır o.»

«Ben balıkçıyım,» dedi ak ayakkabılısı. «Biz hep sarıkanat tutarız. Tekir de tutarız. Bizim usta bu denizin en İyi ustasıdır.»

«Ben buradaki bütün balıkçıları bilirim, kim senin ustan?»

Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda uzun oğlan edemedi :

«Ali,» dedi.

Buralarda Ali adında bir balıkçı yoktu. Kumkapıdan gelenler arasında da yoktu Ali adında bir balıkçı. Düşündüm, uzun yıllardan bu yana Haliçten de Ali adında bir balıkçı gelmemişti buraya. Bozmadım.

Öteki üsteledi, korkuyla.

«Öyle bir balıkçı ki… Üç tane motoru var, Nuri Reis var yq, burada herkes Nuri Reisi bir şey sanıyor, halbuki Ali Reis, yaaa, Ali Reis, Reis derler benim ustama. Ustam bana çok para verir, kocaman bir tayfa kadar pay verir her balık dönüşü, koca bir tayfa kadar.. Ben buralarda ne mi yapıyorum. Ben macerayı, bir de şu Ertuğrulu seve-

61

rim. Eski arkadaşımdır. Altı yıldır arkadaşız. Yoksa ben, ustanın evinde yatarım.»

Sabaha kadar orada, parkın kanapelerinde yanyana oturup sigara içtik. Üstümüze çiğ yağdı. Gün doğdu, günün ucu yüzlerimizi yaladı. Hepsinin yüzü sapsarıydı. Gittikçe dost olduk.

Hepsi hapisane görmüştü aşağı yukarı. Hepsi hırsızlık yapmıştı. Hepsi esrar içmişti. İkisi yankesiciydi. Kendi deyimlerince içlerinde bir tane «saf», «çaylak» yoktu. Hepsi «kurnazdı.» Birkaçı «babacık» işine girmiş başarı sağlamıştı. Bir tanesi Pire Memedi bile tanımıştı. Ötekini Pire Memet yetiştirmişti. Pire Memet olmasaymış bu kurnazlık yollarına düşmeyecekmiş.

Her şeyi, yaptıkları bütün hırsızlıkları, yankesicilikleri, bütün kirli işleri, esrar kaçakçılıklarını, sigara satıcılıklarını, kumarbazlıklarını, zamparalıklarını, her şeyi akan bir sel gibi, bana açık açık anlatıyorlardı. Hayallerini, yalanlarını, kendi kendilerini kandırışlarını bana açık açık anlattılar. Onlar anlattıkça ben şaşkına dönüyordum. Neye uğramıştım, başım dönüyordu. Yattıkları yerleri, ağaç kovuklarını, mağaraları, vapur bacalarının altlarını, surları, kamping evlerini, vagonları, köprü altlarını, yıkık evleri, yangın yerlerini, yarı yıkık evleri, ormanı, her bir şeyi, yeri söylüyorlardı.

Çocuklar burada Menekşe, Florya, Yeşilköy, Şenlik-köy yörelerinde bir hafta kadar kaldılar. Her gece ortalıktan el ayak çekilince onlarla buluştuk, bir parkta, ormanda, plajda, bir ağaç dibinde. Konuştuk, dertleştik. Bir ketesinde de kafayı çektik. Hepsi usta birer kafa çekiciydi. Bir tanesi bana esrar teklif etti. Bir yerlerden bir cırnak bulmuştu. Ben esrarı çekmeyince o da vazgeçti.

Bu gecelerde bana tütün yaşamlarını anlattılar. Yaşamlarını, maceralarını anlatmak hoşlarına gidiyordu, besbelli.. Coşmadan, bir düze, olağan olağan anlatıyorlardı.

Bana birden güvenmişlerdi. Güvenmişler miydi? Bana her bir şeylerini, en gizli yerlerine kadar anlatmamışlar mıydı, artık çocuklar üstüne ahkam kesebilir-

62

dim, kim, kim, kim benim kadar bu çocukları dinlemiş, kim kim benim kadar bu çocuklarla uğraşmış, kim kim onlarla bu kadar haşır neşir olabilmişti, kim! Artık çocukları tanıyordum. Buyurun sayın baylar, bilim adamları, yazarlar, eleştirmenler… Kim, kim, kim benim kadar…?

«… başlarına gelen her bir felaketi doğal kabul ederek… Evet efendim, doğal kabul ediyorlar. Onlar için yalan da doğaldır. O da oyunun kuralları içindedir. Bu çocuklar sürünüyorlar, aç kalıyorlar, her türlü kulianıHyor-lar,  bunların  da,   bütün   bunların   da   bilincine   vanyor-lar,   ama yaşamlarından,   içine   düştükleri   beladan   bir türlü   de   kurtulmak   istemiyorlar.   Bu   çocuklar   mutludurlar.   Çok   çok   mutludurlar.   Bozulmuşlardır.   Maceralarına  alışmışlardır.  Macerayı,  pisliği  seviyorlardır. Kurtulmanın kıyıcığına varanlar, uzanan yardım ellerini ısırıyorlar, nimetleri tepiyorlar, hemen eski yaşamlarına, pisliklerine, serseriliklerine gerisin geri dönüyorlar. Bir büyü olacak, vazgeçilmeyen  bir şey olacak yaşamlarında  ki, bu yaşama katlansınlar. Büyüleniyorlar efendim, yaşam- la büyüleniyorlar. Bu yaşamı seviyorlar efendim, seviyor- lar. Çok çok bayılıyorlar yaşamlarına. Serazat, hüüüüüüürî Bir korkunç oyundur yaşamları. Bu korkunç oyunlarında bir büyü vardır, değil mi Efeeeeeem? Büyülendiklerini, bu büyülü yaşamdan VAN kürtaj özel hastane bir yaşam da yapamayacaklarını da biliyorlar. Bir büyünün sarhoşluğu içindeler. Uğraşmak, bu çocukları  kurtarmağa çalışmak  boooooş. Nice hayır-sever bu çocukları kurtarma yolunda hayatını tüketti, servetini, varını tüketti. Boş, boş, boş uğraş boş, bu büyülü kişilerle uğraşmak, boş! Çoğu iyi niyetle bu yaşamlarından ayrılmışlar, evlatlık olmuşlar, cici Beyler gibi giyindirilmiş kuşandırılmışlar,    bunlar o yaşama dayanamayıp efendim, gerisin geri eski yaşamlarına,  kirlerine, pisliklerine geri dönmüşlerdir, geri! Yaaaa, insafsızlık olur, soyut bir kavramdır büyülenmek lafı. Tuzu kuru insanların lafı da olabilir, değil mi efendim, ama bir şey yok mu bu yaşamda bunları çeken, büyüleyen, bunları vazgeçirme-yen? Büyülendiklerini apaçık söylemiyorlar mı, duymadık mı efendim, kulaklarımızla duymadık mı? Floryada gece,

63

deniz kıyısı, hafif esen bahar, bahar meltemi, ne güzel değil mi? Sivaslı çocuk bu güzel baharda işemik kokuyordu. Kokusu bu güzel bahar havasına karışıp burnumuzun direğini kırmıyor mu, olsun, kırsın, bu işemik büyülüdür, vazgeçilmezdir. Hayalleri, mitleri, büyülenmeleri hep apaçıktı… Ama bu hayata, ayaza, kışa, kire, pisliğe, ocıya, polis hakaretine büyülenmişlerdi… Onları her gön her gün sopaya çeken, Sirkeci istasyonundaki zalim poli sin dayağına büyülenmişlerdi. Büyülenmişlerdi bunlar efendim. Bozulmuşlar. Vazgeçmezler büyülerinden..

«Güçlü insanlardır bunlar, güçlü, zayıf, zavallı, saf, kurnaz. İnsanlık gibi insanlardır bunlar… Yankesiciliklerinde, adam öldürmelerinde, adam öldürmelerinde bile… Bunlar adam dq öldürürler. Esrar da içerler, kaçakçılık da yaparlar… Bunların ırzına da geçerler koskocaman odamîar,. Çok çocuk, çok çocuk bu yaşamdan çekip alınmak istendi ama, olmadı. Bunlar bitmişler, tükenmişler,. Bunlar böyledirler, budurlar.

«iflah olmazlar. Burada Sirkeci garında, Harem isketesinde, Beyoğlunda, surlarda, Kumkapıda, Yenikapıda başlarlar, ömürlerini de burada bitirirler. Toplum bunlar-sız olmaz. Çocukların bu davranışlarına ad koyamayız. İçlerinde bir kötülük yılanı var desek, bilime aykırı kaçar.. İçlerindeki şeytan? Bunları herhangi bir biçimde kurtarmağa çalışmak ham hayaldir.»

Ne deyim, Allah belanızı versin. Bana gelince, üç ay, üç aydan da daha çok bu çocukların yaşamlarına karıştım. Onlarla dost oldum. Bana çok güvendiler. İsteseydim onlarla birlikte arpacılığa, sö-düşçülüğe, tufacılığa çıkabilirdim. Bu yaştan van kürtaj yapan muayenehaneler artık bana yakışmaz, değil mi? Bunu çocuklara söyledim, kimi güldü, kimi ciddiye aldı, kimi de anlayışlı davrandı. Onlara karışamayacağımın üzüntüsündeydim. Dehşet, canlı, hareketli bir yaşamları vardı. VAN kürtaj özel hastaneldırmalardı. Belki onlar insanlığın içindeki VAN kürtaj özel hastaneldırmaydılar. Sevinçlerini yi-tirmiyorlardı.

İstanbul şehri an be an değişiyordu. İnsanları da değişiyordu İstanbul şehrinin… Anadolunun çok yoksul yö-

64

reterinden İstanbula, İstanbulun çok yoksul semtlerinden Sirkeciye çocuklar akıyorlardı, yüzlerce binlerce… Yankesici, tufacı oluyorlardı. Söğüşçü, düpedüz hırsız, kaçakçı oluyorlardı… Canlarını dişlerine takmışlar bir lokma ekmeğin ardında koşuyorlardı, bileniyorlardı yaşama karşın… Doludizgin gidiyorlardı İstanbul şehrinde… Pisliğin, yoksulluğun, acımasızlığın bataklığına saplanmışlar debeleniyorlardı. Sirkecide açlıktan, hastalıklardan ölüyorlardı. Eminönündeki vapur iskelelerinde kaç tane donup ölenin yerini, yani dondukları yerleri gösterdiler bana. Buzlu kar-jı günlerde sığındıkları tavan aralarında, dolap üstlerinde soğuktan kaskatı kesilmişlerdi.

Korsanlar, namlı yankesiciler, hırsızlar bunlardan çıkıyordu. Hapisaneteri bunlar doiduruyorlardı, dolduracaklardı.

Şimdi onlar içinn hırsızlık acılı bir oyundu. Adam öldürmek, ırza geçmek, yankesicilik, kaçakçılık, ırzlarına geçilmesi bir tuhaf, acılı, belalı birer oyundu. Acımasız, korkunç. Ve bu korkunçluğun onlar farkındaydılar. Bu korkunç oyunun içinden ne yapsalar da çıkamayacaklarını biliyorlardı. Bunun da bilincindeydiler. Yaşamları bunu onlara öğretmişti. Onlara bu yaşamdan kurtulup kurtulamayacaklarını soruyordum.  Bu doğal olmayan  korkunç yaşamdan, ne yapılırsa yapılsın kurtulamayacaklarını büyük bir inançla bana söylüyorlardı. Çocuklar üstüne çalışan en gerçekçi bir bilim adamından, yazardan daha gerçekçiydiler. Düştükleri yerin kurşun geçirmez bir gece olduğunu bir iyice biliyorlardı. Ne kadar çıkar yol gösterdim-se de, onları bu yollardan  kurtulabileceklerine inandıra-madım. Sigara içiyorlar, esrar çekiyorlar, kaçakçı amcaların, abilerin sigaralarını  İstanbul şehrinde satıyorlardı. İstanbul şehrini, yaşamı avuçlarının içi kadar biliyorlardı. Sigara kaçakçılığı onlar için en olağan kazançtı. Yankesicilik de öyle, hırsızlık da öyle… Az büyüyünce otomobil çalacaklardı, yol kesecek,  banka soyacaklardı…  Bunlar için her yol olağandı. Ta çocukluklarından başlamışlardı bu olağan işlere…

Olgunlaşmış, anlayışlı çocuklardı. İçlerinde birkaç da

65

ahmağına rastladım, şaşılacak şey, şaştım.

Ekimlerde, Kasımlarda, yani kuş tutma, azat buzat zamanı, bu çocuklar Florya düzlüğüne de geliyorlardı. Şimdi artık bir iyice ansıyorum. Ağlarını kuruyor kuşlar yakalıyorlardı. İçlerinden vanda çocuk aldırmani geçenlerde iyice tanıdım, o da beni tanıdı. Kuş tuttuğu yeri biliyorum, o da benim dolaşmalarımı, çocuklarla konuşmalarımı biliyor. Birkaç kere de konuşmuşuz.                            .

Aralarına girmiştim. Her vanda çocuk aldırmanin bir macerası vardı. Macerası olmayanlar da kendilerine birer macera uydurmuşlardı. Sözün kısası boş adamlar değillerdi bunlar. Hepsini, hepsini tanımalıydım çocukların. Kendilerine yakınlık, dostluk gösterenlere dostluk, yakınlık gösteriyorlardı. Daha candan, daha insanca, daha yalansız. Böyle bir ay değil, birkaç ay değil, yıllarca onlarla uğraşmak isterdim. Oyunları, insanlıkları, dostlukları beni büyüledi. Böyle yazı yazmak için değil, bir şey yapmak için değil, salt onları, onlarla birlikte dünyayı yaşamak için. Çocuklarla öyle sanıyorum ki ilişkilerim sürecek. Ne onlar, ne de ben birbirimizden kopmayacağız.

Evvelsi gün Sirkecide Soroya : «Artık röportaj bitti,» dedim.

«Bir daha demek ki seni hiç göremeyeceğiz,»    diye , üzüldü Soro.

«Görüşeceğiz Soro kardeş,» dedim. Soro sevindi. Görüşeceğiz Soro kardeş.

Dün de mektup aldım Eroldan. Sağmalcılardan, tutukevinden yazıyor. İçerde okula gidiyormuş. Önümüzdeki ayın 29. günü duruşmaya çıkıyorum saat 10’da diyor. Hangi mahkemede, yazmıyor. Ayın 29’unda Adliye sarayına gitmeliyim, Erolu bulmalıyım, neden, niçin gene içeri düşmüş bakayım. Ne söyleyecek, ne konuşacak sayın yargıçlara karşı, sayın yargıçlar Erola nasıl davranacaklar bakalım, onu da öğreneceğiz.

Çocuklarla Sirkecide, Haremde, trenlerde, vapurlarda, Kumkapıda, Yenikapıda, Beyoğlunda, sebze halinde. Yeni Cami önünde tanıştım, buluştum, arkadaşlık ettim.

66,

Çocuk Bürosunda da gördüm onları, orada da konuştum, dost, arkadaş oldum onlarla. Tanıdığım çocuklar arkadaş-iarını tanıştırdılar bana. Onlar da arkadaşlarını. Yaşamla-rını anlatmak istemeyenlere, saklayanlara arkadaşlarının yaşamlarını anlattırdım. Arkadaşlarının yaşamlarında kendi yaşamlarını anlatıyorlardı açık açık.

Çocuklarla konuşmalarımı banda alıyordum. Biraz van kürtaj yapan muayenehaneler seslerini aldığımı unutuyorlardı. Çoğunun sese falan aldırdığı da yoktu. Şimdi elimde saatlerce süren konuşmalar var. Bu konuşmaları yayınlasam oldukları gibi, şimdiden birkaç kitap eder. Çocukları az da olsa yaşadım. Bandları dinlemeyi gereksineceğimi de hiç sanmıyorum.

Bu yazı dizimde çocukların adlarını yazmayacağım. Her çocuğa yeni bir ad taktım. Adların çoğunu da onlarla birlikte taktım. Bizim güneyden bir çocuğa uzun.uzun ad aradık, sonunda çocuk: «Benim adım Garip olsun,» de-, di. Güneyli çocuğun adı bu yazı dizisinde Garip olacak, eğer onun yaşamını yazarsam…

Şimdi size Kayanın öyküsünü anlatacağım. Kaya adını ona ben taktım. Kayayla birlikte taksaydık adını, kim-bilir kendisine ne güzel bir ad bulurdu. Özlediği, beğendiği, sevdiği güzel bir ad.

67

ZÜRAFAYI  VURSALAR

Bunun adını ne koyalım, bu yirmi    yaşında,   şurada Mevlanakapıdaki  halde  uyuyan?  Eline  ne geçerse  tatlı tatsız demeyen, oburluğunu örtmek  için bir çeşit öbur-tuğuyla, herkesle birlikte eğlenen bir delikanlının adını ne koyalım? Ona yakışan bir ad aradım aradım bulamadım. Bir de, diyeceksiniz, ille de yakışan ad mı gerek bu arkadaşlara, alışkanlık, yazı yazmak, insanlara yazı yazar, hikaye kurarken, yakışan adı bulmak bizim ezeli huyumuz-dur. İlle de bulduğumuz ad bu adama yakışmalı. Bu bizim yüz on kiloluk çocuğun adı, öz adı vallahi de billahi de kendine çok yakışıyor. Bu daha adını koymadığım arkadaş ille de röportajda adının geçmesini, maceralarını olduğu gibi adıyla sanıyla yazmamı istedi. «Ben,» diyordu, «bundan van kürtaj yapan muayenehaneler adam olup da… Ah, bir askere alsalar da askere gidebilsem.. Aaaaaaah, VAN kürtaj özel hastane bir şey istemem.» Bir parka giymişti. Şimdi aklımda değil, belki pantolonu da bir asker pantolonuydu. Ortalık çok sıcak, diyordu, aaah bir gömlek olsa. Sanırım kalın, kışlık bir kazak vardı sırtında. Tertemiz. Kağıtları serip üstünde yatıyormuş Mevlanakapıdaki halde. Daha üç arkadaşıyla.

Haaaa, adına ne diyecektik… bu şişman, sevimli, cingöz, iyi yürekli çoouğun adını ne koyalım. Ben Halil adını severim, azıcık yumşak, tatlı, alaycı, daha da çok tatlı

68

tatlı gülen, çok gün görmüş bir adamın   adını   ansıtıyor, böyle bir adamın adı olmalı bu ad. Ama bu çağda şehirlerde böyle adlar koymuyorlar ki  çocuklara.  Her çağın moda adları vardır. Bizim şişman  kardeşin de adı o bir çağın moda adlarından vanda çocuk aldırma. Öyle Ahmet, Memet, Osman gibi halk adları olur mu, şöyleeeee, güzel, türkü gibi ince adlar olmalı..  Kaya da değil, olmaz, o VAN kürtaj özel hastane  bir çağın adıdır. Bir de bana bir hoş geliyor bu ad, yani bizim bu çok şişman arkadaş için. Dur hele bulacağım, bakın hele buldum. Oğuz, diyelim bu arkadaşın adına. İnanın Oğuz adını söyleseydim severdi bu adı şişman arkadaş. Yakıştı bu ad ona. Askeri parkasına, askere gitmek için can atmasına yakıştı. Ona asksri bir ad bulmak iktiza etmez mi, Noyan gibi, Bozkurt, Savaşer gibi. Öyle bir ad? Yok canım, böylesi adlar da yakışmaz arkadaşa, sert… Sert adlar, onun parkasına, askercilik hayranlığına karşın yakışmıyor. Oğuz iyi, onda bir yumşaklık var. İnsanca bir şey var Oğuzda. Niye adlar bize böyle gelir? Adların da huyu mu var? Biz mi yoksa adlara huy yaratıyoruz? Bir insandan, bir dost adından, bir ünlüden, adlar güzelleşiyor çir-kinleşiyor,  yumşuyoı   sertleşiyorlar belki.  Kimbilir.  Şurası bir gerçek ki, adlar insanoğluna insan huyu üstüne çok şeyler söylerler, kendi sözsel huyları olmasa da… İnsanla bütünleşir bir olurlar adlar zamanla.  Bazı  insanlara  da bazı adlar hiç mi hiç yakışmaz. Bir ömür boyunca adların takıldıkları çok insanla alay ettikleri de olur.  Kimilerinin adları üstlerinde bol giyitlermiş gibi akar durur. Neyse bu ad sorununu iyice uzattık.. Oğuz, Oğuz.. Bizim şişman  arkadaşa   adı   mübarek   ola.   Gene   de  içimde   bir dert var, ya arkadaş bu Oğuz adını beğenmeyip de veryansın ederse bana? Eder o eder, o, övle çok kızanlardan vanda çocuk aldırma. Öfkeli, görmüş geçirmişliğine bakmayın, öfkeli bir adam Oğuz. Ya benim adımın suyu mu çıktı, derse?.. Neyim var da neyimi saklıyorsun be arkadaş, bende saklanacak ne kaldı derse, ben ne derim? Ne derim, ne derim? Anan var arkadaş, derim, sana öyle bir ahım şahım bak-madıysa anadır, yüreği sızlamaz mı, derim. Belki de sızlamaz.  İnsandan her şey beklenir,  iyilik de kötülük  de.

değilmi? Ama gene de ben bilmediğim görmediğim bir insanın öz adını yazamam. Oğlunu böyle süründüren bir insana, olanağı yoksa ya, bu iş nasıl nasıl koyar ona, değil mi? Oğuz, adını değiştirdiğimden dolayı benim kusuruma bakmaz inşallah.. O, öyle iyi bir çocuk geldi ki bana, beni anlar anlar. Adını yazacağım da ne olacak?

Eyüpte bir hane. Baba vapurlarda çımacı, ana da o zamanlar ev kadını. Eyüpteki evi düşünelim mi, niçin düşünelim, tutturamayız ki düşünerek bir evi. Sorduğum çocuklar bile kendi evlerini anlatamıyorlar.  Birkaç çocuğa evlerini anlattırdım, van kürtaj yapan muayenehaneler da gittim o evleri gördüm. Çocuğun anlattığı VAN kürtaj özel hastane, benim gördüğüm ev VAN kürtaj özel hastaneydı. Vanda çocuk aldırma hele Mecidiyeköyde kapı komşumdu. O, evi anlatırken ben onun anlattığı o evi gözümün önüne getirdim, hiç de öyle değildi. Çocuk mahalleyi bile VAN kürtaj özel hastanelaştırmıştı. Dokuz yıl oturduğum mahalleyi bana bamVAN kürtaj özel hastane anlatıyordu. Ben mi yanlışım, diye gittim Mecidiyeköydeki evi buldum. Hiç de anlattığı gibi değildi. Sordum, bu onların evi mi, onların eviydi. Çünkü bu çocuğun evinin başından geçen olayı Mecidiyeköyde duymayan bilmeyen yoktu. Evler çocuklukta bamVAN kürtaj özel hastane oluyor. İsterseniz, gene de Oğuzların evini, Oğuzun yardımıyla anlatmağa çalışayım. Bir ahşap ev, bir yanı yıkık. Bu bir yanı, pencerelerinin çoğunun camı yerine teneke, tahta çakılmış bir ev. Evde iki aile daha oturuyor. Her gün çocuklar kavga ediyor, bu Eyüp mahallesinin uzak çamurlu sokaklarında, çamurlu, kirli, lağım sularından vıcık vıcık ev aralarında. Evin damı da akmıyor mu size! Her yağmurda  karda evin içinde leğenler, taslar, sahanlar, sıra sıra kapkacak, tıp tıp… Sabaha kadar uyutmaz, bazı yastığa, bazı insanın burnuna, yüzüne. Sabahleyin bir uyanmışsın ki kaskatısın, yatak ıpıslak, su içinde, isli, sarı bir su her yanı doldurmuş, zehir yeşili bir acı, umutsuzluk, karamsarlık evin içi.. Daha anlatayım mı? Yok yok, sanırım ki her şey anlaşıldı.

«Van kürtaj yapan muayenehaneler babam işten çıktı. O zamanlar çımacılar çok az para alıyorlarmış.»

«Niye çıktı baban işten?»

«Çıkarmışlar,  kendi  kafasızlığına.  Yüz elli  lira  aylık

70/

alıyormuş. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler sabahleyin işten çıktıktan van kürtaj yapan muayenehaneler akşamlara kadar kahvede oyun oytatvan boynuna kürtaj özel dı, geceleyin saat üçte vanda kürtaj yapan muayenehanelerte eve gelirdi. Kumarcıydı daha doğrusu. Van kürtaj yapan muayenehaneler bir gün çekti Adanaya gitti. Annemin de kafası kızdı evi sattı. Van kürtaj yapan muayenehaneler ayrılmışlar biribirinden. Ben ufaktım. Beni vermişler bir yurda. Adapazarı yurduna, annem duymuş beni oraya verdiğini. Gelmiş beni ordan almış annem. Van kürtaj yapan muayenehaneler annemlen beraber kaldık hep ufak yaştan beri. Annemle beraber kaldık, van kürtaj yapan muayenehaneler annem evlendi. Üvey babamdan bir kız çocuğu oldu. Babam ondan van kürtaj yapan muayenehaneler, onun babası ölünce, beni tabii yurda verdi annem. Ankarada kendisi katiplik yapıyordu, otel katipliği. Yaramazlık yaptın diye beni yurda verdi. Yurtta işte, ikinci sınıfa gelmiştim, orda üçü dördü beşi okudum. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler o yurttan çıkardılar beni.»

«Van kürtaj yapan muayenehaneler bak Oğuz, baban işten çıktı?»

«Çıktı.»

«Yüz elli lira alıyordu, değil mi?»

«Yüz elli lira alıyordu, tamam.»

«işsiz kaldı, işsiz kalıyordu, işsiz kalınca evde neler oldu? VAN kürtaj özel hastane kardeşin oldu mu?»

«Olmadı, en ufakları bendim ama evde.»

«Büyük kardeşlerin var mı VAN kürtaj özel hastane?»

«Yok.»

«Tek çocuk sen misin? VAN kürtaj özel hastane çocuğu yok mu annenin?»

«Üvey babamdan var, kızkardeşim.» «VAN kürtaj özel hastane, üvey annenden?» «Üvey annemden de var bir tane.» «Nerde şimdi o?» «O da İstanbulda.» «Ne yapıyor şimdi o?» «Okula gidiyor, beşinci sınıfı okuyor.» «Baban annenden ayrıldıktan van kürtaj yapan muayenehaneler evlendiği kadından olan kardeşin, değil mi Oğuz?» «Evet.»

«Baban işten çıktı? Ondan van kürtaj yapan muayenehanelersını anlat bakalım.» «Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler, babam işten çıktıktan van kürtaj yapan muayenehaneler eve pa-

71

mtmmm

ra getirmedi, kavga ettiler anamla babam. Babam kumar oynadı boyuna. Bir gün eve çırılçıplak geldi, orasını elleriyle kapatarak. Ceketini, ayakkabısını, pantolonunu, her şeyini kumarda kaybetmiş. Anam da kızınca evi sattı tabii o zaman.»

«Baban evi mi sattı?»

«Annem sattı evi. Ev annemindi. Babamın hiç bir şeyi yoktu. Belki babam kumara verir, diye sattı evi. Annem satınca evi tabii babam da ayrıldı, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler VAN kürtaj özel hastane bir kadınla evlendi.  Biz.tabii  kaldık sokaklarda.»

«Evin parası ne oldu?»

«Ev kendimizindi sattık.»

«Peki parası ne oldu?»

«Evin parasını yol parası yaptık.»

Şimdi evin ne mene bir ev olduğu anlaşılıyor, değil mi?

«Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ordan burdan çalıştık. Aradık iş aradık. Evin parası öyle iş aramada… Ne bileyim ben işte, sokakta kaldık. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler annem iş bulunca beni okula yazdırdı.»

«Hangi okula yazdırdı seni annen?»

«Ulus İlkokuluna. Ankarada.»

«Bütün bu işler Ankarada mı oluyor.»

«Evi satıp yol parası yapıp Ankaraya gittik. Ankarada…»

«Orda iş mi buldu anan?»

«Orda otel katipliği bulunca, orda beni okula verdi.»

«Otel katibi?»

«Otel katibi..»

«Hangi otelde?»

«Tuna Palasta. Tuna Palasta katiplik yapıyordu. Annem beni orada bir kadına verdi bakmak için. Ben yaramazlık yapıyorum diye kadın her gün beni ayağımdan asıyordu tavana. Ters bağlıyordu beni.»

«Yok canım!»

«Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben kaçtım ordan, annem beni bir daha götürdü oraya. Dedi bir daha kaçma döverim.»

«Koç yaşındaydın?»

72

«îpımaı yirmi.»

«O zaman kaç yaşındaydın?» «Yedi yaşındaydım..»

«Yedi yaşında ha? Okula gitmiyor muydun o zaman?» «Yooooo, ben okula gidiyordum. Orda gelip yatıyordum.»

«Yani onlar bakıyorlardı sana?» «Onlar bakıyordu, annem para veriyordu onlara. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben gene orada asılmaktan iyice bıkıp kaçınca, annem  bu  sefer beni  öğretmenime söylemiş,   bunu bLr yurda atalım. Öğretmenim bana dedi, gel gezmeğe gideceğiz.  Otobüse  bindik.  Yeldeğirmeni  Atatürk  Yetiştirme Yurdu var, oraya gelince bana, sen burada bekle, dedi, ben şimdi geleceğim, dedi, ben bekledim, baktım ne gelen var, ne giden. Bekledim… Bekledim… Aradan, aradan, aradan…  Vanda kürtaj yapan muayenehaneler beş sene geçti baktım ki ne gelen var ne giden. Kimse gelmiyor bana.» «Nerede, bu yurt Keçiörende mi?» «Yok yok, Kadıköyde. Ankaradan otobüsle Kadıköye geldik ya… Van kürtaj yapan muayenehaneler beş sene olunca annem geldi. Devamlı ondan van kürtaj yapan muayenehaneler gelmeğe başladı. Van kürtaj yapan muayenehaneler Tekirdağına git-mşi annem bir adamla. Annem onun çamaşırlarını yıkıyor, odam da ona bakıyormuş. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler annem tatile, on beş gün izine aldı beni. Annemin çamaşırını yıkadığı, baktığı adam da sarhoş biri. Bana bağırdı adam, kovdu adam beni. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler gene bu yurda geldim. Burda işe girince, beni okula da göndermediler.»

«Kaça kadar okudun? Beşi bitirdin mi?» «Beşi bitirdim.» «Evet, van kürtaj yapan muayenehaneler?»

«Beşi bitirince ben bu yurda geldim ben, okula gideceğimi zannettim kendimi. Van kürtaj yapan muayenehaneler beni işe gönderdiler okula değil. Bir ay çalıştım VAN kürtaj özel hastane yerde, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler tatvan boynuna kürtaj özel cıya verdiler. Usta içkicinin biriydi, şarapçıydı, bana haftalığını, korkma, dedi bana, ben senin haftalığını veririm, dedi. Cumartesi olunca ben bekledim paramı alacağım diye, o bana bekle, dedi balık alayım da geleyim. Bert de bekledim köşede. Bir baktım kaçıyor, ben arkasından

73

bağırdım ağladım, paramı vermedi, ben ae Dır aana gu-medim oralara. Çalışmadım da… Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler bir ara gazete sattım Cağaloğlunda. Bir ara gazete satarken oralarda, bir arkadaşım vardı yurttayken, ona verdim gazeteleri sen götür sat, van kürtaj yapan muayenehaneler paralan bana verirsin, o aldı bütün gazeteleri çaldı, kaçtı. Tabii nüfus kağıdım gazetede kaldı. Parayı vermeyince nüfus kağıdını verir mi hiç gazete. Ben VAN kürtaj özel hastane bir yerde çalıştım, bir ay mı iki ay mı bilmiyorum şimdi, kazandığım parayı gazeteye verdim, onlar da bana nüfus cüzdanımı verdiler. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler yurda gelince hoca dövdü beni niye çalışmıyorsun, diye.» «Buraya yani Mevlanakapı Yetiştirme Yurduna, öyie

mi?»

«Buraya ve bu Mevlanakapı yurdunda. İnsan boş gezince çok fena oluyor.»

Mevlanakapı, orada, surların   dışında,    mezarlıkların arasından çamurlu bir sokak gider batıya doğru. O sokağın sol başında eski bir yapı vardır. Orası eskiden Mevlevihane imiş. Geniş bir avlusu, çamur içinde, kirli eski, dökülmüş duvarları…  Nakışlı, büyük tavanları eski, yaldızları dökülmüş. Burası Mevlevihane iken kimbilir ne kadar güzel, ne kadar bakımlıymış. Bir harabe şimdi ve öksüz, kimsesiz çocuklar bu mezbelede yetiştiriliyorlar sözümo-na. Burada, bu mezbelelikte Ortaokula, Liseye, Üniversiteye giden çocuklar var. Bir de, kimsesiz, okula gitmeyen çocuklar on sekiz yaşına kadar burada  barındırılıyorlar. Şimdi sanırsam iki yüze yakın çocuk var burada. Okula gitmeyen çocuklara  buradaki öğretmenler çıraklık  buluyorlar İstanbulda. Öğretmenler ne yapsınlar, canlarını dişlerine takmışlar, bu kötü koşullar altında yardımcı oluyorlar kimsesiz çocuklara. Çırak çocukların yaşamları birer macera. Öğretmen  Gülabi  Beyle bir gün çocukların çıraklık yaptıkları yerleri teker teker dolaştık. Öğretmenler, öğretmen gibi, baba gibi davranıyorlar ya çocuklara, koşulların üstesinden gelemiyorlar ki…    Çocuklarla    konuşunca bu çıraklık işinin ne bela iş olduğunu anladım. Gene de bazı çocuklar bu çıraklıkta sonuna kadar diretiyorlar. Bir gün bu çıraklık işini de ele almak gerekecek. Şim-

74

di ucunaan aa olsa çıraklığın ne olduğunu görüyoruz. Tatvan boynuna kürtaj özel cının Oğuza yaptığı… Daha neler neler yapmıyorlar çıraklıkta bu kimsesiz çocuklara. Kimsesiz olduklarını biliyorlar ya, vur abalıya.

«Bir baktım ki buraya kamyonlar geliyor gidiyor. Bir baktım ki meğerse burası karpuz, kavun, sebze haliymiş. Buna sevindim işte. İşte orada, hal, burnumuzun dibinde. Ben gittim hale, bana dediler ki, kamyon atar mısın, ben de atarım, dedim.»

«Kamyonlar nerden geliyor anam?»

«Adanadan.»

«Şimdi burada, şu sokağın öteki yanındaki halde mi çalışıyorsun?»

«Yaa, burada çalışıyorum, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler karpuz yüklü kamyonlar gelince ben de koştum yardım ederim diye, beni kamyona çağırdılar, yardım ettim, kamyondaki karpuzlar bitince bana yirmi lira verdiler, ben de çok sevindim.»

«Yani karpuz mu boşaltıyordun?»

«Karpuzları kamyonun içinden alıp adamlara atıyordum, adamlar karpuzları havada kapıyorlar oraya, alana öbek yapıyordular. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler beni sevdiler sergiye beni aylıkçı olarak aldılar. Bana, dediler, bin iki yüz lira aylık vereceğiz sann. üc ay beş ay, belki de bir yıl çalıştım, sene ^onunda bir Kuruş alaınadım. Beni nasıl olsa tanıyorlardı yurtta, yurttaki hocalara, çocuklara karpuz götürüyordum. Götürürüm tabii, yurt benim evim değil mi? Bana para vermediler.»

«Peki, yurttaki hocalara söylemedin mi sana para vermediklerini?»

«Hoealara söyledim, o zaman burada ……… Bey vardı, onlan kavga ettik………. Bey de kızdı, bana, senin

yaşın doldu, dedi. Beni yurttan çıkardı. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben de çalıştığım için halde, halde kaldım öyle.»

«Daha haldesin, ne yapıyorsun halde, burda?»

«Burda, halde, karpuz, kışın portakal… Portakal bitti mi, üç ay da boşum.»

(Nerc’e yatıp kalkıyorsun?»

75

«Halde..»

«Oğuz, sen bana başından geçen en belalı, o günden bu yana, en ilginç olayı söyler misin, yoksa böyle belirli bir olay yok mu?»

«Bana en çok koyan olay var ya, beni yurttan attılar, kalacak bir yerim yoktu sefil  kaldım, yatacak bir yerim yoktu,   ilkönce  ağladım  eve  almadılar  beni.   Babam   bir taraftan, annem bir taraftan…» «Niye seni eve almıyordular?»

«Bir hastalığım vardı, işiyordum, burdayken de, yani yurttayken de işiyordum, hâlâ da işiyorum geceleri, çok fena, çok fena kokuyor. Eve gittim, annem, dedi, işiyorsun oğlum, dedi, ben hasta kadınım, dedi, annem zaten çok şişman bir kadın. İşiyordum geceleri ama, gene annem evde yatırıyordu beni, evi yakarsın, dedi. Çünkü ben çok sigara içerim, geceleri kaikıp sigara içerim, üçte kalkıp, vanda kürtaj yapan muayenehanelerte, beşte kalkıp sigara içerim. Cok sigara içince beni eve almadı. Halde de kavga edince, oradan da kovdular beni. Ben de amcamlara gittim.»

«Niye kavga ettin halde, anlatır mısın?» «Valiaha bir dava oldu.» «Nedir o dava?» «Çocuklar hırsızlık yaptılar.» «Hangi çocuklar?»

«Halde birkaç tane arkadaş vardı. Tabii Yugoslavyalı. Onlar hırsızlık yaptılar. Onlar hırsızlık yaptılar… Onlar hırsızlık yapınca…»

«Kaç yaşlarındaydı o çocuklar?» «On iki, on vanda kürtaj yapan muayenehaneler yaşlarında. Onlar hırsızlık yapınca beni de onlardan sandılar. Ben tabii korkup amcamların yanına kaçtım, amcamların orada iki ay kadar yattım. İki ayda bir gün baktım ki, işte bir gece işemişim, işememek için ne kadar çalışıyordum, ama ne kadar, uyumuyordum bile. Ama bir gece tutamamışım kendimi, işemişim. Beni evden kovdular, dediler ki biz senin gibi işemikli bir oğlanın çamaşırını falan yıkayamayız. Bu sefer ağladım gene hale geldim, artık, dedim, dayak yemek değil, öldürseler bile, ben halden ayrılamam. En kötüsü kovmaları de-

76

ğil, insan işeyince zaten ilk önce kendisi kahroluyor, insan kendi kendini öldürüyor, van kürtaj yapan muayenehaneler bir de onlar öyle bir bakıyorlar ki… Ölümden beter. Bin kere kurban olayım ölüme. Halde ne bakan var, ne işemişin diyen, değil mi? Ölsem de, dayaktan da öldürseler de artık oradan ayrılamam. Gidecek bir yerim kalmayınca, yağmurda karda portakal sattım, çalıştık işte. On beş yirmi liraya kanaat ettik, çalıştık işte. Hâlâ da orada, halde yatıyorum.» «Şimdi?»

«Şimdi boş geziyoruz. Altı yüz lira para biriktirmiştim, üç ay boş kaldım, azar azar yedim onu da. Bitti.» «Peki bu çocuklar çete mi kurmuşlardı.» «Değil ama ona benzer bir şey.» «Ne çalmışlardı?» «Kadın çamaşırları.» «Nerden çalmışlar?»

«Bir evin bahçesinden. Asılı elbiseler, bunlar da giymek için çalıyorlar.  Kahve ocağına saklıyorlar.» «Giymek için mi?» «Kadın çamaşırı erkekler için?» «Erkek çamaşırları da var tabii, erkek çamaşırlarını giyecekler. Gömlek, pijama da var. Çorap da \/ar. Bunlar çalıyorlar, bekçi de takip ediyor bunları. Kahve ocağının altında buluyorlar. Polisler de götürüyor bunları dayak atıyor. Ben kaçıyorum. Korkuyorum kaçıyorum.» «Ama  sen  yoksun  onların  içinde?» «Yok. Ben yokum onların içinde.» «Senin adını söylüyorlar mı polise?» «Söylemiyorlar benim adamı.» «O zaman niye kaçıyorsun?»

«Onlar çaldı sanırlar da beni de söylerler. Ben tabii babama gidiyorum, babam almıyor beni.. Van kürtaj yapan muayenehaneler nedense acıyor bana, alıyor. Ben üç ay babamın yanında kalıyorum, çalışıyorum. Aldığımı üvey anneme veriyorum. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler orada da bir gün işeyince… Bu işeme benim başıma bela oldu ki sorma. Artık senin çamaşırını ben yı-kayamam, dedi üvey annem, ben hastayım, dedi, bağırdı, van kürtaj yapan muayenehaneler dedi, al babanı da siktir git. Annene götür, has-

77

retlik gidersinler. Öyle diye bağırdı, ben de bağırdım üvey anneme. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler beni evden kovdu. Ondan; van kürtaj yapan muayenehaneler gene geldim amcamlara geldim. Babam da amcamlara gelince beni gördü. Bağırdılar amcamlara, biz kovduk, sen neden eve aldın? Orda da bir hafta kalınca beni kovdular, ben gene hale geldim. İstediğin kadar işe halde, ne karışanın var, ne görüşenin.»

«Nasıl karşıladılar halde seni Oğuz?» «Baban kovdu, ooooooooo, gene hale geldin. Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer gene kürkçü dükkanı. Aaaaah dedim, kendi kendime ah, ulan, şu işeme davası olmasaydı, siz görürdünüz kürkçü dükkanım.»

«Burda senin gibi arkadaşlar var mıydı?» «Vardı, hepsi yurttan çıkma. Altı yedi kişiydik. Onların bir kısmı askere gitti. Ama iki tanesi Trakyada marul tarlasında çalışıyor. Silivride.»

Oğuz da marul tarlalarına çalışmağa gitmiş. O kadar zor, o kadar zormuş ki marul tarlasında çalışmak… Hele Oğuz çok şişman, çalışmak, eğilip kalkmak öldürü-yormuş onu. Silivride marul tarlasında akşam olunca, gündeliğini de almadan basmış gaza çekmiş cızlamı tarladan. Oğuza göre bütün bu çocuklar, kimsesiz, Sur, Saray-burnu, Köprüaltı, Harem iskelesi çocukları, hırsız, yankesici, söğüşçü,  bunların  hiç  vanda çocuk aldırmanden  bir hayır çıkmaz. Kavgacı, soyguncu çocuklar bunların hepsi. Her vanda çocuk aldırma bıçkın, sert.. İsterlerse gözlerini kırpmadan adam öldürürler. Oğuza göre bu çocuklar öylesine ürüyorlarmış ki, birkaç yıl içinde tüm İstanbulu dolduracaklarmış, işte o zaman sokaklardan, caddelerden kimsecikler geçemeyecek korkusundan.. Bıçaklayacaklar, öldürecekler, soyacaklar, ırzlarına geçeceklermiş İstanbulluların.    Oğuzun bu çocuklardan ödü kopuyor. Çok yakından tanıyor bu. çocukları.. Canavar, canavar her vanda çocuk aldırma, diyor. Ne yapsınlar çocuklar da canavar olmasınlar da… Ölmemek için öldüreceksin.. Yalnız Oğuzun ağzındaki pelesenk laf değil bu, İstanbul-da hangi çocukla konuşmuşsam, hepsi bir ağızdan, hayatın kuralı budur abi, diyorlar, ölmemek için öldüreceksin… Kimden öğrenmişler bunları, bu sözleri. Gerçekten

78

yaşamın, yaşamlarının kuralı bu mu?

Öylesine ürüyorlarmış ki bu çocuklar İstanbulda, her gün yüzlerce çocuk geliyormuş. Anadoludan İştanbula. Hepsi gözleri pek, gözünü daldan budaktan esirgemez çocuklar. Burada yankesicilerin, sigara kaçakçılarının, öteki kaçakçıların ellerine düsüyorlarmıs. Bir de uyuşturucu rrıodde satıcılarının ellerine düsüyorlarmıs. Çocuktan daha iyisi olur mu koskoca istanbul şehrinde, böylesi işler için, değil mi?                                                                       .

«Şimdi Oğuz işsizsin.»

«işsizim  ama başımda  da  bela var  ki,  bela  derim sana.»

«Nedir o?»

«Silivriden dün geldim ya…» «Evet dün geldin?»

«Ben çalışamadım, bir kere tarla çok uzak. Burdan Topkapı gibi yerden marul çekiyoruz. Ben tabii şişmanlıktan nefes darlığından yoruldum, ben söyledim, patrona söyledim, ben dedim çalışamayacağım. Burdan gidersen sen de, ben de seni halde yatırmam, dedi. Ben de göze aldım, ne yapayım göze aldım çünkü çok yoruluyordum, elim ayağım tutmuyordu. Yürüyemiyordum, sabah da kal-kamıyordum. Akşam yatağa girdim mi öğlen üçte kalkabiliyordum ancak. Zaten üçte işbaşı, elim ayağım tutmuyordu. Ben izin aldım geldim buraya.» «Şimdi?» «Şimdi boşum.» «Halde yatıyorsun.» «Halde yatıyorum.»

«Şu anda annenin evine gitsen seni eve almaz mı?» «Annem belki alır ama, şimdi nerede olduğunu bilmiyorum.»

«Neden bilmiyorsun?»

«Dadılık yapıyordu  Bakırköyde.  Ondan  van kürtaj yapan muayenehaneler…  gitmiş Maltepeye. Bana telefon numarası verdi, ben de ettim telefon, kadın dedi, burası değil, dedi. Ben, bir daha et-, tim. oğlum, dedi buraya telefon etme, benim iki tane çocuğum var, senin gibi, dedi, ayıp olmuyor mu, dedi. Ben

79.

<Je, niye ayıp oluyormuş telefon etmekle, anlamadım ki, ben de bir daha etmedim telefon. Eve gidiyorum bulamıyorum. Aramam, bana dünyayı bağışlasa, anam babam, amcalarım, bana dünyayı bağışlasalar yüzlerine bakmam ama, çok sıkışıyorum bazan, çok sıkışınca da tabii onları, son umut da olsa arıyorum. Biliyorum onlardan hiç bir şey çıkmayacak ama tabii gene arıyorum. Biliyorum, nedense, gene arıyorum onları. Sıkışmayınca onlar var ya, anamı düşünüyorum tabii arada, onlar aklıma bile gelmiyorlar.»

«Anan sana hiç yardım yaptı mı, bir kere olsun?» «Yurttaydım işte,  üçe gidiyordum,    haftadan  haftaya… Yok, yok.. Haftadan haftaya gelirdi ama, bir keresinde bana yardım etti, o kadar..»

«Oğuz sen bilirsin, bu çocuklar neden hırsızlık yapıyorlar. Çocuk çeteleri kuruyorlar. Herkes dedi ki, Oğuz bunu bilir. Sahi bilir misin?»

«Mesela fakir olur anası.. Anası otelde çalışır. Çocuğa da anası  bakamaz. Anası  çocuğa  bakamayınca, bir kadına verir. O kadına da para verir. O kadın da o çocuğa hiç bir şey vermez. Çocuk da her gördüğü şeyi ister. Oyuncağa bakar, kimse ona oyuncak almaz. Ben bir çocuk biliyorum… Çocuk tabii, hep oyuncak çalıyordu, bir de tatlı, pasta, şeker çalıyordu. O çocuğun anası ne yapsın, ancak karnını doyuruyordu. Çocuğu bak, diye verdiği kadın da, çocuğa hiç bakmıyordu. Çocuğun anası kötü yola düşmüş de otellerde, VAN kürtaj özel hastane erkeklerle bir şeyler yapıyormuş da tabii, anası da yedi sekiz yaşında kocaman çocuğunun onun… O şeylerini, erkeklerle… görmesini istemezmiş. Onun  için o kadına vermiş.. VAN kürtaj özel hastane da olur. Çocuklar işe gider… Yok yok, çocuk değil anası işe gider. Ya da haylaz olur çalışmaz çocuk. Ya da çocuk, çalışırken çok yorulur. Hiç eğilemez. Çanı çıkar çalışmaktan da hep uyur. Açıktan yolunu bulmağa bakar. Hırsız-lıktan, onu bunu dolandırmaktan, ne bileyim ben artık. Aç kaldı mı yahut geçim durumu zor olur benim gibi. Oraya buraya saldırır, onun bunun malına tecavüz eder. Alıp satar.»

80

«Ne yapar?»

«Alıp satar mesela… Ondan alıp ona satar. Ticaret gibi bir şey yapar. Çete, vanda kürtaj yapan muayenehaneler beş kişiden yani toplanmış olan, yani hepsi hırsız olan çocuklar, hırsızlık yapıyor, onu bunu çalıyor satıyor. Çete buna denir. Beş altı kişi bir araya Selir, hepsi hırsız olmak üzere, bunlara işte çete denir.»

«Halde nerde yatıyorsun, altında yatağın var mı?» «Altımda bir hasır, üstümde iki tane bir eski bir yorgan vor.»

«Nerden buldun hasırı yorganı?» «Hasır çok, yorganlar da yazdan kalma… Adamlar yatmışlar ben de aradım buldum, yatıyorum şimdi.» «Kirli mi?» «Kirli.»

«Nerde yıkanıyorsun?» «Param olduğu zaman hamama gidiyorum.» «Şu sırtmdakinden VAN kürtaj özel hastane gömleğin yok mu?» «Yok.»

«Niye gömlek almıyorsun kendine?» «Üç aydır boşuz para kazanmadık ki, beş kuruş kazanmadık, eldeki avuçtakini de yedik.» «Eeeeee?»

«Şimdi sokaklardan teneke falan topluyoruz.» «Tenekeyi nereye satıyorsun?» «Kalelerin oraya.» «Kalelerin orada ne var, kim?» «Hurdacı var.»

«Kaça alıyorlar tenekenin kilosunu?» «Otuz kuruş bir şey.» «Kaç kilo topluyorsun günde?» «Valla biz üç arkadaşız işte, ikisi tarlara kaldı, onlarla el arabasıyla çıkıyoruz, her gün yirmi, yirmi beş kilo kadar bir şey… Üç vanda kürtaj yapan muayenehaneler gün biriktiriyoruz, baktık ki aç kaldık, satıyoruz,  bir tencere yemek yapıyoruz,  üç  kişi vanda kürtaj yapan muayenehaneler kişi yiyoruz işte.»

«Şimdi, sabah kahvaltısı?»

«Param olursa ekmek yiyorum, olmazsa gidip kahve-

81

de oturuyorum, arkadaşlar falan geliyorlar, yemek yerlerken biz de sokuluyoruz yanlarına, idare ediyoruz, yiyoruz.» «Sen böyle hep şişman mısın?» «Ben eskiden çok zayıftım. Bu yurda düştük işte şişmanladık.» «Neden?»

«Amerikan yağı, bulgur pilavı, böyle yağlı yemekler, devlet malı oldu mu, devlet yemeği oldu mu tabii, .yağlı Ailede, domuz eti veriyorlardı yurttayken, ama ben yemedim, o etin domuz eti olduğunu bildim yemedim. Haramdır, yemedim. Yağlı yemekler verdiler mi adam yiyor haliyle. Onu bunu da yiyor,   okula da   götürüyorduk   bazı. Okulda simit de yiyorduk. Bu yurda geldik, burda da yedik. İcabında az veriyorlardı. Azıcık bir şey veriyorlardı. Biz bağırıyorduk tabii, biz bununla doyamayız. Bilmem ne, hep siz yiyorsunuz. Ağlıyordum ben de tabii. Yurda geldiğimizde öyle çok et yiyemiyorduk. Müdür vardı hain biraz, beni karakola götürdü hırsızlık yaptı, diye. Eski defterler vardı, herkes aldı onlardan, ben de bir bağ aldım gittim. Bir okulun önüne gittim ufacık çocuklara yirmi beşer kuruştan verdim. İnceee, hayırsız defter, şu kadar bir sayfaları var, hayırsız, atılmış, ambara atıyorlardı ben de aldım bir bağ. Beni götürdü hırsız diye karakola verdi. Karakol da beni götürdü oraya…» «Dövdü mü?»

«İbrahim abi var, beni attılar nezarethaneye, çıkardılar, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler ben de hocalara kin bağladım. Müdüre… Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler hocalar da beni attılar yurttan. Sokakta kalsaydık sefil olacaktık. Parasız pulsuz hırsızlık yapardık öteki çocuklar gibi. Daha kötü yollara düşerdik, öteki ço-cular gibi.. Aç alır, doymaz, hırsızlık yapardık. Doyan insan hiç hırsızlık yapar mı, belkim de yapar ama onlara benim aklım ermez. Karnı doyup da hırsızlık yapanlar, onlar VAN kürtaj özel hastane. Çocukların karnı doyunca hırsızlık yapmazlar. O hırsızlık yapanlar var ya, onlar zengin oğullarıdır, aç kalmadan hırsızlık yapanlar. Onların ahlakı bozulmuş.» «Şimdi hiç hırsız arkadaşın oldu mu?» «Çooook.. Ama bir tanesi…»

82

İşte o bir tanesi yok mu? İşte o bir tanesi, Oğuzun can bir arkadaşı. İşte, onun adı neydi? Onun adını söy-lemezse olmaz mı? Onun adı kimin işine yarar ki… Adına ne gerek var fıkara garibanın vanda çocuk aldırma… Vanda çocuk aldırma ama yiğit, acar oğlandır haa… Üstüne yoktur… Onurlu çocuktur. Bir lokma ekmeği olsun, ama bir lokmacık, çok değil, şu ka-darcık ekmeği olsun ona hırsızlığı kimse yaptıramaz. Korkar belki de hırsızlık yapmaktan. Hırsızlık yaparken herkes korkar. Herkesin de ödü kopar. Hele insan şişman olunca bir iyice korkar, değil mi? Aman canım adı, adı gerekmez onun. Belki bir gün… Değil mi? Düşmez kalkmaz bir Allah… Onun adını söyleyemez. İstersek yazmayalım. Hikayesini dinlemeyelim. Kimse arkadaşının hikayesini anlatmağa can atmıyor ki, değil mi? Yok, canım yok. Ada ne hacet? Adsız da hikaye hikayedir. Ona da bir ad uydururuz.

Oğuz bu ad uydurma işine çok öfkelendi. Ona ad ııydurulamazdı. Çünkü onun bal gibi adı vardı. Hem de ne güzel adı vardı. İşte onun adı o çocuk. O çocuk işte. Eeeee, daha ne istiyoruz, onun adı o çocuk.

Öyle bir hırsız ki o çocuk. O çocuk hiç de korkmaz hırsızlık yapmaktan. Bir kere olsun yakalanmamıştır hırsızlıkta o çocuk. O çocuk, bir, oyuncak çalar… VAN kürtaj özel hastane, VAN kürtaj özel hastane, iki, tatlı çalar. Tatlı görünce o çocuğun dizlerinin bağı çözülür. O gördüğü tatlıyı o çocuk o gün yiyemezse ölü gibi gelir o çocuğa. İlle de o tatlıyı o çocuk yiyecek, o çocukta da para, mangır yani nanay, aaaah, mangır onda nanay olmasa, varır oturur baklavacıya, yer yer ha yer. Yer ki yeeeeer. Van kürtaj yapan muayenehaneler kalkar, elini fiyakalıca cebine sokar, şöyle arkaya doğru kanrılır, parayı çıkarır garsona, gel oğlum, der, al şu parayı, üstünü çabuk, çabuk getir, acele işim var. Kimbilir böyle parayla tatlı yemek ne kadar tatlı olur, değil mi?

Ne pahasına olursa olsun o çocuk var ya, bir gün gerçekleştirecek. İki elimi keserim ki gerçekleştirecek. Bir msan bir şeyi bu kadar ister de gerçekleştiremez olur ^u? Meramın elinden ne kurtulur ki…

Bir insan bir işin üstüne düşmeyegörsün, bir insan

83

bir işi uykuda düşte bile düşünmeyegörsün, onun elinden kurtuluş yok. Ölüm bile kurtulamaz onun elinden. İş. te o çocuk yıllardır her gün tatlı çalar da yakalanmaz. Niye yakalanmaz, çünkü iş edinmiştir. Çünkü gece gündüz, uykuda düşte tatlı çalmayı düşünür. Ol sebepten onu tatlı çalarken suçüstü kimse yakalayamamış ve hem de kimse bundan van kürtaj yapan muayenehaneler da yakalayamayacaktır.

Bir de o çocuğun VAN kürtaj özel hastane bir huyu vardır, kocaman oldu, bu yaşa geldi, kimse bu yaşa geldi deyince öyle fazla bir şey sanmasın, Oğuzun arkadaşı o çocuğun yaşı tam on altıdır. İşte kendini bildi bileli o çocuk durmadan her gün de oyuncak aşırır, oyuncak aşırmada o kadar ustadır ki o çocuk onu şimdiye kadar oyuncak çalarken, çalar değil alırken, düpedüz girer dükkana, tezgahtarların gözlerinin önünde babasının malıymış gibi alır, onu kimsecikler yakalayamaz. Sevdiği bir oyuncak gördü mü, o her gün oyuncakçı dükkanlarını yoklar, yeni bir oyuncak geldi mi diye,’hemen yalanmağa başlar o çocuk. Artık o çoouk o oyuncağı çalıncaya kadar iflah olmaz. 0 dükkandan da bir daha ayrılamaz. Ta ki çalma yolunu düşünüp bulana kadar. Düşününce artık her şey kolaydır. Girer dükkana gözden sürmeyi çekercene alır çıkar. Bazı dükkanlar çok zordur. Bu gizlerini de o çocuk kimseciklere söylemez. Onun oyuncak hırsızı, tatlı hırsızı bir obur olduğunu da kimsecikler bilmezler. Belki de ne tatlı hırsızı, ne de oyuncak hırsızıdır. O bütün oyuncakları çalmış, bes bilya çalmaz. Dünyada en çok renk renk bilya-lan sever ama, nedense hiç bilya çalmaz o. Bu da bir Allanın hikmeti. Ama o çocuk bir obur, bir obur, bir oburdur, aman Allah! Üstüne şiirler yazmışlardır oburluğundan dolayı. O zor dükkanlara girer çıkar. Artık o zor dükkanda herkes, müşteriler de tanımışlardır onu. O zaman ne yapar o çocuk, ne yapacak, gene bir gün çalıverir. O hiç bir oyuncağını satmaz. Getirir, surlarda, o surlarda yo* tar, onun kocaman bir zulası vardır, çaldığı oyuncağı ° zulaya saklar.. Birkaç gün seyreder oyuncağı, ne oytatvan boynuna kürtaj özel  ne bir şey yapar sadece seyreder oyuncağı, van kürtaj yapan muayenehaneler d° alır oyuncağı götürür bir fıkara mahallesine önüne çıka”1

84

kuşkulu kuşkulu, o çocuğa bakar, bakar… Van kürtaj yapan muayenehaneler da birden inanınca sevinçten uçar. O çocuk da, oyuncağı alan çocukla birlikte, çocuklar gibi sevinir. Bazı çocuklar vardır ki, oyuncağı alırlar, öyle sümüklü düşünür kalırlar, göz-ierjni oyuncağa diker şaşkınlıkla düşünür kalırlar. İşte o zaman o çocuk sevinemez, kahrından ölür, o sevinmeyen, oyuncağın başında gözlen büyümüş çoouğu öldürmek ister. Belki o çocuk, yani oyuncağa donmuş, kocaman açılmış gözlerle bakan çocuk, öteki sevinçten deli olanlardan da, uçanlardan da daha çok sevinmiştir ama o çocuk anlamaz ki… O sevinen, sevinçten uçan, çıldıran çocuk görmeli ki, o da onunla birlikte sevinçten uçsun, değil mi? İşte o gün o çocuk, sevinçten uçan çocuk buluncaya kadar oyuncakçı dükkanlarını talan eder. Eyüp dük-kanlarındaki oyuncakları çalar çoğunlukla. Bayılır o dükkandaki oyuncaklara da ondan… O çocuğun zulasında bir tek oyuncağı vardır ki, onu kimseciklere vermez. Biri alacak olsun o oyuncağı hele, bir dokunacak olsun bir kişi o oyuncağa, kan çıkar, alimallah bir kan çıkar ki… O çocuğun yumruğuna kimse dayanamaz. Bir vurdu mu yıkar.

Havalı çocuktur, bir oyuncak çaldı mı, o çocuk, keyfine değme gitsin. Bir gece durmadan türkü söyler, sabahlara kadar.

Oğuza dedim ki, bu kadar hayransın o çocuğa, bu kadar seviyorsun, bu kadar da iyi arkadaşın, tanıştırsa-na beni onunla. Her şeyini merak ettim onun, benimle konuşmak ister belki, söylesene ona.

Oğuz bir türlü onunla beni tanıştırmağa razı gelmedi. O kimseyle tanışmak istemezmiş.

Nasıl geçinirmiş, oyuncaklardan ve tatlıdan VAN kürtaj özel hastane bir şey çalmıyorsa? Çaldığı oyuncakları da gecekondu ma-hallelerindeki çocuklara armağan ediyorsa? Tatlılan da hep kendi yiyorsa?

«Karpuz bekliyor.» dedi Oğuz, ağzından kaçırdı, pişman oldu. «İsterse karpuz sergilerinde ben ona iş bulu-

85

mon satar. Eline ne geçerse satar. O zengin olur o. vaktinin çoğunu oyuncak hırsızlamaya vermese. O çok zengin olur o, isterse kendi parasıyla girer bir muhallebiciye istediği kadar tatlıyı, dilediği gibi yer.»

İster istemez, çünkü artık o çocuk konusundan sanırsam sıkılmıştı Oğuz, ben de bu konuyu kapattım. Ama bilsin ki Oğuz ben bir gün, taş çatlasa onunla tanışacağım ve hem de konuşacağım. Oğuz ne kadar inatçıysa ben de ondan beterim. Sirkecideki arkadaşlarıma söyleyeceğim, bekleyin oyuncakçıları, diyeceğim, bekleyin de o çocuğu yakalayın.. Ben de Eyüpteki oyuncakçıları bekleyeceğim, bir gün nasıl olsa, on altı yaşında bir şişmanca çocuk düşecek oraya. Tuttuğum gibi bileklerinden, gel, diyeceğim gel, sen osun sen, tanıdım seni, önce, ilk olarak yakalanmanın kızgınlığında, deliliğinde çırpınacak, kaçmaya çalışacak, van kürtaj yapan muayenehaneler anlayacak ki kurtuluş yok, kurbanlık koyun gibi boynunu büküp bakacak, van kürtaj yapan muayenehaneler da benim düşman değil dost olduğumu anlayınca bir sevinecek, bir sevinecek. Ben de onun koluna girip en yakın muhallebiciye götüreceğim.

«Teneke var biraz, elli altmış kilo tenekemiz var. Biraz daha toplarsak… Çocuklar da gelirler Silivriden, onların da paraları var.»

Bir Allanın hikmeti ikisinin de gözleri, birer gözleri körmüş. İkisi de kazadan. Cok çalışıyorlarmış bu yüzden tek gözlü çocuklar. Niye acaba çok çalışıyorlar bunlar bu kadar, bir gözleri yok diye mi?

«Naylon maylon toplayıp gidiyoruz işte, surda bir buçuk ay van kürtaj yapan muayenehaneler, çalışacağım on beş gün van kürtaj yapan muayenehaneler askere gideceğim. Bana diyorlar ki, niçin işe girmiyorsun, haydi gireyim, çalışacağım işi tam kavrayacağım sırada, askere çağıracaklar, bir ara askere almıyoruz, dediler, ben de…»

«Peki Oğuz sıkılır, diyorlar, uzun süre bir işte kalamaz, diyorlar?»

«Emir altında çalışmayı hiç sevmem. Bana öl deseler

36

ederler, derler nasıl çalışmazsın, haliyle çalışacak, mecbur çalışacak, eziyet ederler, paramızı az verirler. Çalıştırırlar, köle gibi kullanırlar, paraya gelince adam der ki oğlum bugün paran bende dursun, ya da der ki ben biriktiririm van kürtaj yapan muayenehaneler sana veririm, çünkü çok eziyet gördüm, onun için kimseye itimadım kalmadı hayatta.»

«Çok dayak yedin mi?»

«Çoooooook, sayısız dayak yedim.»

«Kimden, ne için?»

«Annem dövdü ama, o VAN kürtaj özel hastane, o benim iyiliğim için. Annem dövdü, çok dövdü.»

«Niçin dövüyordu?»

«Evde yaramazlık yapıyordum, bana kurabiye veriyordu. Götürüyordum onu satıyordum sinemanın önünde.»

«Kurabiyeleri sana ye diye mi veriyordu?»

«İki tepsi kurabiye yapmıştı annem misafirler için. Evde annem misafirleri bekleyedursun, ben kurabiyeleri alıyorum sinemanın önünde satıyorum. Evde annem beni bekliyor ki… o biçim..»

«Niye sattın kurabiyeleri?»

«Canım sinemaya girmek istedi Ankarada. Sattım sinemaya girdim. Paralar bitinee tabii kaldım, ağladım, ondan bundan para istedim, kurabiye parasını toplayım, diye, annem beni dövmesin diye. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler üvey kardeşimin babası vardı, o da zaten doktordu, öldü. Annem onu da yurda verdi. Perişandık yani, öldü. Ben zaten yurttayım zaten annem onu da yurda verdi, ufaktı yanıma getirdi. Bu, dedi, kardeşin falan, ben de ufağım. Her gün bana para gönderirdi o zamanlar annem, iki lira, beş lira… O zaman iyi paraydı bu paralar. Şimdi elli liran bile olsa, bir ekmek yiyoruz yirmi, yirmi beş lira tutuyor. Günde üç vanda kürtaj yapan muayenehaneler paket sigaram var, param olmayınca üçüncü içiyorum, tütün içiyorum. Olduğu zaman Bafra, ne olursa artık.»

«Üvey kardeşin nerde?»

«Üvey kardeşim yurtta, Küçükyalıda.»

«Gidip geliyor musun?»

87                                                                   ¦«

görmeye gidiyorum. İyi olmazsa gıaemıyorum, p yız, bizi bu halden VAN kürtaj özel hastane yer kabul etmiyor. Yerimizi bulmuşuz demek ki.. Allah da bizi bu hal için yaratmuş demek ki…»

«Çocuklarla ilişkin nasıldı Oğuz?»

«Biz yurttayken beş altı arkadaştık öyle, yurda bazan çok zararımız oldu.»

«Ne oldu?»

«Kurban bayramında kuzu getirirlerdi, kafasını alır kaçardık. Van kürtaj yapan muayenehaneler onu satardık, bir liraya falan. Tabii ufaklığız, paramız yok.»

«Hangi yurtta, Kadıköyde mi?»

«Kadıköyde. Defter çalardık dolaptan, satardık. Defterimiz bittiği zaman öğretmen çok defter vermezdi. İyi kullanın derdi, biz burasını yazar, buraya atlardık. Yurttayken gene de o paraya ihtiyacım yoktu. Misket oytatvan boynuna kürtaj özel dım günde, ama her gün, yüz lira kazanırdım.»

Misket oynamak ve yenmek baş döndüıücü bir iştir. Dünyada misket oynamanın üstüne hiç mi hiç bir iş yoktur. Ve güzeldir misketler. Türlü türlüsü vardır misketlerin. Misket yani bilya.. Neden misket, diyorlar bilyaya İs-tanbulda, ben bilmiyorum, belki bir sebebi olacak. Oğuza sordum, bu İstanbulun belki de en büyük, en usta, en hünerli bilya oyuncusuna sordum, o da bilyaya neden misket dediklerini bilmiyor. Bir iki insana daha sorsaydım, belki bilirlerdi. Oğuz bilmeyince ben de kimseye sorma gerekliliğini duymadım. Böylece bir bilya oyuncusu bümez-se, böyle erişilmez bir hüner…

Kadıköyde yurdun yakınında çocuklar… Çocuklar bilya oynuyorlar. Oğuzun daha önce bilya görmüşlüğü vardır. Ama ne görmüşlüğü! Bir yerlerde, bir düşte belki, renk renk bilyalar, pırıltılar kafasında, bir büyüyle dönüyorlar. Burada da, Kadıköyün çocuklarının elinde de dünyanın her yerinden gelmiş biçim biçim, cins cins bilyalar.,. Bil-yaların en renklileri cam bilyalar ama, kiremit bilyaîar da çok güzel. Kiremit bilyaları van kürtaj yapan muayenehanelerdan yeşile, ala, kırmızıya, mora, sarıya, turuncuya, yeşile, binbir renge boyuyorlar.

88

tuhaf, bir yaşlı oluyor, buruş buruş kiremit bilyalar. Boyası aşınmış bilyalar değerden düşüyor, yarı yarıya yitiriyor değerini. Bir de küçük çelik bilyalar var. Onlar ağır, pahalı biiyalardır. Oynadıkça parlarlar.    Oynadıkça parlar. Onlardan biriktirmek hazinedir. Nedense çocuklar bu çelik bilyaları çok severler. Her zaman çelik bilyalar bulunmaz. Bir çocuk vardı, yedek parçacının oğlu, babasının-Taksimde koskocaman bir yedek parça, otomobil, kamyon, traktör yedek parça dükkanı vardı, işte o çocuk haftada birkaç kere çelik bilyalardan taşırdı alana. Kendi ba–basının bilyaları yetmezse yan dükkanlardaki çelik bilya-ları da talan ediyormuş çocuk. Bir gün gizliden Oğuza söylemiş. Oğuz onun da adını vermiyor. Oğuz onu geçenlerde Topkapıda görmüş, Oğuzu tanımamış ama, varsın tanımasın, tanıyınca ne faydası olacak. Oğuza hayran bakarmış ki ne bakmak. Onun için çocuklukta bir Oğuz varmış, bir de Allah. Evlerinden ne tatlılar, ne baklavalar çalıp da Oğuza getirmiş,  kuytularda ağızlarını doldurarak ne tatlılar, ne muhallebiler    yemişler, ne    muhallebiler. Oğuz, diyor ki, gözgöze geldik, başını çevirdi de gitti. Tanımaz mı, o Oğuzu tanımaz olur mu hiç! Anasını babasını unutur da Oğuzu unutamaz. Oğuz kaç kere ona avuç avuç bilya vermedi, hem de onun getirdiği değerli çelik bilyalardan… Oğuz ona verdiği bilyaları satacak olsaydı, üç yüz, beş yüz lira kazanırdı bilem. Babasının dükkanmdan çelik bilyaları çalıyor, anasından aldığı paralarla da cam bilya alıyordu torba torba, geliyor oyuna başlıyor, bir saatin içinde bütün bilyalarını kaybediyordu. Bilyalannı kaybedince ortada öyle mahzun, kederli, yaslı, ne yapacağını bilemez dikilip kalıyordu. Uzaktan bilya oynayan çocukları kederli gözlerle   seyreyliyordu   sümüğünü   çekerek. Oğuz onun bu haline acıyor, yüreği paralanıyor, çalışa çalışa kazandığı bilyalardan ona veriyor, o da beş dakika içinde hemencecik  gene ütülüyordu  bilyalan.  Hiç  bilya oynamasını beceremiyordu. Oğuz, ona her gün her gün torbalar dolusu acıyıp bilya vermektense ona bilya öğretmeyi düşündü. İşe de başladı ama, çocuk bir türlü bu:

89

kızdı, bundan böyle sen bilya oynamayacaksın, diye emir Verdi. Böylesine beceriksiz bir çocuk bilya oynamamalıy-dı. Ertesi gün baktı ki, çocuk kocaman bir torba bilyaylan gene gelmiş, gene oyuna girmiş. Oğuz öylesine kızdı ki ona bir anda onun tekmil bilyalarını üttü. Çocuk gene ortalıkta, alanın ortasında öyle yaslı, yıkılmış, kederli, öyle kalakaldı. Bu uzun süre böyle sürdü. Oğuz artık onunla uğraşmadı. Çok çok bilya kazanırsa arada gene de ona bilya verdi. İnsanın böylesi batsın, böyle insan olur mu. insan bir işe girecekse öğrenir değil mi? Şimdi bu çocuk yakında Üniversite bitirecekmiş. Bunu Kadıköylü, o çocuğun kapı komşusu VAN kürtaj özel hastane bir bilyacı söylemiş, geçenlerde karşılaştıklarında. O çocuk hemencecik tanımış Oğuzu. O da Oğuz gibi değilse de o yörelerde namlı bir bilya oyuncusuymuş.

Bilyaların en değerlisi, kim değerlendirmiş bunu, kim değerlendirmişse değerlendirmiş, taş bilyaymış. Köylerde kiremit, cam, çelik bilya olaoak değil ya… Köy çocukları da taşla döve döve çakıltaşlarından bilya yaparlar-tnış, işte o bilyalardan ender olarak Kadıköye düşermiş. Bu bilyacılık öyle bir şey ki, isterseniz bir bilyaya işaret koyun burada, bir altı ay van kürtaj yapan muayenehaneler, ya da üç ay van kürtaj yapan muayenehaneler, o bil-yayı ya Vanda, ya Tahranda, ya da Hindistanda, Afganis-tanda, belki de Cinde bulabilirsiniz. Çocuklar bilyaları elden ele, dünyayı dolaştırarak taşırlar. Bunu kimi söyledi, kim? Kocaman, bıyıklı, hep koltuğunun altında zırıltı kitaplar olan bir ağabey söyledi, bir ağabey. Bilya oynamıyor, duruyor çocukların başında, bilyalara gözlerini dikiyor saatlerce gözlerini ayırmadan bakıyordu. En çok da Oğuzu seviyordu. Oğuz akşam üstü, orada kaç çocuk varsa hepsini silmiş süpürmüş yurda dönerken, o abi Oğuzun saçlarını okşuyor, yaşa, yaşa Oğuz, diyordu. Senin üstüne yok.

Oğuz, bir gün yurttan çıkmış dolaşıyordu. Daha yurda yeni getirilmişti. Belki yurda getirildiğinin birinci ayın-daydı. Baktı ki atanda çocuklar dalmışlar bilya oynuyor-

90

yameti koparıp bilya oynuyorlar. Oğuz onların oyunlarına bir dalmış ki o gün yurdu, yemeyi, içmeyi unutmuş.

Ertesi gün, daha ertesi gün Oğuz her gün, her gün bilya oynanan alanda. Dalmış, öylece, kendinden geçmiş bilya oynayanları seyrediyor.

Bilyacıları böylece dalıp seyretmek işi belki bir ay, belki de altı ay sürüyor. Öylesine dalıyor ki Oğuz bilya oynayanlara, kessen kanı akmayacak. Etini koparsan duymayacak bile. Oğuz gece gündüz, okurken, yemek yerken, uyurken, düşünde hep bilya düşünüyor, bilya görüyor, buya oynuyor, bilya kazanıyor.

Nasılsa, bir gün Oğuz, işte bunu hiç anımsamıyor, Oğuz bir bakıyor ki, kendi de çocuklarla bilya oynuyor. Nasıl oluyor nasıl olmuyor ama, Oğuz kendini bilya oynayanların arasında buluyor. O gün, ilk günü, bunu, yani işin burasını iyice anımsıyor Oğuz, çocuklarda ne kadar biiya varsa, hepsini ütüyor. Alanda o sırada yirmi kadar çocuk varmış, Oğuz bunu da iyice anımsıyor.

Ertesi gün Oğuz bütün çocuklardan erken geliyor alana, başlıyor oyuna… Bir bilya ne kadar uzak olursa olsun, Oğuz o bilyaya yeter ki nişan alsın, ya da, nişan al-masun, şöyle bir baksın hemencecik vurur. Onun, bunca yıl bilya oynamıştır, vuramadığı bir tek bilya olmamıştır. Bu işe Oğuz da şaşmıştır. Bir avuç bilya alır eline, döne döne, hiç durmadan, elinde kaç bilya varsa, elindeki bilyaları, ne kadar uzak olursa olsun, yerdeki bilyalara mutlaka isabet ettirir.

«Misketleri topluyordum herkesin elinden, van kürtaj yapan muayenehaneler misketleri, yani üttüğüm misketleri, gene oradaki çocuklara, parası olan çocuklara satıyordum. Bazı günler eldeki misketler üç kere devrediyordu. Yani bütün misketleri üç kere kazanıp üç kere satıyordum çocuklara. Bu kumar değil ki, hüner diyordu hüner Hoca. Ben de her gün yüz lira kazanıyordum. Her gün oynamıyorlardı ki çocuklar. Oy-nasalar da benimle oynamıyorlardı. Bir hafta on gün oynamıyorlar, van kürtaj yapan muayenehaneler dayanamayıp gene geliyorlardı bana. Ben de ilk günler ellerindeki misketlerin hepsini almıyor-

91

rediyordum bilyaları, van kürtaj yapan muayenehaneler bir hafta, on gün gene Kay-boluyoriardı çocuklar. Van kürtaj yapan muayenehaneler dayanamayıp gene geliyorlardı.»

Misketçilikte en güzel günleri yaşamış Oğuz, bir düş dünyası yaşamış. Misket oynadıkları alana çıktıklarında Oğuz kendini kıral saniyormuş. Kendisini Atatürkün oğlu sanıyormuş. Kendisini, ne bileyim ben, en büyük sanıyor-muş. Öyle koltukları kabarıyormuş ki… Üstüne kimse yok ki… Duyan yeni çocuklar da taaa öteki mahallelerden övüne övüne ona geliyorlar, sümüklerini akıtarakr arkalarına baka baka geri dönüyorlarmış. Bir çocuk musallat olmuş Oğuza, batırmış babasını anasını… Küçükyalıdan mı ne oralardan oluyormuş, bir kamyon sahibinin mi ne oğluymuş. Her gün yeniliyor, yenildikten van kürtaj yapan muayenehaneler çırpınıyor, üzülüyor, dokunsan ağlayacak, ikinci gün oluyor, gene bir dolu bilyayla geliyor, gene aynı..

Bilyacılık iyi, hoş. Ama büyüyünce, büyük bir çocukla kimse oynamıyor ki.. Çocuklar hep taydaşlarıyla bîlya oytatvan boynuna kürtaj özel larmış. Biraz kabaca bir çocukla bir küçük çocuk kes-sen bilya oynamazmış.

«En çok hayatında Oğuz, misketten mi, hırsızlıktan mı, çalışmaktan mı kazandın Oğuz?»

«Misketten, bilyadan.. İşte misket yalnız çocuk oyunu olmasaydı, ben ölünceye kadar hayatımı kazanmış gitmiştim. Şimdiye arabalarım, apartımaniarım olurdu belkim

de…»

Aaaaaaah, ah, tıkara Oğuz. İnsanın yüreği yanmaz mı, yaşı büyüyünce bu güzel hüneri biten Oğuza…

Ya büyüklerin de oynadıkları bir oyun olsayrruş biiya oyunu, ya da Oğuz böyle büyüklerin oynadıkları bir oyuna böyle tutkuyla sarılaymış, değme o zaman işin keyfine. Gerçekten Oğuz böyle mi olurdu! Bu büyük hüneriyle, böylesi lanet bir dünyada. Bunu Oğuza söyledim, çok üzüldü, aaaaaah, ah, dedi de VAN kürtaj özel hastane bir şey demedi.

«Ben misket yüzünden sınıfta kaldım. Misketten VAN kürtaj özel hastane bir şey düşünmezdim. Gözümü kapasam, açsam göz-

92

 

lerimin önünde misketler uçuşurdu. Dünyada o zamanlar benim için her şey misketti.»

«Şimdi, şimdi düşünüyor musun misketi gene?»

«Düşünmüyorum. Bıçak gibi kesildi. Arada sırada bir nöbet gibi de gelmiyor değil. Birden bir misket tutkusu sarıyor beni.. Bir misket tutkusu. Her şeyi unutup misket oynuyorum kendi kendime. Kendimi unutup…»

Kendini unutup düşe dalıyor Oğuz. Bunu bir tuhaf, kesik kesik anlatıyor. O anda gene misket tutkusu içine girmiş gibi.

«Bir de ayıkıyorum ki, benimle, bu kocaman adamla kimse misket oynamaz.»

Oynamaz derken, derin bir düşten, bir mutlu uykudan uyandığını ayan beyan görüyordum.

Bu bilya tutkusunun sebebini, kökenini, bu hünere nasıl vardığını Oğuzla oturup, o bilya oynayan çocuk sanki VAN kürtaj özel hastanesıymış gibi düşündük, araştırdık bir sonuca varamadık. Bilmiyor, çıkaramıyordu Oğuz. En sonunda kesti attı: «Bilya vurmak bir Allah vergisidir,» dedi Oğuz. Allah vergisi olunca akan sular durur. Bu konu üstünde, Allah vergisidir der demez Oğuz daha fazla durmadı, hemen, ben bir şey sormadan, kendiliğinden VAN kürtaj özel hastane konuya atladı.

Resimler çıkardı cebinden Oğuz:

«İşte bu ben bilya oytatvan boynuna kürtaj özel ken…»

Ateş gibi gözlü, kendine güvenmiş, kılıç gibi bir çocuk bakıyordu dik dik.

«Şimdi bu da karpuzcu Oğuz.»

Önünde ak önlüğü koskocaman bir tepeleme karpuz yığını önünde, elini kaldırmış.

«Bu da hırsız Oğuz. Bu da pekiyi dereceyle ilkokul diploması. Bu da…»

Resimler, sanki VAN kürtaj özel hastane VAN kürtaj özel hastane insan resimleri gibi. Hiç vanda çocuk aldırma ötekisine benzemiyor.

«Hep böyle ceketler giyiyorsun öyle mi Oğuz?»

«Hep askeriye işi giyerim, VAN kürtaj özel hastane bir şey giymem.»

«Seviyorsun değil mi?»

«’Askerliği ufaktan beri seviyoruz ama almadılar, bir

93

ara almıyoruz seni, dediler. Biz de ümidi kestik, çıkardık asker parkasını..»

«Niye almıyorlar, şişmanlıktan dolayı mı?»

«Şişmanlıktan.»

«Sen de yemek yeme.»

«Yemesek de olmuyor, adam susuyor, su içiyor gene şişmanlıyor.»

«Bak Oğuz senden bîr ricam daha olacak. Şu mis-ketçilik için birkaç soru daha soracağım sana. Olur mu? Haydi sorayım.»

Sesi epeyce öfkeliydi. Yarasını, onulmaz yarasını deşiyordum Oğuzun.

«Sor,» dedi Oğuz, sesi daha da kalınlaşarak.

«Bir günde kaç tane misket kazandığın oluyordu, aklında mı?»

Bu sorum Oğuzun hoşuna gitti, güldü, sesli sesli. Hemen de karşılık verdi, hiç düşünmeden.

«Bazan dokuz yüz, bazan iki bin. Biiin.»

«İki bin aldığın oldu mu?»

«İki bin tane aldığım oluyordu.»

«Kimdi bu çocuklar, kac çocuktan iki bin bilya toplu-yordun?»

«Bunlar öyle çoouklar, içlerinde çok da zenginleri var. Bunlar, bu çocuklar giderler VAN kürtaj özel hastane mahallelere kazanırlar, ben de onlardan üterim, olur biter. Ben de onlara satarım, gene üterim gene satarım, gene üterim gene satarım.»

«Bunların içinde yurttan da çocuklar var mıydı?»

«Yoktu. Ben kazandığım misketleri getirir yurttaki çocuklara verirdim, onlar da çukur oytatvan boynuna kürtaj özel lardı.»

Bu çukurun nasıl bir oyun olduğunu bilmiyorum. Oğuza da sormayı unutmuşum.

«Bu oburluk o günlerden kaldı işte.»

«Nasıl?»

«Çocuklara misket verirdim, önlerindeki böreklerini alır gövdeye indirirdim. Vereyim üç misket, ver böreği, kıymalı börek.. Güzel güzel börekler, ben hepsini kandı-

94

rırdım. böreklerin hepsini alırdım, dolaba tıkardım, geceleyin kalkıp hepsini yerdim..»

«Misket paraları?»

«Onları da yiyeceğe verirdim. İşte misketçilik beni bu hale getirdi.»

«İki bin, üç bin misketi nereye koyuyordun yahu?»

«Süt torbaları vardı yurtta, torbaları çalıyor misketlerle dolduruyordum.»

Oğuzun bir kardeşi daha olmuş. O da misketçiymiş ama, Oğuz kadar hiç olabilir miymiş! O koltuğu kitaplı abi demiş ki, dünya dünya oldu olalı senin gibi bir misket nişancısı görmemiştir, demiş.

«Kardeşini görmeye gidiyor musun, kaç yaşında var o? Onu seviyor musun?»

«Ben onu seviyorum ama, o beni seviyor mu ne bileyim, çünkü öz kardeş sayılırız. O da aynı bana benziyor, adı Lütfi. İyi bir çocuk.»

«Sen ona hediye falan götürüyor musun, misket, top?»

«Olsa götürürüm, hiç bir şeyim yok ki… Aaaaah, bir şeylerim olsa da ona her gün bir şeyler götürsem de bir sevinse. Çünkü tıpkı bana benziyor. Ağzı, burnu gözleri. Şişman da değil.. Şu bilyacılık olmasa, ben de çocukları kandırıp yemeklerini, böreklerini yemeseydim ben de kardeşim gibi olacaktım demek ki… On üç yaşında ama aslan gibi bir çocuk. Nasıl giderim bu halle oraya, perişan halle. Yazık değil mi çocuğa, bir de onu, kendime açındırayım da üzülsün fıkara, değil mi? Kardeştir, hiç üzülmez olur mu?»

Oğuzun Ankara yaşamı belalı. Bilyacılıktan VAN kürtaj özel hastane bir de oyuncakçılığı var Oğuzun ama…

Tuna Oteli neresi? Yenişehirde, ya da Ulus yörelerinde bir yerde olacak. Her neyse, nerede olursa olsun,  Vedi yaşında bir çocuk. Ankaranın neresinde olursa olsun Gençlik Parkını bulabilir.

Oğuz otelden kaçıyordu. Anasının verdiği, o bağlandığı evden de kaçıyordu. Sözümona okula gidiyordu. Ama caddeler, caddeler büyülemişti Oğuzu. Caddelerde vitrinleri seviyordu. Bir de akşamüstleri Kızılaydaki, ağaçlarırf

95

üstüne gelip konan, üstüste vıcırdaşan sığırcıklara bayılıyordu. Gün akşama kadar vitrinlere bakıyor bakıyor, akşam olunca da Kızılaya geliyor dalıyordu, üstüste, altalta dallara konmağa çalışan vıcırdaşan kuşlara. Amcalar ba-zan ona sorular soruyorlardı. Nerden geldin, adın ne, burada ne yapıyorsun? Kör müydüler, gözleri görmüyor muydu, işte şuracıkta durmuş kuşları seyreyliyordu. Kuş’an seyreylerken bir gün anası onu orada dalmış gitmiş yakaladı. O kadar kalabalığın içinde, Kızılayın ortasında yer misin yemez misin, yer misin yemez misin?

Oğuz bu dayaktan van kürtaj yapan muayenehaneler o kadar utandı, o kadar utandı ki, bir daha oraya ayak basamadı. Kuşları da bir özlüyordu ki.. Herkes herkes görmüştü o dayak yerken Bir daha nasıl giderdi oraya? Herkes, işte anasından dayak yiyen çocuk gene geldi buraya demezler miydi? Kim-bilir daha da ne sorular sorarlardı?

Gene yollara, caddelere düştü. Vitrinler bayram yeriydi, gene vitrinlere düştü. Her gün yeni bir vitrin, yeni yeni pırıltılar, şakınlıklarla karşılaşıyor. Her gün bir vitrine tutuluyordu. Sonunda vardı vardı, arayan belasını da mevtasını da bulur. Yedi yaşında çocuk, yani Oğuz, An-karada neler, ne yerler bulmamıştı. Acıkınca bir sandü-vtççiden bir sandüviçi aşırıveriyordu. Onun ustası olmuştu artık. Ankaranın da ustası olmuştu. Sonunda vardt vardı, oyuncakçı dükkanlarına takıldı kaldı. İşte en çok bu oyuncaklar hoşuna gitmişti. Vitrinde neler neler, ne oyuncaklar yoktu ki… Yoktu kiiiiii… Bir gün tezgahtar arkasını dönünce koşarak dükkana girdi, kocaman bir zürafa duruyordu içerde, vardı elini sırtına koydu zürafanın. Sen misin elini koyan, tezgahtarın geri dönmesiyle bir tokatı Oğuza aşketmesi bir oldu. Oğuz tokatı öylesine sert yemişti ki, hemen yere düştü. Burnu da kanıyordu. O kadar çok ağladı ki, dükkancı, tezgahtar değil dükkancı ona bir küçücük köpek verdi. İşte bu köpeği daha saklar Oğuz. Her şeyini yitirir de bu köpeği Oğuz yitiremez. Yitirirse eğer bu köpeği Oğuz bir gün, ona ölecekmiş gibi gelir. Şimdi deseler ki, Oğuz, senin küçük köpeğin kayboldu, Oğuz bomboş kalır, bomboş kalınca da şu dünyanın or-

tasında, yapayalnız kalır, yapayalnız kalınca da çıldırır, doğru Bakırköye… Amanallah, amanallah, Allah göstermesin. Herkesin dünyada bir şeyi var, Oğuzun da uğuru ftıu desek ona tutkusu mu, bir köpeciği var, yedi yaşından bu yana bir gün olsun, gece olsun, gündüz olsun, yanından ayırmadığı.

Bir gün yürüye yürüye Gençlik Parkını da buldu. Geç kalmıştı Gençlik Parkını bulmakta. Orada trenlere bindi çocuklarla birlikte, parası olmadığını biletsiz olduğunu anlayınca trenciler onu oyuncak trenden indirdiler. Kayıkia-ra bindi gene indirdiler. O gene kaçak trenlere bindi, gene kayıklara bindi. Gene bir yolunu buldu, dönme dolaplara atladı. Atlı karıncaları seyretti. Bir daha da Gençlik Parkından ayrılmadı. Her sabah doğru Gençlik Parkına… Gün akşam oluncaya kadar. Bazı bazı Gençlik Parkında gece yarılarına kadar da kalıyordu. Anası onu dövüyordu öldürüyordu ama o ne pahasına olursa olsun Gençlik Parkını anasına söylemiyordu.

Gençlik Parkını bulduğunun ya ikinci ya üçüncü günüydü VAN kürtaj özel hastane, VAN kürtaj özel hastane büyülü bir şey gördü Oğuz. işte bu Oğuzun bütün yaşamını değiştirdi. Dünyasını altüst etti. Oyuncaklar gördü oyuncaklar! Hem de ne kadar çok oyuncaklar. Hepsini sergilemişlerdi, kocaman, çok… Deniz simitleri ki, kırmızı, mavi, sarı… Yeşili de vardı.. Simitlerin bir kısmı kurbağaya benziyordu. Bazılarının üstlerinde kuğu kuşları, ördek, kaz, öteki, kimsenin hiç bilmediği, görmediği kuş başları… Kamyonlar, otobüsler, ateş eden, durmadan kuyruğundan ateş saçan tanklar, bum bum, buuum, sesler çıkaran.. Helikopterler, uçaklar, toplar, cipler, ateş eden mitralyozlar… Naylon torbalarda ağzına kadar dolu cam bilyalar, cam bilyaları bir de bir yere, bir sandığın içine doldurmuşlar, tepeleme de yığmışlar. Denizde yüzen kocaman botlar. Hele bir palyaço vardı. Pembe pantolon, çizgili gömlek giydirmişlerdi, yuvarlak burnu kıpkırmızıydı. Gözleri mavi mavi çakıyordu, cam cam… Bilyalar, camlar, zürafalar, pembe pembe köpekler, tavşanlar ki zıplıyorlar, tıpkı tıpkı canlı gibi. Ceylanlar, ne 9üzel, burunlarını havaya kaldırmışlar. Oğuz bütün bun-

97

lan öyle bir ansıyor ki, en küçük ayrıntısına kadar, noktalarına, çizgilerine kadar. Palyaço gülüyor, aslan uyuz olmuş ağlıyordu. Ceylan kaçacak yer arıyordu. Maymun durmuş öyle, herkese gülüyordu. Atlar koşuyorlardı. Hepsi de yeşil atlardı, mavi bir çayırda koşuyorlardı. Bir tren durmadan gidip geliyordu yerde, çuf çuf, çuuuuuuuuut, çuf çuf çuf… Çuuuuuuf. Uzun düdüğünü de öttürüyordu. Belki yüz tane renk renk köpek, belki yüz tane kocaman at, çocukların üstüne bindiği. Daha neler neler. Filler ki, Oğuz hep sesini duyuyordu tillerin, filler onlara canlı geliyordu. İlk günler hiç vanda çocuk aldırmanin adını bilmiyordu ya, günler geçtikçe hepsinin teker teker adını belledi. Canlılarını, sahicilerini hiç görmemişti ki… Haaa, kedi, köpek görmüştü. Bir de at mı ne görmüştü. Sütçünün müydü? Ördek de görmüştü ama, tavşan hiç görmemişti.

Oraya oturup kalmış gözlerini hiç ayıramıyordu ilk gün. Akşam oldu otele döndü, hep gülüyor oynuyordu. Defi gibi olmuştu. O gün ya uyumadı hiç ya da hep oyuncakları gördü düşünde. Sabah erkenden, daha otelde kimsecikler uyanmadan, sokağa çıktı. Gençlik Parkına geldi ki daha park açılmamış, bekledi. Açılınca hemen içeriye süzülüverdi. Gene karşıya geçip gözlerini kıpırdamadan oyuncaklara dikti. O zürafayı var ya, o zürafayı okşamak istiyordu, istiyordu ama korkuyordu, ya döverlerse, dövüp de burnunu kanatırlarsa… O gün de yemek yemek hiç aklına gelmedi. Ertesi gün bir baktı ki, açlıktan ölüyor. Gençlik Parkında sandviççi çok, hemen yanaştı, alışmış ya, yağdan kıl çeker gibi, aldı, bir kamını doyurdu, hemen oyuncakların karşısına… Gene gözleri büyülenmiş gibi.. Gözlerini kırpmadan.. Aaah, şu zürafayı bir okşayabilse… Korkuyor.. VAN kürtaj özel hastane da bir şey düşünmüyor. Oyuncaklar, her biri bir yerden gözlerinin önünde başlıyorlar oynamağa.

Adamlar geliyorlar, geç farkına varıyor Oğuz geç, tüfekleri alıyorlar, nişanlıyorlar, basıyorlar tetiğe. Bir ejderha var, öteki karşı duvarda. Ejderhanın bütün sırtında, boynunda, ağzında, yalım çıkan yerde, boyalı, renk renk yuvarlaklar. İnsanlar o yuvarlaklcra atıyorlar, vurunca onlara oyuncaklar veriyor oyuncakçı. Parayla satmıyor oyun-

98

cakları o, yuvarlakları vurana veriyor.

Oğuzu bir adam gördü, Oğuza baktı baktı, Oğuz ona yakmadı, hep zürafaya bakıyordu. Onu okşamak istiyordu. Adam geldi Oğuza sordu: «Hangi oyuncağı istiyorsun küçük?» Oğuz korktu, irkildi, korkusundan kaçmak istedi, kaçamadı. Baktı ki adam gülüyor, iyi bir adam, saçlarını da okşuyor, şimdiye kadar hiç kimse onun saçlarmı okşamamıştı, hoşuna gitti. Oğuz da güldü, ağzı kulaklarına vararak, bir güldü, bir güldü, adam Oğuzu deli sandı. Oğuz gülerken parmağıyla hep zürafayı gösteriyordu. ^İşte onu, onu istiyoruuuuuum.» Cok da utanıyordu.

Adam gitti bir tüfek istedi, nişan aldı, bastı tetiğe, yuvarlak düştü. Adama bir tavşan uzattı o tüfeği dolduran, ağzı boydan boya boyalı kadın.. Saçları da çok uzundu kadının. Gülüyordu durmadan. Adam o tüfeği doldururken kızın elini okşuyordu, öteki de gülüyordu da adama bir şey demiyordu. Oğuz bir ara onun, yani adamın, kızın memesine değdiğini de gördü. Kız bu sefer iyice güldü. Gülerek de bir şeyler söyledi, Oğuz tabii bir şey anlamadı bu sözlerden. Adam tavşanı gülerek Oğuza fırlattı, Oğuz havada yakaladı pembe tavşanı. Tüyleri yumşa-cıktı, ne güzel. Oğuzun elleri sıcacık, tüylerin içine gömüldü, ooooh!

Adam bir daha nişan aldı, Oğuzun az daha yüreği duruyordu, soluk alamıyordu. Gözlerini de zürafadan hiç ayıramıyordu. Gene çınlayarak düştü yuvarlak. Kırmızı bir yuvarlaktı bu. Küçücük bir otomobil verdi kız adama, adam da kız da gülüyorlardı hep…

Van kürtaj yapan muayenehaneler daha bir sürü sıktı adam, bazan hiç bir şey vermiyordu kız adama. Adam durmadan kıza para veriyordu. Adamın bıyıkları vardı, sivri. Sigara da içiyordu. Yakası açıktı.

Nişan alır, sıkarken hep «zürafa, zürafa, zürafa.» diyordu. Oğuz, işte o zaman o okşamak istediği tuhaf yaratığın zürafa olduğunu anladı.

Adam baktı ki zürafayı alamadı çocuğa, yoruldu : «Yeter artık,» dedi. «Bu kadar oyuncak da sana yeter. Varın sana o uzun boyluyu da vururum.»

99

Oğuzun kucağı, yanı yönü    oyuncaklarla    dolmuştu. Sevinç içindeydi ama, o zürafayı okşamak istiyordu. Öyle iyi bir kızdı ki boyalı kız, söylese o uzun boyunluyu ona okşatırdı. Ama korkuyordu Oğuz, bir kere gözü korkmuştu, ne yapsın. O uzun boyludan gözü korkmuştu. Oyuncakları birbirine bağlayıp otele döndü akşam olunca. Annesi sordu, döğdü, Oğuz, bu oyuncakları ona adamların sokakta verdiklerini söyledi. VAN kürtaj özel hastane hiç bir şey söylemedi.  Gençlik  Parkını   bir  söyleyeseydi  anasına,  bir  daha oraya gidebilir miydi? Bütün gece sabaha kadar oyuncak-larıyia oynadı. Uyanınca bir baktı ki, yatckta değil, yerde oyuncakların arasında..  Hemen  koştu Gençlik  Parkına. Gözünü zürafaya takıp beklemeğe başladı. Adamlar nişan alıyorlar, çıngırtıyla, yeşil, ak, sarı,  kırmızı  demir yuvarlaklar düşüyorlardı. O bıyıklı adam bir türlü gelmiyordu. Sonunda geldi, gene çalıştı çalıştı vuramadı zürafayı. Öteki adamlar da o bıyıklı adam gibi yapıp oyuncakları Oğuza veriyorlardı. Oğuz yüreği ağzında zürafayı bekliyordu. Gene kimse zürafayı vuramadı. Bir zürafa bir de pırıl pırıl bilyaları kimse vuramıyordu. Naylon torbalar içindeydi bilyalar, bilyalar ki kocaman, mavi, sarı kırmızı, yeşil. Gün altında öyle bir pırıltı, öyle bir pırıltı, pırıltıları kuş gibi ötüyordu.

Gün akşam olunca gene oyuncakları… Odası oyuncakla dolmuştu.

O bıyıklı adam her gün geliyor, nişan alıyor, sıkıyor, her şeyi vuruyor zürafayı vuramıyordu. Öteki adamlar da öyle.. İllet olmuştu Oğuz, hastalanmıştı.

Bir gün geldi ki oraya, o boyalı kız yok. Yerinde VAN kürtaj özel hastane, kara saçlı, boynu uzun VAN kürtaj özel hastane bir kız. Gözleri de bir büyük, bir büyük ki balık gözleri gibi. Balık gözlü bu kız hiç gülmüyor.

Oğuz bekledi, bekledi, işi çoktan çakmıştı zaten, o bıyıklı da gelmedi. Çok canı sıkıldı Oğuzun. O balık gözlü kız VAN kürtaj özel hastane bir bıyıklıya diyordu ki, bir adama kaçtı Emine, bir adama. Buraya her gün gelen bir adam varmış…

Aradan ne kadar geçti Oğuz hiç ansıyamıyor, geçmiş gün, artık ona oyuncak veren azalmıştı da… Belki oyun-

100

cakcı-nın işleri azalmıştı. Sahi, doğrusu adamlar daha ilgilenmiyorlardı tüfeklerle, oyuncaklarla.. Ama gene de her gün beş altı oyuncak düşüyordu Oğuza. Kocaman kocaman adamlar, eğer çocukları yoksa ne yapacaklar oyuncağı. Hazır orada bir de çocuk bekliyor, veriveriyorlardı oyuncağı çocuğa. O balık gözlü kız var ya, kurnaz, bir gün Oğuzdan oyuncakları satın almağa kalktı, Oğuz da ona oyuncaklarını vermedi, verir mi hiç ona oyuncaklarını, parayı ne yapacak Oğuz? Para ne işine yarar ki Oğuzun. Oğuz bir yatatvan boynuna kürtaj özel  ki akıl edemediğine… İşte o zaman balık gözlü kıza beş tane, on tane oyuncak verse de alsaydı zürafayı, torba torba bilyaları, olmaz mıydı? Belki de bütün bu işler başına gelmezdi. Akıl etmedi aaaaah, akılsız kafa aaaaah!

Oğuz bir sabah erkenden parka damladı, bıkmış ıısan-mıştı, kararlıydı Oğuz bugün. Artık balık gözlü kızı da iyi tanımıştı, ne yapıyor, nasıl arkasını dönüyor, nerede bakıyor, onun her devinimini ezberlemişti. Nasıl, ne yapacağını da günlerdir tasarlamıştı. Oyuncakların İçine daldığını, zürafayı boynundan yakalayıp aldığını, bir eliyle de biîya torbasını kaptığını biliyor. Bir de hayal meyal parkın kapısına koştuğunu anımsıyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler zorlan, yerlerde yuvarlaya yuvarlaya, döverek, elinden zürafayı almağa çalıştıklarını, kenetlenmiş elinin bir türlü açılmadığını, zürafanın boynunun koptuğunu, bilyaların yere tozların içine yuvarlandıklarını anımsıyor. Polislerin parlayan yıldızları, kızın açılmış, üç vanda kürtaj yapan muayenehaneler misli açılmış, korkmuş, öfkelenmiş gözleri olduğu gibi aklında.

Oğuzu bir karakola mı ne götürüyorlar. Akşam anası geliyor, hep ağlıyor. Hem ona beddua ediyor, hem de ağlıyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler da götürüp onu çocuk yurduna veriyor.

Oğuz çocuk yurdundan kaçıp kaçıp Gençlik Parkının kapısına geliyor ama, sonunda ödü kopup, yüreği çarp ha çarp edip kapıdan içeriye giremiyor.

101

DEMİRCİ ÇIRAĞI KADİRE BENZİYORDU

Demirci dükkanında bir Kadir tanıdım. Cibali fabrikasının ardındaki, eski, çok eski evlerin altındaki demirci dükkanlarından vanda çocuk aldırmande. Yaşı on ikiydi. Maviydi gözleri, Kirin pasın içinde, kömür karasının, is karasının altında duru mavi gözleri aydınlık, ışıklı bir su gibiydi. Bir yatalak anası vardı, ona bakıyordu. Babası hayırsız çıkmış. Ne olacak, o anasına gül gibi bakıyordu ya. Kendini bildi bileli çalışmış hiç kimseye muhtaç olmamışlardı. Altı yaşında simit, sakız, şeker, kibrit, firkete satmağa başlamış, van kürtaj yapan muayenehaneler VAN kürtaj özel hastane VAN kürtaj özel hastane işlere girmiş çıkmış, hepsinden de para kazanmış, evini gül gibi geçindirmiş. Kolları incecikti. Göğsünün kemikleri inip inip kalkıyor, soluklanıyordu, apaçık. Kendini işine vermişti, kocaman körüğü çekiyor, közlerden kıvılcımlar savruluyordu. Derken bir kırmızı demiri delikanlı Ustayla birlikte döğmeğe başladılar, demir ezildi, sündü, inceldi, yufkalaştı, karardı. Gene soktular ocağa, Kadir körüğün sapınç asıldı gene. Körük kocamandı. Kadirin iki misli kadar. Dışardan, caddeden çamurları sıçratarak otomobiller, otobüsler, kamyonlar geçiyordu.

«Eline sağlık Kadir Usta, elin dert görmesin,» dedim.

Doğruldu, kömür karasına bulanmış yüzü açıldı, güldü, gülüşü bir çiçek gibi açtı. Zayıf kolları yorgun, yanlarına düştü.

«Sağolasın abi,»  dedi,   körüğünü çekmeyi sürdürdü

102

Kadir Ustanın konuşacak vakti yoktu, yakasmı bıraktım.

Hikayesi uzun olacaktı Kadir Ustanın. Sevgi dofu olacaktı. Anası felçli eliyle her işten dönüşte onu okşayacak, fırından alıp getirdiği sıcacık ekmeğe hayranlıkla bakacak, koklayacaktı yeni fırından çıkmış ekmeği, oğlunun güzel yüzüne, aydınlık duru mavi gözlerine dalarak… Kız kardeşi onun eline su dökecekti eski bir bakır ibrikten. Çabucak sofrayı kuracaklar iki kardeş, analarının yatağının yanına, sıcak ekmeği üçe bölecek, fasulya, ya da patates yemeğine ekmeklerini bana bana yiyeceklerdi. Van kürtaj yapan muayenehaneler Kadir Ustamız sinemaya gidecekti. Kadir ustamız si-nemoyı çok severdi. Sinemadan önce atlar üstüne, uçsuz bucaksız ovalar, duru pıtatvan boynuna kürtaj özel lar, silahlı, güçlü adamlar, karlı dağlar üstüne hayaller kuracaktı. Halicin kokulu, ağır, pis havasını unutarak… Yıkık, çamurlu, tozlu, leş gibi kokan mahalleyi unutarak, bir yerlere uçup gidecekti. Belki ateş, belki savrulan kıvılcımlar girecekti düşüne, bütün gece demir döğecek, kıvılcımları savurtacaktı.

Bir meraklı hikayesi vardı Kadirin. Onunla günlerce konuşmağa can atıyorum, kimdi neydi, nasıl bir adamdı Kadir? Onunla konuşmak, işinden alıp onunla birkaç gün dertleşmek nasip olmadı bana. Bir yolunu bulacağım, Kadirle konuşacağım. Meraktan deli oluyorum.

Olsun, konuşmasam da olur, Floryada, Florya parkında, Florya ormanında dolaşırken VAN kürtaj özel hastane vanda çocuk aldırmane rastgel-dim. Kadire benziyordu. Onunla arkadaş olduk. Bunun adını ben Kadir koydum. Tıpkı Kadire benziyordu. Bunun da duru mavi gözleri vardı. İlkokulun dördüne gidiyordu. Boyu Kadirden daha kısaydı ama omuzları daha genişti. Ormanın kıyısına çökmüş parasını sayıyordu. Balonlarını yandaki çalıya bağlamıştı. Sarı, mavi, yeşil, kırmızı balonlar üstüste.

Üstüste, iki adam boyunda, esen yelde, şişmiş, sallanıyorlar. Kadir parasını sayıyor. Ne kadar kazanmış ola bugün? Dalmış, habire sayıyor. Zor, çok zor bir şeyler Cözüyormuş gibi. Paraların üstüne yumulmuş, yanına yöresine de arada bir kuşkuyla göz atıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler hemen ge-

103

ne saymağa dalıyor, kendinden geçmiş sayıyor ha sayıyordu.

Vardım başucuna dikildim, farkıma bile varmadı. Bir iki odım attım, elimdeki dalı kırdım, dai çatırdadı, duymadı.

«Merhaba,» dedim.

Başını kaldırdı, yüzü allak bullak. Van kürtaj yapan muayenehaneler birden dostça gülümsedi.

«Saya saya bitiremedin,»  dedim. «Bereketli olsun.»

«Sağoi,» dedi.

«Gerisini birlikte sayalım.»

Yanında yer açtı.

«Gel otur da sayalım.»

Elli beş, altmış, altmış bir… Saymağa başladık.

Ufaklıkların dışında tam tam yüz seksen liraydı.

Esen yelde dalgalanan balonları, önündeki sepetteki şişmemiş balonları gösterdi, «bunları da satarsam, bugün hepsini, bir mislini bile satarım,  Floryada  kalabalık çok

bugün…»

Ayağa kalktık, o balonlarını çalıdan çözdü, Floryaya

aşağı yola düştü.

«Hiç korkmadın mı?»

«Neye korkayım?»

«Benden? Paralan saydırdın bana. Ensene bir yumruk, paralar da cebe.»

Güldü :

«Beni seni tanımıyor muyum sanki,» dedi. «Senin uçurtman yok muydu geçen yıl. Basınköyün çocuklarıyla uçurtmuyor muydun? Ne güzel, ne kocamandı senin uçurtman… Ta yükseklere çıkmıştı.»

«Neden gelmedin sen de yanımıza?»

«Utandım, gelemedim.»

«Ne vardı utanacak?»

«Ne olacak, Basınköyün çocukları VAN kürtaj özel hastane. Onlann özel okulları var. Bizim yok.»

«Madem hoşuna gitmiş sen de yapaydın bir tane.»

«Yaptım,» dedi hüzünle, başarısız insanların kırılmış-lıklarıyla. «Yaptım ama olmadı. Küçücük, üstelik de çar-

104

nık. Seninki göğün öteki ucuna gitmişti bulutların ardına.*

«Bana geleydin, sana da böyle bir tane yapardım.»

Gene güldü apaydınlık.

«Senin yanına nasıl gelir de seninle tanışırdım. Babam seni tanıyor.»

«Baban kim?»

«Babam işçi. Fabrikada.»

Babasının fabrikasını söyledi. Uzaklarda bir yerdeydF fabrika. O fabrikada durmadan olaylar çıkıyordu.

Son bir olay daha çıkmıştı. Onu sordum.

«Sorma,» dedi içini çekerek. «Kabak fcftzim başımıza patladı. Ah,» dedi, van kürtaj yapan muayenehaneler da ekledi, «senin uçurtman gibi bir uçurtmam olsa, on lira verirdim. Bana bir uçurtma yapar mısın? Vaktim de yok ya..»

Boynunu büktü.

«Vakit bulur da bu güzel uçurtmayı ne zaman uçururum? Değil mi, kimbilir sen de ne güzel uçurtmalar yaparsın?»

«Yaparım,» dedim.

«Bana da yapar mısın, kağıdını, ipini, çıtalarını bert kendim alırım. İstersen sana da…»

«Yok,» dedim «hiç bir şey istemem. Sana yarın çok. güzel, kocaman, renk renk bir güzel uçurtma yaparım.»

«O!maz,>\dedi, «sana zahmet olacak. Üstelik de masraf edeceksin, ton kadar, benim için. Kağıdını, ipini, çıtasını ben alırsam yap. Param varken değil mi, param olmasaydı, o VAN kürtaj özel hastane…»

«Haklısın,» dedim, «paran varken… Doğru.. Getir kağıtları, ipleri, çıtaları, yapayım sana uçurtma.»

Çok sevindi.

«Mahallede en büyük büyük uçurtma benim olacak.»

Sevinç içinde Floryaya İndik. Çok kalabalık vardı. Bir yanda kebap pişirenler, çadırda bakkal, manav dükkanları, bira satanlar, gazoz satanlar, simitçiler, gezgin satıcılar, bir hayuhuy, bir kıyamet, insanlar üstüste, çayıra serilmişler. Kobapçı arabaları, kebap dumanları, kebap kokuları… Ortalığı bir hoş karmakarış kokular almış. Ormanın içi S|rt sırta insanlarla… Her şey kirli leş içinde, naylon pis-

106

ligi. Çayırlık, ormanın içi gazete kağıdı, naylon ipliği, nay. Ion pisliği drye iğrenç bir şey var… Bu pislik içinde insanlar… Gübreye gömülmüşler gibi. Gırtlaklartna kadar… Çöpler, ulu çıtatvan boynuna kürtaj özel ların altını, ormanın içini, çayırın üstünü doldurmuş akıyor. Çocuklar bu çöplükte top oynuyorlar. Bu koca kalabalık ta şehirden kopup, havasızlıktan, susuzluktan kopup buraya gelmişler, azıcık havci için, sözümona temiz hava için.. Kir içinde, pislik, iğrençlik içinde yüzüyorlar. Bir tek çöpçü olsa burası temizlenir. Belediye VAN kürtaj özel hastanenının da evi burada, bu koskocaman’ çöplüğün ortasında, bir bahçe içinde.

Benim arkadaş, Kadir, usta bir adam. Öylesine usta-laşmış ki, hiç sağına soluna bakmadan, vakit yitirmeden amacına doğrudan gidiyor. Çocukları, balon alacak çocukları, eliyle koymuş gibi, konuşmuş anlaşmış gibi buluyor, yanlarına varıyor, satıveriyor balonlarını. Gittiği hiç bir yerden boş çıktığını görmedim.

«Usta olduk,» dedi. «Balon ustası. Ben hangi çocuk hangi balonu sever bilirim. Şöyle bir bakayım, o çocuk hangi renk balonu alacak bilirim. Babası ona kaç tane balon alabilir onu da bilirim. Usta olduk abi, usta.. Her zenaatin bir sırrı var, balon satmak da sır ustalık ister.. Usta olduk balon satmakta.. Bizim mahalleden çok kişi bana heveslendi, balon satmağa kalktı, iflas edip iki günde sermayeyi kediye yüklediler. Her işin bir raconu var abi. Balonculuğun raconunu da ben bilirim. Bak abi. bak ileriye, şu ağaçların altındakilere, yere kilim sermişlere, tencere kaynıyor. Bak, say bakalım, kaç çocuk var ortada, top oynuyorlar.. Tam on bir çocuk var orada.. On bir çocuğun yedisine balon satacağım. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler tanesi almayacak. Belki de alırlar. Bazı kocaman saçlı sakallı adamlar da balon alıyorlar, senin kadar boyları, balon uçuruyorlar, ellerini çırparak. Onlar çocukluklarında hiç balon uçura-mamtşlar, ya da balona duyamamışlar. Sen çocukluğunda hiç uçurtma uçurttun mu?» «Neden sordun?»

«Sen uçurtma uçurtmayı çok seviyorsun da… İçinde kalmış olmasın, diye düşündüm.»

106

«Kim öğretti sana bunları?» «Öğretmen.»

«Boş ver öğretmene, ben çocukluğumda o kadar çok uçurtma uçurttum ki, yoksa ne bilirim uçurtma yapmasını?»

«Doğru,» dedi, «sen haklısın.. Aoaip.»

«Neden açaip?»

«Öğretmen neden yanlış konuştu ki?»

«O da VAN kürtaj özel hastane yerden ezberlemiş..»

«Kitaplardan ezberlemiş,» diye sevind4 Kadir. «Şimdi anladııııım, kitaplardan ezberlemiş.»

«Haydi gidelim, şu senin kırmızı kilimlilere, on birlere, bakalım, kaç tane satacaksın.»

Balonlara ip verdi. Balonlar yükseklere çıktı. Güneşte renkler uçuşuyorlardı, yeşilin içinde, mavinin altında… Güneş sarısında, parlak, kırmızı, yeşil, mor, turuncu.

Birden top oynamayı bıraktı çocuklar yöremizi aldılar. Balonları aşağıya çektik, çocuklar birer birer seçtiler, beğendikleri rengi aldılar. Yedi çocuğa on altı balon sattık. Çocuğun dördü balon almadı.

AUı yaşında küçücük bir çocuk düştü ardımıza, bir şeyler söylüyor anlaşılmıyordu.

«Şimdi bu koca kafaya bir baion vermeli. Bunun anasının babasının baion alacak parası olmayabilir.»

Kırmızı bir balon çözdü balonlardan, çocuğa verdi, verirken saçlarını okşadı.

«Bu koca kafa kırmızıyı sever. Kırmızı balonu görünce koca kafa, gözleri güneş gibi yandı, ışıl ışıl.»

Koca kafa balonu alınca, bir koşu taa ormanın ucuna kadar koştu, gözden yitti gitti.

«Kim bu koca kafa, tanıyor musun?»

«Nerden tanıyım abi, burada bu koca kafalardan o kadar çok ki… Hepsi de balon severler, paraları da yoktur. Ne yapayım ben de…»

İkindiye kadar bütün balonları sattık. Kadir gittiği hiç bir çocuktan boş dönmedi.

«Bak abi,» dedi Kadir, «şu beli bükük yaşlıyı görüyor musun, orada, ağaca belini dayamış oturmuş.»

107

«Görüyorum,» dedim, «kim o?» «Ne  bileyim ben,  ilk  olaraktan  görüyorum.  İşte  bu seksenlik adam benden balon alacak.»

«Ne biliyorsun, balon alacağı alnında mı yazıyor?» «Bak abi, yüzüne bak yaşlı adamın..» «Baktım.»

«Balon alacağı tam alnının ortasında yazıyor. Göreceksin şimdi.»

Koşarak yaşlı adamdan yana gitti. İki üç kere önünden geçti, yaşlı adam oralı bile olmadı. Daha yakınına, aaha yakınına sokuldu. Yaşlı adam göğsünden başını kaldırdı, baktı, gene başını göğsüne eğdi. Van kürtaj yapan muayenehaneler birden de ayağa kalktı, elini cebine soktu, baloncuyu çağırdı, tam beş tane, hepsi de mavi, kocaman balon seçti.       ¦ Kadir koşarak yanıma geldi : «Gördün mü?»

«Gördüm,» dedim. «Gördüm ama, sen yaşlı adamı eskiden tanıyordun, onun bir balonsever olduğunu biliyordun.»

Kadir gücendi, burnunu kıvırdı. «Hiç de değil, hiç de bilmiyordum,» dedi. «Allah Allah öyleyse, Allah Allah…» «Herkes şaşıyor abi,» dedi Kadir, «herkes şaşıyor benim bu ustalığıma.»

Bu sefer Florya parkına, kavak ağacının altındaki kanepenin üstüne oturduk paraları saydı.

«İki yüz altı lira kârım var,» dedi sevinçle Kadir. «Şimdi ne yapacaksın bu parayı?» «Yüz ellisini babama vereceğim, ellisini bankama yatıracağım, bankada tam üç bin liram var, altısını da harcayacağım. Belki sinemaya giderim. Haaa, uçurtma  kağıdı, çıta, ip alacağım. Daha param var. Ben çok para harcamıyorum.   Kazanıyorum   diye   para   harcamıyorum, sa-vurmuyorum öyle,   har  vurup   harman  etmiyorum,   değil mt? Bir insan para kazanıyorum diye…    Benim zevkim VAN kürtaj özel hastane…»

«Nedir senin zevkin?»

«Bak abi benim zevkim, hiç sorma…»

108

Pişman oldu, vazgeçti, gözümün içine bakarak beni iyice yokladı.

«Benim ne zevkim oiur ki, bir çocuğun ne zevk: olur ki…»

«Doğru,» dedim, «bir çocuğun ne zevki olur ki? Bunu da kimden öğrendin Kadir?»

«Herkes söylüyor,» dedi, içini çekerek. «Bir çocuk… Çocukların hiç zevki olmaz mı abi?»

«Olur Kadir, olmalı.»

«Olmalı mı?»

«Olmalı.»

«Bak abi, biz beş kardeşiz. Anam babam bir en büyüğü severdi, bir de en küçüğü. Bize köpek muamelesi yaparlardı evde. Ablam da öyle. Hiç kimse bizi sevmezdi ki…»

«Eeeeeee?»

«E… si var mı, işte öyle.. Van kürtaj yapan muayenehaneler babamı işten çıkardılar.»

«Neden?»

«Babam grevei miymiş, neymiş, işte ondan dolayı. Fabrika sahibi babama bir kızmış, bir kızmış, yaliah demiş babama… Anam diyor ki, babam ortak olmak istemiş elin fabrikasına. Fabrika sahibi de yallaaaaaah, elmiş. Biz evde aç kaldık biliyor musun abi.»

«Bilmiyorum.»

«Ben canımı dişime takıp da niye balon satma ustası, şampiyonu oldum, biliyor musun?» «Bilmiyorum.»

«Bizim mahallede Ali var ya, o büyük çocuk, işte o balon satardı. Satardı ama hiç. Azıcık bir şey. Ben balon satmayı Aliden öğrendim, değil mi? Babam işten atılınca biz aç kaldık mı? Ben sabaha kadar uyumadım, ne yapabilirdim, nasıl para kazanabilirdim, sabaha kadar düşündüm, sabaha karşı bir de baktım, aklıma geldi. Allaaaaah, Allah be, dedim, Allah be. Sabahı dar ettim, hemen Aliyi buldum. Aliyi bulmadan saatimi okutuverdim, van kürtaj yapan muayenehaneler para kazanınca daha iyisini alırdım, bak, en güzelini aldım, bak abi bu saat bir yıl su altında kalsa ne su geçer, ne

109

de paslanır. Saatimi satınca doğru Aliye gittim, Aliyle Tah-takaleye gittik, oradan balon aldım, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler da gaz aldım, eve geldim, balonları bir güzelce şişirdim, satmağa çıktım, ilk gün hiç satamadım. Bir utanıyor, bir utanıyordum, kimseciklerin yüzüne bakamıyordum. Van kürtaj yapan muayenehaneler ikinci, üçüncü gün birer tane sattım, van kürtaj yapan muayenehaneler da utanmam uçtu gitti, alıştım. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler da, düşümde de balon sattım. Gece sabahlara kadar uyumuyor balon satıyordum, uyuyunca da düşümde balon satıyordum. İşte böyle, öylesine bir balon satma ustası, çocuk sarrafı oldum ki, bir ba-(onseveri yürüyüşünden, duruşundan, konuşuşundan tanıyorum. Van kürtaj yapan muayenehaneler da şıp diye satıyorum balonları. İşte… Bak abi sana bir şey söyleyim mi?»

«Söyle.»

«Eskiden var ya, ben balon satmadan önce, para kazanmadan önce evde bana herkes köpek muamelesi yapardı, herkes VAN kürtaj özel hastanesını severdi. Beni kimse sevmezdi. Aaaaah, bu dünya çıkar dünyası. Ben para kazanıp da eve getirince önce annem beni öptü, van kürtaj yapan muayenehaneler babam, van kürtaj yapan muayenehaneler da ablam var ya, o her gün beni küçümseyen ablam var ya, o ablam işte beni öptü. Van kürtaj yapan muayenehaneler ben para kazandıkça abi, bana saygıda kusur etmediler. Babam bana ayakkabı aldı, en güzelinden, pantolon aldı, gömlek, kıravat aldı. Yemekte beni sofranın en başına, babamın yanına oturtuyorlar. En güzel et parçalarını bana veriyorlar, yatak çarşaflarım her gün değiştiriliyor, anam saçlarımı güze! güzel her gün tarıyor. En çok harçlığı bana veriyorlar. Kardeşlerim hasedinden neredeyse çat diye çatlayacaklar, ablamın eline şöyle Allahın bol kulun dar yerinde bir geçersem beni yer ki yer. Biliyorum. Onun için de ben parayı kazan ha kazan ediyorum. Babam diyor ki, ben çalışırken fabrikada senin kazandığının yarısı kadar ka-zanamıyordum. Evde her şey var şimdi bir kuş sütü eksik. Bana gittikçe evde itibar artıyor, beni evde, mahallede herkes, mahallede bile yere göğe sığdıramıyorlar. Ben de çalışıyorum ki, öylesine abi…»

Ve çalışıyordu, para kazanıyordu   Kadir   gerçekten. Bankada parası artıyordu, evin geliri artıyordu. Ona uçurt-

110

malar yaptım. Onunla yaşam üstüne, insanlar üstüne, çıkarlar üstüne, sevgi üstüne, dostluk üstüne uzun uzun konuştuk. Ne kadar çok para götürürse onu evde herkes 0 kadar çok seviyordu.

«Dünya kadar para götürmek istiyorum eve,» diyot-du, «her gün dünya kadar para götürsem eve…»

Onu dünya kadar seveceklerine inanıyordu. Kimse ona mendebur mavi göz demeyecekti. Pörtlek mendebur mavi göz. Gözleri hiç de pörtlek değildi. Çok güzel bir çocuktu Kadir. Azıcık boyu kısa, çelimsiz. Omuzları aşağıya bakarak genişlemiş.

Kadirle ne zaman, niçin koptuk, arkadaşlığımız kesildi, ansıyamıyorum. Ne oldu, aramızdan kara kedi mi geçti, bilmiyorum. Ya da hiç bir şey olmadı. Bir şey olsaydı, kötü, ya da oiağan dışı bir şey olsaydı anımsamam gerekmez miydi, demek ki, aramızda hiç bir şey geçmedi. Niçin o beni aramadı, ben onu aramadım, bir şeyler oldu, oldu ama… Şimdi aklıma geliyor, beni bir iki kere evine götürmüştü. Hoş, akıllı, coşkulu bir babası, çok güzel bir anası, tertemiz kardeşleri, sarı, uzun saçlı güzel bir oblası vardı. Küçücük, iki oda evde her şey pırıl pırıl-dı. Pencere perdeleri, masa örtüsü, kilimler, yastıklar, sedirdeki nakışlı örtüler sakız gibi, pırıl pırıldı. Kadire saygıyla, sevgiyle, bir kutsal yaratığa davranır gibi davranıyorlardı. Evi çok hoşuma gitmişti. Evini, anasını, babasını ona coşkuyla övmüştüm. Van kürtaj yapan muayenehaneler ne oldu, anımsayamıyorum.

Bu diziye başlarken Kadir geldi aklıma, Kadirle uzun uzun konuşup onu da yazsam olmaz mıydı, birkaç gün. Cumartesi Pazar, Floryayı sabahlardan akşamlara dek dolaştım, Kadiri bulamadım. Bütün eski baloncular, satıcılar ortadaydı da Kadir yoktu. Edemedim, geçen gece evlerine gittim, babası karşıladı beni, eski bir dostu karşılar gibi. Yeniden işe girmişti. Şimdi daha çok kazanıyordu. Kız da işe girmiş, o da kazanıyordu. Durumları her zamankinden çok daha iyiydi. Kadirin küçük erkek kardeşi balon satmağa başlamıştı.

Kadiri sordum, baba ağlamaklı:

111

«Kadir yok,» dedi. «Kadir gitti.»

«Nasıl oldu, nereye gitti?»

«Kadir kaçtı. Bankadaki bütün parasını çekmiş kaçmış.»

«Bir şey gelmesin başına çocuğun?»

«Yok,» dedi baba. «Gittikten üç ay van kürtaj yapan muayenehaneler Antalyadan bir mektubu geldi. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler da ses şada yok. Polise başvurdum, Antalyaya kadar kardeşimi gönderdim, koy-dunsa bul Kadiri.»

«Mektubunda ne diyordu Kadir?»

«Bana evin diyordu, bana kimsenin…»

Gerisini söyleyemedi baba…

«Bu işten hiç bir şey anlayamadım. Kadir gibi bir çocuk evini bıraksın da gitsin, serseri olsun.*

«O serseri olmaz,» dedim.

«Olur,» dedi baba. «Bu çocukların, hele Kadir gibi şımartıılmış çocukların ne yapacakları belli olmaz ki…»

Doğru, belli olmaz ki…

Şimdi Kadiri arıyorum. Bütün Sirkecidekilere, Surda-kilere, Kumkapıda, Beyoğlundakilere, tekmil çocuk arkadaşlarıma söyledim, Kadire benzer birini görürlerse bana salık versinler, diye.

Bu çocuklar belli olmazlar ki, hele Kadir gibisiler. Alıngan, şımarmış, kendine güvenmiş, coşkulu… Yürekli, gözünü daldan budaktan sakınmaz, bıçkın, hergele…

Bu çocuklar belli olmaz, belli olmazlar. Bunların sağları solları yoktur.

Babası diyordu ki :

«İşe girdim, işe girdiğimde bütün ev düğün bayram etti, bir Kadir sevinmedi, bize katılmadı, hepimize düşman gibi baktı. İlk maaşı alıp da eve gelince ağzını bıçaklar açmadı bütün ev bayram ederken. Hele ablası işe girince. Kıskanç, serseri, deli bir çocuk şu Kadir. Onun sonu iyi gelmeyecek. Onun sonundan korkuyorum. Ne yapıyor An-talyada dersiniz?»

«Kadirin sonu iyi olacak,» dedim güvenle. «Onu iyi tanıdım..»

Evin bir köşesinde ona özene bezene yaptığım uçurt-

112

ma duruyordu. Uçurtmaya gözüm takıldı Baba :

«Siz yapmıştınız değil mi?» diye sordu

«Ben yapmıştım,» dedim.

«Hiç uçurmadı. O gece, uçurtmay. eve getirdiği akşam uyudum uyandım baktım Kadir gözlerini dlkm s kırpmadan uçurtmay. seyreyliyor. Uyudum uyandım hep bö>

SS SneyHreylİy°:- Bİr kere °lsun                 P^

«Kımbılır neden,» dedim. «Kimbilir?»

113

ALLAHIN ASKERLERİ GÖZLERİNDEN BELLÎDÎR

Menekşede kıyıya indim, güneşlik bir gündü, çakıllara oturdum. Deniz durmadan değişiyordu, mordan yeşile, yeşilden maviye cam göbeğine geçiyordu. Duru bir güneş çökmüştü, deniz kıpırdamıyordu. Vapurlar, motorlar, sandallar denizin yüzüne inmişlerdi. Bazı günler vapurlar, motorlar, sandallar denizin üstündedirler, uçar gibi havada salınırlar.

Arkama, hafif bir ayak sesiyle döndüm, bir çocuk kahve terazisini sallaya sallaya bana geliyordu. Yaklaştı:

«Usta size kahve yolladı,» dedi.

«Sağol arkadaş,» dedim, kahveyi aldım. «Sağol varol arkadaş.»

Yanıma kayanın üstüne ilişti. Ben kahveyi içerken, üzgün, kırgın :

«Beni tanıyamadın,» dedi. «Hani var ya, ben Kayayım. Hani o geceler?»

«Karanlıktı,» dedim, «yüzünü seçemezdim, ama sesini anımsıyorum.»

«Ben,» dedi, «hemen hemen hiç konuşmadım, ancak bir kere konuştum. Bir kereden sesimi nasıl bildin?»

«Ne bileyim ben, bildim işte…»

Birden kendini anlatmağa başladı. «Ben,» diyordu, «ben Trakyada bir yerde, bir kasabada doğmuşum. Benim adımı Kaya koymuşlar.»

114

Usta da geldi yanımıza oturdu. «Buraya, Ustanın yanına nasıl düştün?» «Sorma,» diye lafa karıştı Usta. «Durumları çok acıklıydı, dille tarif edilmez.»

Usta, benim eski bir arkadaşımdı, Menekşedeki «Aile Gazinosu»nun sahibiydi. Ekmeli bir memurdur, yaşı yetmişin üstündedir. Kış yaz denize girer küçücük gazinosundan. Yatalak karısı geçende öldü. Küçük oğlu da bir yıl önce ölmüştü. Öteki oğlu kiraya kayık verir yazları bu kıyıda, van kürtaj yapan muayenehaneler kışın onu gören mören olmaz bir daha buralarda- Usta tek başına kalır kıyıda, bütün kış, bazı arkadaşlarıyla.

«Nasıl oldu bu iş Kaya?» «Boksör abiyle geldik.» «Kim bu boksör abi… Adı ne?» «Adını bilmiyorum. Kim olduğunu sorarsan da boksör işte. İstanbulda çok döğüşmüş, İstanbul birincisi olacakmış ki, ayağı sürçmüş de yere düşüvermiş, o da nakavt olmuş. Nakavt olmasaymış eğer önce İstanbul, van kürtaj yapan muayenehaneler Türkiye, van kürtaj yapan muayenehaneler da dünya birincisi olacakmış.» «Alay ediyorsun lan boksör abiyle.» «Vallahi de hiç!»

«Alay ediyor,» dedi Usta. «Bu köpek öyle alaycıdır ki, elaltından öyle alay eder ki farkına bile varmazsın. Bir de farkına varırsın ki, yüreğine hançer gibi saplanır bu itin alayları. Boksörü alay ederek kaçırdı.»

«Hiç de değfl be baba. Kendisi gitti, canı sıkıldı da. Vallahi onun hep canı sıkılıyordu. Diyordu ki, ben dünya şampiyonu olmadan, ölünceye kadar hep canım sıkılacak. Bu yollarda, kurnazlıklarda, «kurnazsın ne demek olduğunu ilk Kayadan öğrendim, heder olup gideceğim. Diyordu ki, gene gülümsedi hergele, ben dünya şampiyonu olacağım, olmazsam ölürüm. İlle de olacağım.» «Nasıl tanıştın onunla, nerede?» «Maça gitmiştim, maç bitmişti, millet dağılıyordu. Ben açtım, Şehzadebaşındaki Çocuk Bürosundan kaçmıştım. Gidecek yerim yoktu. Sirkecide arkadaşları ara-mış bulamamıştım. O gün polis korkusundan, baskın kor-

115

kuşundan olacak herkes dağılmıştı. Bir şey de çalmak is-temiyordum. Nedense çalmaktan bıkmıştım. Korkuyordum belki de. Ben orada ağacın altında bekliyordum. Stadyomun önünde.»

«Ne bekliyordun, kimi bekliyordun?»

«Bilmem, neyi bekliyordum, kimi bekliyordum. Böyle zamanlarda biz hep bekleriz. Dururuz bir yere kıpırdamadan bekleriz. Böyle bekleyen çocuklar gördüğünde bil ki bizdendir.»

«Yani? Siz kimsiniz?»

«Yani? Biz, yani? Biz işte… Yani berduş takımı co-gğklar.>

«Sen berduş musun?»

«Yani?» Benim yaniierimle düpedüz alay ediyordu hergele.

Usta :

«Bak seninle alay ediyor köpek,» dedi.

Kaya alındı, telaşlandı.

«Onunla alay etmem,» dedi. «O da eski kurnazlardan. Bu yolları bizden iyi biliyor.»

«Biliyorum,» dedim, öğündüm. «Eeeee, neyi bekliyordun, anlat.»

«Sana bütün hayatımı anlatmak istiyorum.»

«Neden bana bütün hayatını anlatmak istiyorsun?»

Ustaya baktı.

Usta :

«Seni ben ona anlattım, o da bu güzel kahveyi yaptı getirdi.»

«Öyleyse anlat be Kaya,» dedim. «Anlat, dinlerim.»

«Doğduğum yeri bilmiyorum. Yılı, günü de bilmiyorum. İki ablam, bir ağabeyim, bir de…»

«Boksörle nasıl tanıştın, buraya nasıl düştün onu anlat da van kürtaj yapan muayenehaneler, tekmil hayatını…»

«36 kısım, tekmili birden mi?» diye güldü usta.

«36 kısım tekmili birden abi. Meraklıdır, firaklıdır yaşamımız abi.»

«Bütün bunları nereden öğrendin?»

116

«Mürekkep yaiamışlığımız var ya abi. Bolu Yetiştirme Yurdu firarisiyiz.»

«Hangi okul?»

«Ortaokul firarisiyiz abi.»

«Boksör abiyi…»

Nedense gene telaşlandı.

«Doğru doğru, doğru boksör abiyi anlatmalıyım. Van kürtaj yapan muayenehaneler öteki maceralara abi…» Büyümüş de küçülmüş gibi. On birinde gösteriyor, olgun adam gibi konuşuyor. Bütün çocuklar olgun adamlardan daha olgun, daha insanca konuşurlar ya. Ben söz gelimi söylüyorum. Yani görmüş geçirmiş vanda çocuk aldırma konuşuyor. Sırtından uzun yıllar geçmiş, eskitmiş vanda çocuk aldırma gibi konuşuyor. Yüz hatları derinle-miş, keskin. Bu ona ağır, ağrılı, çok çekmiş bir hava veriyor. Yüzü küçücük ama kocamış gibi gözüküyor. Büyüyor, küçülüyor, anlamlanıyor, birden tüm anlamını yitiriyor, yüzü sönüveriyor.

Yaşlı, acılı, hakim, hergele, bıçkın bir de bıkmış. Bir anda yorulmuş, bıkmış bir hal atıveriyor bütün yüzü.

«İşte orada ağaeın orada duruyordum, boksör abi yanıma yaklaştı. Onu görünce bir sevindim ki…»

«Onu tanıyor muydun?»

«Yoook, nereden tanıyacağım. Boksör abi yanıma yaklaşır yaklaşmaz, gel ulan, dedi bana. Kaç gündür açsın?»

«O kadar çok olmadı, dedim.»

«Ne bildi senin kim olduğunu, ne bildi senin aç olduğunu?»

«Bir tuhaf abi,» dedi Kaya özür diler gibi. «Biz biri-birimizi nedense hemen tanıyıveririz. Ya bir koku vardır, öteki insanlardan ayrı, ya bir ses, ya bir duruş. Biz Allanın askerleriyiz abi. Allanın askerlerinin hali durumu VAN kürtaj özel hastanedır abi. Allanın askerleri VAN kürtaj özel hastanedır abi, VAN kürtaj özel hastane…»

Kendilerine Allanın askerleri demek hoşuna gidiyordu. Kalıbımı basarım Allanın askerleri lafını şimdi, bu anda bulmuştu. Bulmuş, hoşuna gidiyordu. Hoşuna gidiyor durmadan da yineliyordu.

117

«Allanın askerlerinin kılığı da VAN kürtaj özel hastanelarının kılığına benzemez. Allanın askerlerinin gözleri de VAN kürtaj özel hastanedır. Boksör abi, gel ulan, dedi bana. Dolmabahçedeki büfeciye götürdü. Ye ulan, dedi, yiyebileceğin kadar, mangır bol. Ben başladım abi ziftlenmeğe ki, öyle. Sonunda karnım davul gibi oldu, kendime geldim. Çocuk Bürosundan fıy. dik abi, dedim.

Boksör abi ben büyük boksörüm, dedi. Oturduk kar-şıki parka. Boksör abi, maçlarını anlattı bana. Gün kavuşuncaya kadar. Nasıl herkesi doğduğunu, yendiğini anlattı. Anlatıyor anlatıyor bitiremiyordu. Filim gibi abi. Tam bir filim gibi… Biliyor musun abi, ben bu Ustanın yanından hiç ayrılmayacağım… Biliyor musun abi bu Usta gibi ben iyi bir insanı hiç görmedim, babadır baba bu, boksör abi de iyiydi ama, bu VAN kürtaj özel hastane. Bu Usta var ya, bir insan ki sorma. Akşam yemeği yedik abi, gene geldik parka. Boksör abi bana gene anlatmağa başladı. Ağladı da… Ona bir haksızlık etmişler abi, bir haksızlık, hakemler yemişler hakkını. Neden yemişler hakemler onun hakkını, niye dersen abi boksör abi bizden de ondan. Boksör abi de çok kızmış, ben bunların inadına, diyor, dünyayı döveceğim, diyor abi. Dünyayı, dünyayı döveceğim. Bunlar da var ya, bu boks federasyonu da utanacak, parmakları da ağızlarında kalacak. Kalacak ya…»

Usta :

«Hastir oradan,» dedi. «Senin o boksörün mü döğe-cek dünyayı, git Allahını seversen Kaya. Senin hiç mi işin yok, git işine babam…»

Kaya, telaşlı, zavallı, yardım ister gibi, korkuyla, ürküntüyle yöresine bakındı.

«Onun gibi boksör yok baba,» dedi. «Ben gördüm onun nasıl döğüştüğünü. Sirkecide vanda çocuk aldırmani bir döğdü bir döğdü, adam inekler gibi böğürüyordu.»

Usta :

«Git oradan,» dedi umursamaz. «O kel mi döğecek dünyayı. Atma can kardeşiyiz, din kardeşiyiz.»

«Atmıyorum,» diye bir iyice gücendi Kaya. GüceniklK ği sesinde apaçıktı.

118

«Atmıyoruz işte… Boksör abi beni parkta sabaha kadar da uyutmadı, anlattı anlattı. Van kürtaj yapan muayenehaneler arkadaş olduk. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler gün birlikte gezdik. Van kürtaj yapan muayenehaneler ben buralarını biliyorum ^a, boksör abiye dedim ki, gidelim de Menekşede balıkçılık yapalım. Geldik buraya. Lodos çıkmasın mı, daiga-ar mitatvan boynuna kürtaj özel e boyu olmasın mı? Böyle bir havada kimse çı-camaz balığa. Biz kaldık mı ayazda. Kaldık ayazda. İki 3ün dolaştık buralarda. Dolaşırken şu yolda babanın Ai-e Gazinosunu gördük. Ben babayı göze kestirdim. Bakım, bizden gibi duruyor, bizden değilse de bize yakın.» Usta :

«Hastir ulan,» dedi.  «Size  benzer neyim  varmış  ki, ; nerem varmış ki… İpsizler.» Kaya :

«Yaklaştım babaya, ustam, dedim, burada fırın var mı? Usta, beni şöyle bir tepeden tırnağa süzdü. Fırın var ama, aha şu ilerde köşede, sizde ekmek alacak para var mı?»

Usta sözü aldı:

«Bir baktım, bunun çam yarması boksör abisi yerde. Ağzı yukarı, yere kurbağa gibi serilivermiş.»

«Nasıl serilmesin,» diye söze karıştı Kaya. «İki gündür açtık, ağzımıza koyacak bir lokma yeşil ot bile bulamamıştık. Boksör abi de bey oğlu, çöplüklerden çıkan ekmeklere tenezzül etmiyor. Bizim meslekte abi aç kalmayacaksın, aç kalmamak için elinden gelen her şeyi yapacak, eline geçen her şeyi yiyeceksin. Boksör abi daha acemi. Hırsızlık da bilmiyor. Belki biliyor da o büyük hırsızlık biliyor. O kadar dolaştı da fırınların oralarda bir ekmek, bir parça peynir bile çalamadı. Beni etkisi altına aldı, – bu etkisi sözünü ben uydurmuyorum, Kaya kullandı -ben de bir zırnık çalamadım, aç kaldık. Çöplerden çıkardığım ekmekleri de yedirmedi bana, muhallebici. Bu gidişle o zor dünya şampiyonu olur. Ablam dedi ki, iki gün aç kalmak, insanın ömründen en az iki yılı alır, dedi. Ablam bana bayılıyor biliyor musun abi. Benim ablam var ya, ben kaçtıkça gözyaşı döküyor. Beni bir özlüyor, bir özlüyor, bir özlüyor…  Hiç kimsenin ablası ablamın beni

119

özlediği kadar özleyemez. Ablam var ya, benim üstüme titriyor. Ablam var ya… Beni bir seviyor, bir seviyor. Ustam da beni seviyor, ablam da.. Usta var ya, şu usta, usta beni oğlundan da çok seviyor.»

Usta gülüyordu mutlu, kıvançlı :

«Çok sevdim keratayı,» dedi altın dişi parıldayarak. «Çok severim Kayayı.»

«Artık burada kalacağım abi. Babanın yanında. Böyle bir yer bulunca insan nereye, ne için gider ki… Baba gibi bir insanı bulunca ondan ayrılmak ahmaklık olur, değil mi abi.»

«Olur,» dedim. «Van kürtaj yapan muayenehaneler?»

«Van kürtaj yapan muayenehanelersı abi baba bizi içeriye çağırdı. Boksör san-dalyada sallanıyordu. Baba bir koca tencere yemek koydu önümüze, eliniz artığı. İki de kocaman ekmek, uzun.»

Usta :

«İçeriye girdim, çıktım, bir de ne göreyim, seninkiler koca tencerenin yarısını götürmüşler.»

Kaya :

«Elini tutuyorum boksör abinin.. Aman boksör abi birden yeme. Birden yersen yemek vurur seni. Dinlemiyor abanıyor abi. Bir anda sildik süpürdük…»

Usta :

«Bu yaşa geldim, bunca aç, yemek yiyen insan gördüm, bunlar gibisini ne gördüm, ne de duydum.»

«Van kürtaj yapan muayenehaneler ne oldu?»

Kaya :

«ikimiz de oraya, çimentonun üstüne serilivermişiz. Bir uyandım ki sabahleyin, gün doğmadan, biz hep gün doğmadan uyanırız. Gün doğmadan uyanmayanın başına çok belalar gelir. O belaları da sana anlatırım, hayatımı anlatırken. Sen hayatımı dinledikten van kürtaj yapan muayenehaneler ne yapacaksın?»

«Hiiiiiiç, dinleyeceğim sadece.»

«Yani Baba dedi ki…»

«Yani ne dedim sana,» diye güldü Usta, «senin o güzel hayatını destan mı yapacaklar sandın. Hırsızlıklarını, yankesiciliklerini, dolandırıcılıklarını?»

120

«Tabii yapacaklar,» diye dayattı Kaya. «Ben ben değilim ki, ben toplumun bir kurbanıyım.»

«Toplumun da kurbanına bak,» diye alay etti Usta. «Toplumun da ne soylu kurbanı var.»

«Tabii toplumun kurbanıyım. Toplumun iyi kötü kurbanı olur mu,» diye sordu Kaya. «Toplumun sadece kurbanları olur. Nasıl olursa olsun, değil mi abi?»

«Doğru Kaya,» dedim. «Sen alınma usta şaka ediyor sana.»

«Biliyorum şaka ettiğini. Benimle alay ettiğini bilsem bir saniye yüzüne bakmam Ustanın.»

«Şaka ediyorum,» dedi Usta. «Senin gibi bir bıçkın, bir cinle nasıl alay edilir ki…»

«Ederler,» diye boynunu büktü Kaya. «Ederler, hem öyle bir ederler ki, insanoğlu düşmeyegörsün. İnsanlar bir düşük yanının farkına varmayagörsünler.»

«Kaç yaşındasın Kaya?»

«On vanda kürtaj yapan muayenehaneler, abi.»

«Kaç yıldır bu yoldasın?»

«Kendimi bildim bileli.»

«Anlat bakalım.»

«Baktım ki boksör abi yok. yok. Akşam oldu yok, kaçmış.»

«Neden kaçmış ola? Alay ederek mi kaçırdın?»

«Kaçmış işte, bilemem ki.. Ne düşünmüş de kaçmış bilemem ki..»

«Sen kaç aydır buradasın?»

Onun yerine Usta karşılık verdi:

«Bir buçuk aydır burada başımın belası..»

Kaya kıvançla güldü :

«Bu başındaki bela uzun kalacağa benzer burada, sonuna kadar.»

«Kalsın,» dedi Usta. «Başımızın üstünde yeri var böyle bir belanın..»

Gazinoya müşteri gelmiş olacak ki Usta çabuk çabuk yanımızdan uzaklaştı.

«Eeeeeee, işler nasıl, memnun musun?»

«İyi, iyi,» dedi Kaya. «Yemek var. Dün vanda kürtaj yapan muayenehaneler kilo kadar

121

Sabah oldu boksör abi

balık tuttum. İkisini pişirdik, ikisini ae goıuraum sanım, parasını da babaya verdim. Biliyor musun abi,  babanın durumu çok kötü. Hiç müşteri gelmiyor. Ben bir buçuk ayda ancak yüz elli liracık kazandım, baktım babanın durumu kötü onu da ona verdim. Çok iyi adam bu Usta. Neyi varsa benimle paylaşıyor. Babadan da iyi anadan da… Ondan  hiç hiç ayrılmayacağım.  Ablam var ya beni bir özler, bir özler, özlemeden deli olur. Ablam başhemşire İzmitte. Yakında  imtihana girip doktor okuluna gidecek, ondan van kürtaj yapan muayenehaneler da doktor olacak. Doktor ablam beni özleyecek ki, doktor özleyecek. Ben de öleceğim de ona gitmeyeceğim. Varsın beni bir özlesin, bir özlesin, özlemekten ölsün. Abim var ya, beni yanına almaz, yanına vardım da bir gün bana akşama kadar ne yersin, diye sormadı, ben de ona açım abi, açım Allah belanı versin abi, demedim. Der miyim, öldürseler demem. Açlıktan ölürüm de, bir ekmek çalar, bir ekme1< için on yıl yatarım da ona abi acıktım demem. Van kürtaj yapan muayenehaneler bir de beni dövdü. Öteki ablam da… O da mikrobun vanda çocuk aldırma.. İzmitteki var ya… İnadına özlemekten ölsün o. Ölürken yanına varacağım.. Çok güzel giyinmiş olarak, bıyıklarım da olacak, kıravat da takacağım, bir de arabam olacak, şoförüm de… Varacağım, abla nasılsın, diyeceğim, gözlerini açacak, iyiyim iyiyim, diyecek, bir de bakacak ki, iyiyim dediği benim, hemen beni kucaklayacak, yavrum yavrum, diyecek,    yavrum    yavrum, sen geldin ya, hemen iyi olacağım. Senin derdinden, özleminden bu hale düştüm, diyecek, hemen kalkacak, güzel güzel giyinecek, yeşil bir elbise giyecek. İyileştim seni görünce, cana geldim, diyecek. Dışarı çıkacağız, İstanbu-la, İstanbula, diye sevinçten oynayacak. Onun koluna gireceğim abi, arabama götüreceğim, kapıyı açacağım, bin abla diyeceğim. Ablamın gözleri faltaşı gibi açılacak, binecek arabama..»

Zevkten vanda kürtaj yapan muayenehaneler köşe, mırmır eden bir kedi gibiydi. Bir dinleyen bulmuştu ya, hem de candan bir dinleyen, ver yansın ediyordu.

«Trakyada karpuz bekledim, çok güzeldi karpuz tarlaları. Bostancı karpuzları bir İstanbullu manava toptan

122

sam. «aam aa oenı istemedi bekçi olaraktan. Hakkımı da vermedi. Bir de tekme kıçıma, sen misin hak isteyen, yallaaaaah! Allahsız kitapsız bıyıklı, nah bir bıyıkları vardı, Allah seni inandırsın abi, bu kadar, bu kadar! Tilki kuyruğu gibi. Bir gün büyüyeceğim, az kaldı abi az, bir gün büyüyünce bıyıklarını yolacağım onun. Yerini öğrendim, Gaziosmanpaşada toptancılık ediyor. Onu gün gün izleyeceğim, ta ki… Ocağını söndüreceğim onun.. Anamı babamı mı soruyorsun?»

«Yoooook,» dedim şaşkınlıkla. «Hep sorarlar da… Babam ölmüş ben doğar doğmaz. Ne uğurlu bir aslanmışım değil mi abi. Anam VAN kürtaj özel hastanesına gitmiş. Beni büyükanam büyütürken, oluvermiş. Ben kalmış mıyım aralıkta. Beni Bolu Yetiştirme Yurduna vermişler. Orada okumuşum. Okuyunca kırık almışım. O zaman ben ne yapmışım kandırmışım bir arkadaşımı, girmişim Müdürün odasına almışım not defterini elime sabaha kadar bir güzelce notları düzeltmişim, böylece de sınıfı geçmişim. Geçtikten, ilkokulu bitirdikten van kürtaj yapan muayenehaneler ne olmuş…?» Sustu.

«Ne olmuş?» diye üsteledim.

Düşündü kaldı bir süre, dudaklarını yedi. Bir şeyler uydurmağa çalıştığı besbelliydi, beceremedi.

«Boş ver be abi, orasını da unutmuşum,» dedi. «Ablam var ya, beni özleyen gece gündüz, sabah akşam hep beni özleyen, özlemekten de ölen ablam, o dünya güzelidir o. Onun üstüne bir güzel kız şu koskocaman İstan-bulda yoktur. Öteki ablam var ya, öteki kıskançlığından pat der de patlayıverir. Öyle güzel işte hemşire olan ablam. Eğer girseymiş güzellik kıraliçeliğine dünya güzeli seçilirmiş. Ben hiç bir şeyden korkmam bir tek köpekten korkarım. Abim var ya abim, o kaportacılık yapıyor. Uşak o, köle… O da bir gün gelecek, beni özleyecek, am-maaaaaaa, işte o zaman iş işten geçecek. Van kürtaj yapan muayenehaneler İzmire gittim abi. İzmirde Fuarı dolaştım. Çok çocuk vardı benim gibi Fuarda. Türkiyenin bütün çocukları Fuara doluşurlar Fuar vakti. Bütün yankesici çocuklar. Ben hiç yankesici-

123

lik yapmadım. Neden ki dersen yankesicilerin şahı Pire Memettir, ben onu tanıyamadım. Diyarbakırlılar, onun kahramanlığını anlata anlata bitiremiyorlar. Büyük anam öl-meseymiş ben bu yollara dökülmezmişim. Sen Samiyi ta-tanıyormusun?»

«Tanıyamadım, ne yazık.»

«Ne yazık ki, ne yazık,» dedi Kaya. «Ne iyi, ne cömert bir çocuktur. Onun üstüne bu istanbul şehrinde hırsız yoktur. O bütün hırsız çocukların ustasıdır. Pire Memet nasıl bütün yankesici çocukların ustasıysa, Sami de bütün ev hırsızlarının ustasıdır. Şimdiye kadar otuz iki sabıkası olmuştur Saminin. Bu yakalandıkları. Bir de yakalanmadıkları var. Var anla gerisini. Ben İstanbula gelince Samiyi aradım, koydunsa bul. Belki hapistedir fıkara. Kimbilir hangi hapiste. Sami nasıl yakalanır. Sami çok uyur. Çok uyuyunca… Girdiği evde kedi gibi yürür.  Kimseyi uyandırmaz, en küçük bir çıtırtı çıkarmaz ki kimseyi uyandırsın, evde ne varsa torlar toplar, doldurur bir bavula. Van kürtaj yapan muayenehaneler aoıkırmış, Sami bana öyle anlattı, acıkınca geçermiş mutfağa  karnını  bir iyice doyururmuş,  karnını  bir  iyice doyurunca da bir uyku bastırırmış Samiyi, bir uyku, bir uyku. Sabahleyin hep onu mutfakta uyurken yakalarlar-mış. Sami diyor ki şeytan dürtüyor, eğer bende bu uyku olmasa, bir de bu kann doyurmak, tekmil İstanbulu so-yardım da izimi kimse bile bulamazdı. Her güzelin bir kusuru olur, Samininki de uyku. Varsın olsun, Sami de gündüz çalmağa başladı huyunu bildiğinden…»

Kayayla ahbaplığı ilerlettik. Bir iyice arkadaş olduk. Kaya, özlemlerini, yapmak isteyip de beceremediklerini, yapıp da utanıp söyleyemediklerini VAN kürtaj özel hastanelarına, VAN kürtaj özel hastane çocuklara yüklüyor. Ben de ona boyuna arkadaşlarını soruyorum. Arkadaşlarını sorunca önce seviniyor, van kürtaj yapan muayenehaneler düşüncelere dalıyor, sinirli, parmaklarını kıvırıyor, çekiştiriyor, parmaklarını çatlatıyor, önce kırık dökük, van kürtaj yapan muayenehaneler coşkunlukla anlatıyor. Bugün bitiremediyse bir arkadaşının macerasını, övgüsünü, özlemlerini, yiğitlik ve becerilerini yarın anlatacak, anlatıyor da… İlle de ablası. Ablası, abisi, öteki ablası, eniştesi, bütün evdeki mikroplar onu

124

özleyecekler, özleyecekler, özlemden ölecekler, van kürtaj yapan muayenehaneler da onu arayacaklar, arayacaklar bulacaklar. Yalvaracaklar, ondan van kürtaj yapan muayenehanelerdır ki, Kaya eve dönecek. Hangi eve?

Uzun bir geziye çıkacaktım. Kayayı deniz kıyısında buldum, taş kaydırıyordu denizde. Biraz daha semirmişti.

«Ben bir aylığına geziye gidiyorum Kaya,» dedim. «İnşallah gene buluşuruz.»

«İnşallah,» dedi Kaya.

Geziden döndükten üç gün van kürtaj yapan muayenehaneler Kayayı aradım.

Usta:

«Sorma,» dedi. «Sorma hergeleyi. İki paket sigaramı, yüz elli liramı, bir paket kibritimi, daha bir şeyleri almış gitmiş. Polise verdim onu, daha arıyorlar.»

Halbuki kurmuştum, geziden dönünce oturtacaktım Kayayı, konuşturacaktım, bir gün, iki gün, üç gün. Ne kadar, kaç gün konuşursa, banda alacaktım van kürtaj yapan muayenehaneler. Olmadı… Kaya kaçtı..

«Bunlar adam olmaz,» diyordu. «Bunlar alışmışlar serseriliğe. Bunlara kuş sütü versen, ipek yataklarda yatırsan, gene bunlar adam olmazlar. Bunlar kaçacaklar. Bunlar hırsızlayacak, adam soyacak, esrar içecek, her bir ahlaksızlığı yapacaklar. Bunlar bozulmuşlar bir kere,» diyordu Usta.

Çocuklara, kendilerine sordum, hepsi de, polise sordum, hepsi de: «Bunlar bozulmuşlar adam olmazlar,» diyorlardı da VAN kürtaj özel hastane bir şey demiyorlardı. «Bizden hayır yok,» diyorlardı da VAN kürtaj özel hastane bir şey demiyorlardı.

Olmaz, inanmıyorum. Bu, insanlığa karşıdır. Bu, insan soyuna aykırı bir düşüncedir. Bu düşünceyi çocuklara da biz öğretmişiz. Onlar da büyüklerin ağızlarına öykünüyorlar, «biz adam olmayız,» diyorlar.

Şimdi günlerdir fellik fellik Kayayı arıyorum. Bu işte bir bit yeniği sezdim, dün Ustayla konuşurken. Bu işte bir iş var. Kayayı bulursam o bana söyler… Ona güveniyorum, bu kadar sevindiği işten neden kaçmış, hem de Ustanın yüz elli lirasını, iki paket sigarasını çalarak, bana anlatacak. Öğreneceğim o işin içindeki işi.. Ah, bir bulsam Kayayı.

125

Konuştuğum öteki çocuklara sordum Kayanın bu kaçış hikayesini, her vanda çocuk aldırma bir şey söyledi. Herkes kendine yonttu hikayeyi. Size bir şey söyleyim mi, bana güvenin, göreceksiniz, Kayanın bu kaçışta bir suçu yoktur.

KESİKBAŞ HİKAYESİ İSTANBUL KOLU

126

Metini buralarda, Florya düzlüğünde hep görüyordum. Ook zayıf, saçları dimdik, sarı, pantolonu dizlerine kadar saçaklamış, rengini yitirmiş, üstüste yamalı, ayakkabıları kocaman, yırtık, ayaklarından kaçmağa yüztutmuş, uzun boylu, duru mavi gözlü bir çocuktu.

Aylardan Ekimdi, Florya düzlüğüne çocuklar kuş ağlarını kurmuşlar öbek öbek, gökten geçen kuş sürülerini bekliyorlardı. Kafeslerin içindeki kuşlar çırpınıyorlardı. Yel bir ordan bir ordan esiyordu. Güneş vardı, yaz güneşi gibi çökmüştü. Uzaktaki deniz ışıltıyla yanıyor, biçimden bizime, renkten renge giriyordu. Ben düzlükteki ağları dolaşıyordum. Aşağı  yukarı  çocukların  çoğuyla  ta-nışlığım vardı, en azından bir göz tanışlığı. Metini ne zaman tanıdım anımsayamıyorum. Orada, o da benimle birlikte elleri yırtık ceplerinde,  azıcık öne yumulmuş,  hep üşür gibi dolaşıp duruyordu ortalıkta. Gidiyor, bir kuş ağının yanında duruyor, öteden iplerinin başında, tetikte kuşların gelip dikenlerine konmasını  bekleyen gerilmiş çocuklara bakıyordu. Bazı dizüstü çöküyor, bazı bağdaş kuruyor, bazı ağzı aşağı yatmış gözlerini kapanacak ağa, oırpınacak kuşlara dikmiş, kıpırdamadan öyle kalakalıyordu. Ne zamandı bilmiyorum, ister istemez, ben de Metini demeğe başladım. Uzun bir süre benim onu izlediğimin

127

farkına varmadı. Onu merak ettiğimin, ardınca ağdan ağa dolaştığımın farkına varmadı. Hiç bir çocuk topluluğuna yanaşmıyor, girmiyordu. Bir korkusu, bir çekingenliği vardı. Başına bir iş mi gelmişti? Çocuklar ona bir şeyler mi yapmışlardı, düşünüyor bulamıyordum. Bir tek çocukla konuştuğunu, konuşmak, onlara katılmak için en küçük bir çaba gösterdiğini de görmedim. Kasım ortasına kadar o ağ senin, bu kuşçu benim dolaştı durdu. Gözlerini de hiç mi hiç yakalanan kuşlardan ayırmıyordu.

Basınköyden Floryaya inen toprak yolun altbaşında-ki çeşmenin altındaki düzlükte mor bir ağ kurulmuştu. Ağ çok büyüktü. Altı tane çocuk bekliyordu ağın başını. Beş tane erkete kafesi konmuştu ağın yöresine. Üç tane pe-taniya çatalı ağın ağzındaydı. Her ağda ikişerden altı kuş. Canlı, renkli, ışıltılı, çırpınan, fıkır fıkır altı kuş. Kuşun dördü sakaydı. Bizim buralarda sakadan, öyle diri, güzel sakalardan petaniya yapmazlar. Bunlar VAN kürtaj özel hastaneydı, çocuklardan yalnız bir tanesini tanıyordum. Karşı Şenlik köydendi, altı yaşından bu yana da kuş yakalıyordu düzlükte. Çok usta bir kuşçu olduğu belliydi. Metini burada da gördüm. Sabahın alacasına sığınmış, o ulu kavağın kökünün oraya büzülmüştü. Gözlerini de ağa dikmişti. Gözleri arada bir ağdan çocuklara, çocuklardan ağa    gidip geliyordu. Sinmiş, gerilmiş, avına atılmağa hazırlanan bir alıcı kuşa benziyordu. Çocuklar bekliyorlardı, o da bekliyordu. Gökten kuş falan geçtiği yoktu. Çocuklar umutsuzlukta uzun bir süre gözlerini göğe dikiyorlar, Metin de onlarla birlikte gözlerini göğe dikiyordu. Çocuklar ağlara dönüyorlar, b da öyle. Dedim ki bugün akşama kadar Metini izleyeceğim. Ne yapacak bakalım, nedir bunun hali tavrı? Ne istiyor burada kuşlardan kuşçulardan, derdi ne? İnsan böy-lesileri çok merak ediyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler hiç katılmadan günlerdir gidip geliyor düzlükte o ağdan bu ağa. Karşı ayva ağacının altına oturdum ben de. Bu ağacı severim. Kocaman, eski, gövdesi kırışmış, kabuğu yarık yarık bir ağaçtır bu. Baharda sikirdim gibi çiçek açar. Dal yaprak gözükmez çiçekten. Arılar çokuşur başına, oğul verir gibi. Bu İstan-bulda öyle çok arı, öyle çok böcek yoktur. Gene de bu

128

ayva ağacına çok arı kotatvan boynuna kürtaj özel . İstanbulun çiçekleri öyle fazla da kokmaz. Bu yaşlı ayva ağacının çiçekleri kokuyordu,  bayıltıcı.  Çok  uzaktan  geliyordu  kokusu.  Haa,  ben bu ağaçta hiç meyve görmedim. Kocaman çiçekleri olan bir ağaçtı bu. Boz yapraklan tüylüydü. Ayva ağacı olduğunu ne biliyordum öyleyse? Bizim Cukurovada hiç ayva ağacı görmemiştim. Belki bizim Çukurda hiç ayva yetişmez,  bilmiyorum.  Öyleyse  bu   kocaman pembe  çiçekler açan ağacı ayvaya nasıl, niçin benzettim, bilmem. Vanda çocuk aldırmani bulsam da sorsam. Ama bana öyle geliyor ki bu ağaç ayvadır. Niçin o kadar çiçekli ağacın bir tek meyvesini göremedim. Vermiyor muydu    acaba?   Yoksa ben daha ulaşmadan çocuklar yoluyorlar mıydı? Salt ağacın meyvesini yakalamak için kısa aralıklarla her güz ağaca çok gittim. Ama bir tek meyveyle karşılaşmadım. İşte bu ağacın altına oturdum, sırtımı da gövdeye verdim. Ağaç yapraklarının yarıdan çoğunu dökmüştü.

Metin ağzı aşağı yatmıştı, yönü ağda, gözleri bir çocuklarda, bir gökte, bir petaniyalarda. Arada da bana bakıyordu. Derken tan yerleri usuldan ışıdı. İstanbulun üstünü bir pembeliktir aldı. Birkaç bulut çıktı Haliç üstünden, bu yöne akmağa başladılar.

Metinin birden ayağa fırladığını van kürtaj yapan muayenehaneler yavaşça gerisin geri toprağa diz çöktüğünü gördüm. Tam bu sırada üstümüzden de bir küme kuş çavdı geçti. Çocuklar telaşla ayağa fırladılar,  kuşlar gibi hep bir ağızdan  ötmeğe başladılar, petaniyalar havalandılar birer ikişer karış, toprağa geri indiler. Erkete kuşlardan vanda çocuk aldırma durmadan öyle bir ötüyordu ki… Bu telaş, bu kıyamet ortasında bir ara Metini unuttum. Öteki çocuklara, kuşlara dalmışım. Derken zigzaglar çizerek ormanın üstüne  kadar giden  kuş kümesi geri döndü, gene çocuklarda telaş, bu ara Metini gördüm, o da kalkmış, o da ötekilerden daha coşkulu, kuşları öterek çağırıyor. Kuşlar, hooooop, geldiler dikenlere kondular, onlar kotatvan boynuna kürtaj özel  konmaz da üstlerine ağlar kapandı. Kuşlar ağların içinde çırpındılar kaldılar. Metin, kuşlar Qğlarda kalınea kendi yöresinde birkaç kere döndü, ko-Şen çocuklarla aynı anda ağa doğru bir iki adım attı, son-

129

ra durdu, arkasına döndü, ağır ağır, bir iki adım attı, olduğu yere sağıldı van kürtaj yapan muayenehaneler da… Van kürtaj yapan muayenehaneler da çocuklar ağdan kuşları toplarlarken ayağa kalktı, yanına yönüne boş gözlerle baktı, gözlerini çeşmenin akar suyuna dikti. Vardı, bir an için elini suya soktu, soktuğu gibi de geri çekti. Sağına soluna döndü. Elleri yanlarına düştü. Öyle bir süre hiç kıpırdamadan, hiç bir yere bakmadan kalakaldı. Ne yapacağını bilmez bir hali vardı. Tepeden tırnağa şaşkınlık içinde kalmış bir hali vardı. Ayaklarını sürükleyerek, yürümez  gibi  yürüyerek  uzaklaştığını  gördüm.   Uzaktan onu izledim. Ormanı geçti, Şenlik köyüne doğru yöneldi, bir ara durdu, van kürtaj yapan muayenehaneler geri döndü. Ormanın Florya yönündeki çukurda VAN kürtaj özel hastane bir çocuk topluluğunun ağları vardı. Onların az ilerilerine geldi durdu. Yönünü doğan güne döndü. Terlemişti. Halbuki ortalık serindi. Az van kürtaj yapan muayenehaneler yere sağılıverdi. Öyle oturur gibi değil de, yere akar gibi oturuverdi.  Kıpırdamadan  duruyor,  kuşlar  geçerken,  ya da  çocuklar ağdan kuşları  toplarlarken  canlanıyor, onlara birkaç adım atıyor, duruyor, şaşkınlıkla dönüyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da oradan yürümezmiş gibi ayrılıyor, VAN kürtaj özel hastane bir kümeye

yöneliyordu.

Öğleye doğru bir topluluğa yaklaşırken onların yanında durmadan geçtiğini gördüm. Yaklaştım çocuklar yemek yiyorlardı. Metin bir kere dönüp de bakmadı onlara.

Belki bir hafta, belki on beş gün Metin hep böyleydi. Nereden geliyordu, akşam olunca hangi yöne gidiyordu, bir türlü çıkaramadım. Belki çok uzaklardan, belki de şu yakınlardaki Cennet Mahallesinden, Şenlik köyünden, belki de aşağıdan Çekmece gölünün kıyısındaki evlerden

geliyordu. Çıkaramadım.

Benim onu hep izlediğimi bir keresinde çakar gibi oldu. Yüzünde bir ikircik van kürtaj yapan muayenehaneler da bir kızgınlık gölgesini görür gibi oldum. Oralı olmadım. Hemencecik o da boş verdi. Beni görmemiş gibi yaptı. Van kürtaj yapan muayenehaneler kaş altından arada bir beni dikizlediğini gördüm. Çocuklar beni çağırdıkça, benimle konuştukça yüzü açılıyor kapanıyordu.

Nasıl tanıştık, nasıl konuştuk, şimdi hiç anımsamıyorum. Öyle yanyana oturuyor, bir ağa gözümüzü dikiyor,

130

ftjç konuşmadan çocukların kuş yakalamalarına bakıyorduk. Kuşlar gelince küme küme, kuşlar yakalanınca ikimiz de içimizdeki coşkuyu saklıyor, sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi, aldırmıyorduk. Öylece bakıyorduk. İçimizden, ben de biliyordum, o da, bütün varlığımızla çocuklara, kuşlara katılıyorduk.

Akşam olmuş dönüyorduk. Metin, gözlerini gözlerime dikti, araştırdı, baktı, yokladı… Başını yere dikti. Bir şeyler söylendi kendi kendine… Cık cık cık, yaptı. Ben ona baktım. Durdum bir daha, bir daha bir daha baktım. Cık cık cık… Başını kıvırdı, hayıflandı. Yüzü değişti, ağlamaklı bir hal aldı, cık cık cık…

«Ne var Metin?» dedim.

«Bir şey yok abi, bir şey yok,» dedi.

«Bir şey var ki…»

Denizin kıyısına indik, kıyıya taşların üstüne oturduk.

«Bu martıları kimse yakalamıyor, ne iyi, değil mi?» dedi. Gözlerini dikmiş, tetikte, bana bakıyordu. «Para etmezler de onun için değil mi?» dedi. «Bir de çok çirkinler de ondan değil mi, martılar çirkin olduklarından dolayı yakayı kurtarıyorlar. Martılar çok çirkinler değil mi? Etleri de yenmez, değil mi?»

«Bir şey var senin dilinin altında. Nerde oturuyorsun sen?»

«Ben mi?»

«Sen ya…»

«İşte bir yerlerde. Ne olacak yani nerde oturduğum, neye yarar ki… Garip kuşun… Bu sakaların, floryalarıri, isketelerin…»

«Eeee?»

«Yuvaları olur mu?»

«Olmaz mı?»

Bu kuşların, küçücük, nerden gelip gelip nerelere gittikleri belli mi? Uzun uzun tartıştık kuşların yuvaları üstüne, martılar, leylekler üstüne. Balıkçıllar üstüne. Ley-‘eklerin yuvaları vardı, leyleklerin yuvalarını Allah değil kendileri yapıyorlardı. Metin çok leylek yuvası görmüştü. °ir de Eyüp Sultandaki leylekleri görmüştü. Onlara çok

131

acıyordu. Boynu bükük, garip, kimsesiz teylekieraı bunlar. Garip, hasta, uçmayı unutmuş. Kanatlarını kullanamayan leylek iki gözü kör adamlara benziyordu.

Van kürtaj yapan muayenehaneler birden köpürdü Metin, ateşe yalıma kesmişti. Söğ babam söğ ediyordu herkese. Kendinden geçmiş… Ben orada denizin kıyısında durmuş Metini şaşkınlıkla seyrediyordum. O küçücük çocuk kabarmış, heybetlen-miş, sesi keskinleşmiş, inanılmaz bir öfkede veryansın ediyordu. Bir öfke çılgınlığında sövüyordu.

Karşıdan gelen balıkçıları da gördü, onlara veryansın etti.

«Balıkçıdan ne istiyorsun?» «Balıkçıların da analarını avratlarını…» Yanımızdan bir şoför geçti dolmuşunun içinde. Araba şıngır mıngır, dökülüyordu. Boyaları kavlamış, kavlayan yerlerden paslar fışkırmış, delinmiş. Çamurluklar bin-bir biçimde kıvrılmış, kopmuş. Şoföre de söğdü. Ödüm koptu, şimdi dönüp bana da söğecek diye. Söğecek de, yeni tanıştık daha, aramızda hır kopacak diye. Kum kayıkları vardı denizde. Bir adam yarı beline kadar suya  girmiş, denizden kürek kürek kum alıyordu, alıp kayığa dolduru-yordu sular damlayan  kumları.  Boynu  uzamıştı adamın, upuzun sünmüştü acıyla, yorgunlukla. Boynu görünüyordu hep, kırışmış. Metin onun durmadan  boynuna soğuyordu. Bir kadın geçti yanımızdan, önüne geçti ona da söğdü. Kadın o biçim kadınlardandı. Aşağıdaki gazinoda çalıştığını ben biliyordum, meğer Metin de biliyormuş. Ona ağza alınmaz küfürler savurdu.

Kadın Metine baktı baktı, burun kıvırdı : «Haydi oradan aç köpek,» dedi. «Açlık başına vurmuş ağabey,» dedi, bana da dönüp. «Açlık bu itin başına vurmuş da ne yapacağını bilmiyor. Haydi oradan ac köpek, sen karnını doyur. Bak nasıl kuzu gibi olursun.» Yürüdü gitti.

Arkasından Metin daha beter, daha duyulmamış küfürlerle söğdü.

Kadın uzaklaşmış gitmişken geri döndü, güldü tepeden :

132

«Şimdi yanına gelirsem aç kudurmuş köpek bir bacağına basar, şöyle seni ikiye ayırırım. Sen de beni mi buldun söğecek?»

Bir anda kadının gülüşü öfkeye çevrilmişti, korktum bir olay çıkacak diye.  Kadının öfkesi Metinin sesini  bir art için kıstı. Van kürtaj yapan muayenehaneler söğmelerini sürdürdü Metin. Sesi gittikçe iniyor, Metin gittikçe durgunlaşıyordu. Sonunda sayıklar gibi kısık bir sesie konuşmağa başladı. Ne konuştuğu anlaşılmıyordu. Sanıyorum ki, ben de bu arada, Alları ne verdiyse payımı Metinden aldım. Bana öyle geliyor. Metin konuşmayı kesince, yüzüme bir süre bakamadı, oradan anladım ki ben de bu arada kalayı yemişim. Ya da kendi şahsıma söğdüğünü duydum da aldırmamazlığı kendime yediremedim de duymamışçılığa vurdum.  Belki de bu. Ne yapayım, bu kudurmuş herifle bir de ben mi hır çıkarayım, çıkarayım da canına okuyayım. Hazır bana güvenmişken.

Ter içinde kalmış, kayanın üstüne çöktü. Eli ayağı, bütün bedeni seğirmeler, titremeler içinde.

Bana döndü, sert:

«Kusura kalma,» dedi. «Sana bir sözüm yok. Şimdiye kadar, ben bulaşmadan, ilk olaraktandır ki, sen geldin bana merhaba, dedin. Ben de sana ne güzel davrandım değil mi?»

«Bana bir şey yapmadın ki sen.»

«Yaptım yaptım ya kusura kalma. İnsanoğlu nankördür. Sen bana nasıl davrandın, ben sana ne karşılık verdim…»

Konuştukça özür diledikçe titremesi duruyordu.

İyice durgunlaştı, sapsarı kesilmiş yüzü, gene öyle sapsarıydı. Gittikçe mat bir hal alıyordu.

Başını kaldırdı, yılgın, bıkmış, küs bir sesle :

«Ablaya ayıp ettik değil mi,» dedi. «Yazık değil mi? Onun başı zaten kimbilir nasıl da belada. Orospuların ba-Şi her zaman beladadır. Böyle durduklarına bakmayın on-lann. Ben onları çok gördüm. Onlar hep ağlarlar.»

Şoförlerden, balıkçılardan, kumcudan, kime sövmüş-Se hepsinden teker teker özür diledi. O, kötü bir insandı,

133

önüne gelene, suçsuz insanlara nedense çok çok Kızıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da… Van kürtaj yapan muayenehaneler da… köpekler gibi pişman oluyordu. Pişman olduktan van kürtaj yapan muayenehaneler da neden pişman oldum, diye gene kızıyor, kendinden utanıyordu.

Birden küçücük, yakalanmış, yakalanınca gözleri büyümüş kuşlara geçti.

Gene coşkuyla başladı, yüzü kedere kesti. Nerdeyse

ağlayacak.

«Yakalıyorlar,» dedi. «Aaaaah, yakalıyorlar. Yüreğim parçalanıyor bu küçücük kuşlara. Deli oluyorum. Bir de görsen onları yakalandıkları zaman. Aman aman, bir görsen, gözleri fıldır fıldır. Deli gözleri hepsinin de gözleri. Bir titriyorlar yakalandıkları zaman, titremekten uçuyorlar, ölüyorlar, değil mi? Çok gördün değil mi? İnsan yüreği nasıl dayanır, ben dayanamıyorum. Bir de güzeller, bir de güzeller. Çok merak ediyorum da, hep dolaşıyorum, nereden gelip nereye gidiyorlar, yuvaları var mı, nereye yumurtluyorlar, civcivlerini nasıl besliyor, nasıl uçuruyor-lar, bilemiyorum. O pis çocuklar her gün her gün bin tane, iki bin tane yakalıyorlar, çoğu da hastalanıyor, korkudan uçamıyorlar, Selim gibi, Selim var ya, benim arkadaşım, surların kovuğunda yaşar Selim. Küçük bir çocuk Selim, Selim de bu kuşlar gibi korkuyor. Selim öyle çok korkuyor ki, Selim herkesten korkuyor. Selim kuşlardan bile korkuyor. Gece olunca Selim hiç dışarı çıkamaz. Selimi bir görsen. Selim kadar korkan insan gelmemiştir bu dünyaya. Bu kuşlar da Selime benziyor. Bu kuşlar yakalanınca var ya, öyle korkuyorlar ki, kuşların gözleri de Selimin gözlerine benziyor. Selim nereli  mi? Selim  Haran ovası diye bir çöl varmış, Selim oradan ta buraya kadar yürüyerek gelmiş. Selim yalan da söylüyor. Hep korkudan. Selim her şeyi korkudan yapıyor. Yankesicilik yapıyor, korkudan, hırsızlık, söğüşçülük yapıyor, hep korkudan. Selim korkunca var ya, hep bir şeyler, en olmadık şeyler yapıyor. O korkunca onun yaptıklarını en büyük bir insan bile yapamaz. Geçen yıl bir adam gördü, kocaman bıyıkları   vardı   adamın,   kolunda   göğsünde   de   hançer döğmeleri, kocaman mor hançerler, adamın gözleri bıçak

134

giDyı. oeıım onu görünce korktu, ödü bokuna karıştı ki, ne demezsin. Korkudan dizlerinin bağı çözüldü, ormanın orada kalakaldı, öyle kaldı orada. Haran ovasından yürüyerek gelmiş. Yolda bir adam onun boynunu sıkmış. Gözleri dışarıya fırlamış. Selimin gözleri koskocaman daha dışarıya fırlamış. Hep gözleri fırlak fırlak dolaşıyor daha. Fır fır fır fır. Fır fır gözleri. Korkudan bir daha yerine oturamamış gözleri, öyle dışarda. Yaaa, kuşlara yazık. Selime de yazık değil mi? Kuşlara yüreğim yanıyor, Aaaaaah, yanıyor.»

Yanıyor, derken hep bana bakıyor. Alay ediyor muyum, diye. Neden alay edecekmişim, insan kuşlara. Selime acımaz mı? Kuşkulu Metin, kuşlardan söz ederken. Acımasında bir uydurmalık var mı? Ben böyle düşünüyorum. O da öyie düşünüyor. Bir uydurmalık, uydurma bir acımak mı?

Kuşlar da kuşlar. Hem de insanın baş parmağı kadar. Hem de cıvıl cıvıl. Hem de nereden gelip nereye gidiyorlar? Ne kadar uzak yerlerden buraya kadar uçarlar, yorulmazlar mı? Küçücük kanatlarıyla o kadar uzak nasıl uçarlar? Yuvalarını nasıl yaparlar? Hasta olunca onlara kim bakar, üşümezler mi?

Birden kuşlara da sövmeğe başladı, birden de bıraktı, hemencecik de bana itçe bakarak kendini toparladı, güldü. Arkasından gene dudakları titredi, kızdı, kısılmış sesiyle bağırmağa başladı. Bu sefer kuşları yakalayan çocuklara veryansın etti. Çocukların ne anaları kaldı, ne babaları, ne sülaleleri… Ne alçaklıkları, ne namussuzlukları, ne cellatlıkları.

Gene birden kesti, gene güldü, yaltaklanır bir hal aldı. Üşür gibi oldu. Metin bayağı üşüyor büzülüyordu.

«Üşüyor musun Metin?»

«Ben çok üşürüm,» dedi. «Kuşlar da çok üşürler. Benden beter titriyorlar, kuşlar da titriyorlar, hem korkudan, hem üşümekten. Vallahi ya, üşümekten. Ben hiç hiç bir Şeyden korkmam.»

Karşıda pırıl pırıl bir araba duruyordu. Ona gözleri gitti. Arabanın içinde bir kızla bir erkek fingirdeşiyorlar-

135

  1. Bir sure oniaru uumı uvmn,________

«ben şimdi istersem gider şu arabanın tekerlerinin dördünü de bıçaklarım, istersem. Korkmam. O adam var ya_ arabadan ininceye kadar… Beni yakalarsa bile, yanıma yaklaşamaz. O kocaman adam benden korkar. Herkesin benden ödü kopar, biliyor musun?»

«Ben senden korkmuyorum?»

«Sen korkmazsın,» dedi. «Ben seni biliyorum, sen hiç korkmazsın. Korkarsın ya az korkarsın. Benden de hiç korkmazsın.»

«Neden ki o?»

«Neden olacak, ne bileyim, korkmayan insanlar da var ya, sen onlardansın, çoğunluk korkuyor benden. Sen neden korkmazsın benden acaba, ne bileyim ben.»

«Bana yağ yapıyorsun lan hergele.»

Birden kızar gibi yaptı, dudakları titredi, belki de kızdı. Van kürtaj yapan muayenehaneler güldü toparlandı:

«Ağzını bozma olur mu,»  dedi.  «Arkadaş arkadaşa

ağzını bozmaz.»

«Sen bana bozdun ya…»

Düşündü kaldı. Neden van kürtaj yapan muayenehaneler başını kaldırdı, gülümsedi :

«O hiç,» dedi. «O sövme, ağzını bozma değil ki…»

«Ne ya?»

Gene düşündü kaldı Metin. Derin, zor bir düşüncedeydi.

«O öyle bir şey işte,» dedi, işin içinden sıyrıldı. Sırtından ağır bir yükü atmıştı. Ama hep üşür gibiydi. Bir şeyleri de ben çakmıştım. Çaktığımı anlayınca gene kuşlara döndü. Şimdi artık saçma sapan konuşuyordu. Kuşlar üstüne hayal kuruyor, düşlüyor, düşlerini anlatıyor, kuşlara acıyor, kızıyor. Mıymıntılar, diyordu, mıymıntılar. Ne var, küme küme gelip ağların içine giriyorlar. Gözlerinin önünde arkadaşları yakalanıyor, görüyorlar, hoooop, gene giriyorlar. Eşşekler, eşşekler, eşşoğlu eşekler, hem de ne eşşekler, aptallar ki, bu kuşlar gibilerini, gibileriniiiii, dünya görmemiştir. Ölüyorlar, oh ki oh öldürüyor o ahmakları çocuklar. Gittikçe halsizleşiyordu. Belliydi. «Haydi gidelim,» dedim.

136

Yürürken sallanıyordu. Belli etmek istemiyor ama ayakları ayaklarına dolanıyordu.

Bu kadar öfke, boşalma, onu bitirmiş gibi geliyordu bana.

Fevzinin lokantasının önünden geçerken içeri dalı-verdik. Ne o bir şey söyledi ne ben, öylesine içeri dalıver-dik. İçerde yüzü allak bullak oldu, oturmak istedi otura-madı, kapıya baktı, dönüp kaçmak ister gibi bir hal aldı, kaçamadı. Gözlerini bana dikti, hüzünlü. Yutkundu bir süre, bir şey söyleyecek oldu söyleyemedi.

Zorla, ağzından dökülürcesine, özür dilercesine: «benim param hiç yok ki…» dedi. «Aldırma,» dedim. «Ne olacak paran yoksa, benim var,» dedim. «Şöyle bir karnımızı doyuralım da..»

«Ben az yemeliyim,» dedi. «Ben zaten çok az yemek yerim. Ben az yerim her zaman. Ama istersen yiyelim. Senin sahi… paran var mı…?»

Kısık, kesik kesik konuşuyordu, ikircik içindeydi. Şaşkınlığa dönüştü her hali.

«Demek, demek… Demek ki… Senin… şimdi… Öyle mi?»

Bir sayıklamaydı. «Ne olacak, aldırma,» dedim. Birden yüzü aydınlandı.

«Küçücük kuşlar,» dedi. «Ama ne kadar da küçücük. Sen de acıyor musun kuşlara?»

«Kim acımaz kuşlara değil mi Metin?»

Kuşku içindeydi. Alay etmemden ödü kopuyordu.

«Kim acımaz ki kuşlara, değil mi?»

Sesi yarı alaylıydı.

«Kim acımaz, kim acımaz ki, hele beeeeen.»

Sabahattin geldi :

«Ne istiyorsunuz, bugün öyle bir dana pirzolası var ki, taptaze, yumuşak.»

Metin :

«Dana pirzolası,» dedi, hemen, elinde olmadan. Van kürtaj yapan muayenehaneler da pişman oldu acelesine. Van kürtaj yapan muayenehaneler gene sürdürdü. «Dana pirzolası, ekmek, kuru fasulye..»

137

«Bana da Metinin istediklerinden… ı^ooan suıuıu aa yap Sabahattin. Bol bol. Limonlu.»

«Limonlu salatdyı severim,» dedi Metin. Ağzından kaçırdı. «Ben hiç salata yemedim ki…» «İyi ya yersin,» dedim.

Ekmek geldi, göz açıp kapayıncaya kadar Metin ekmekleri bitirdi. Ben görmezlikten geldim.

Ekmeği bitirdikten van kürtaj yapan muayenehaneler, farkında mıyım, diye beni kaş altından şöyle bir dikizledi. Baktı ki farkında değilim, kimse de farkında değil, yüzü ışıdı, ilk olaraktan bir çocuk yüzü oldu. Tuhaf, şimdi Metinin yüzü hiç sabahki, az önceki yüzü değildi. Şu insan yüzü andan ana, koşuldan koşula ne de çabuk değişiyor. Salata geldi, Metin gene kuşkulu, yöreyi şöyle bir kolaçan ettikten van kürtaj yapan muayenehaneler salataya sarıldı, hemencecik salatayı da götürdü. Gene bana baktı. Ben başımı dışarıya çevirmiş, dalgın, denizin kıyısındaki sıra sıra teknelere bakıyordum. İşte buna çok sevindi Metin. Sevindiğini, öylesine taşkın bir sevinç olacak ki, sevincini yüzünü görmeden seziyordum. Belki kı-pırdanışından, belki soluk alışından, belki bize bakan insanların yüzünden anlıyordum. Pirzola da geldi. Bir baktım, Metin gene almış götürmüş pirzolayı. Az van kürtaj yapan muayenehaneler ben de bitirdim. Metin van kürtaj yapan muayenehaneler beyaz peynir istedi. Arkasından kavun, ardından da karpuz. Bir daha kavun istedi, bir daha peynir. Van kürtaj yapan muayenehaneler doymuş olacak, ellerini  arkasına atıp uzun uzun gerindi. Oradan kalktık Floryadaki büyük çit-lenbik ağacının yanına vardık. Metin ne kuşlara, ne kuşçulara, ne de Florya düzlüğüne baktı, çltlenbik ağacının ‘altına oturur oturmaz başı göğsüne düşüverdi, hemencecik uyudu. Onu, başının altına bir tutam ot koyup yatırdım. Akşama doğru ağacın altına vardım ki Metin daha uyuyor. Uyandırdım. Derin bir düş içinde gibi, şaşkın şaşkın yöreye bakıyordu. Uyurgezer gibi ayağa kalktı, beni anımsamağa çalışıyor bir türlü de kim, neci olduğumu cı-karamıyordu.  Kuşçulara doğru yöneldik.  Bir çoouk topluluğuna varırken durdu, yüzüme baktı, baktı, birden gülümsedi, sevindi: «Amma da uyumuşum be arkadaş,» de-

138

  1. Neaense bundan van kürtaj yapan muayenehaneler Metin bana hep arkadaş, dedi. Bana arkadaş demesi hoşuna gidiyordu. «İnsan rahat olunca işte o zaman uyku hemen yakasına yapışıyor.» Karşıdan pırıl pırıl koskocaman bir otomobil geçti son hızla, ben bastım küfrü, bastım küfrü. Metin oralı bile olmadı. Sanki sabahki küfürlerin hepsini unutmuştu. Sanki sabahleyin yere göğe, dünyaya insana delicesine, ağzı köpürmüş söğen kişi Metin değildi. Değildi de benim küfürlerimin çaresizliğine kulak bile asmıyordu.

Yanına vardığımız birinci topluluk çok kuş tutmuştu. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler tane kafesi ağzına kadar, üstüste doldurmuşlardı. Nerdeyse kuşlar sıkışıklıktan öleceklerdi. Metin ağzının suyu akarak hayranlıkla kafesteki kuşlara bakıyordu. Kafeslerin içinde sarılar, kırmızılar, kül rengiler, maviler, alalar bir uğunmada durmadan çırpınıyorlardı.

Metin elini uzattı, parmağını bir kuşa değdirdi, o parmağını kuşa değdirir değdirmez de bir vaveyla koptu. O kısa boylu, geniş omuzlu, partallar içindeki vanda kürtaj yapan muayenehaneler köşe çocuk geldi Metinin kolundan tuttu öteye fırlatıverdi: «Pis, uğursuz elini sürme kuşlarımıza, serseri!» Vardı Metinin fırladığı yere, «serseri, serseri, serseri,» diye yineledi.

Dayanamadım ben de onun yanına dikildim: «Serseri diye senin gibi serseriye derler. Serseri diye senin o aptal babana ve hem de senin sülalene derler. Hırpo!» Eş-şek sıpası üstüme doğru çemkirdi, nerdeyse kavga çıkaracak. Öteki çocuklar ona elle kolla işaret çaktılar da ağzını açmadı, ya da vurmağa kalkmadı. Metin :

«Aman arkadaş,» dedi, «uyma bunlara, bunlar şımarık, delidir. Bunlar insanı bıçaklarlar biliyor musun, sırf şımarıklıktan. Bu kadar çok kuş tutmanın şımarıklığından.. Aoaah, benim de bir ağım ol… ol, ol, ol…» Olsa diyemedi. Ağzından kaçırmış, itler gibi pişman olmuştu van kürtaj yapan muayenehaneler da. Ben duymamışcılığa vurdum. Buna en çok sevindi Metin. Öteki çocuk topluluklarına teker teker uğradık. Metin hepsine büyük bir tutku, büyük bir hayranlıkla, kıvançta yaklaşıyordu. Kuş dolu, çırpınan kafeslerin yöresinde hayranlıkla dolaşıyor, kuşlara bakıyor, seviniyor, gülüm-

139

süyor, artık eliyle brr kuşa dokunmuyordu. Belki de her kuşa dokunmak istiyor ama dokunamıyordu. Kuşçu çocuklar Metinin kafeslerin yöresinde hayran dönmesinden pireleniyorlar ama bir şey söyleyemiyorlardı. Birçoğu beni tanıyordu. Tanımayanlar da nedense bana bakıp bakıp ses çıkarmıyorlardı.

Metin susuyordu. Yüzü andan ana değişiyor, bir sevince giriyor, bir acılaşıyor, bir alaylı bir hal alıyor, bir coşkunluk içinde ışıklanıyordu. Gün batıyordu ki :

«Sen beni Selimle tanıştırsana,» dedim. «Tanıştırırım ama…» «Aması ne?»

«Söyledim ya, o herkesten, uçan kuştan bile ürker, korkar,» dedi. «Şimdi o seni kimbilir ne sanır, belki seni görünce alır yatırır, belki de bir büzülür, bir büzülür ki ağzından bir tek laf alamazsın.»

«Korkutmayız,» dedim.  «Ben  onun  ağzından  laf da almasını bilirim,» dedim. Metin boynunu büktü :

«Sen istiyorsan arkadaş,» dedi. «Bir arkadaş için çan baş üstüne. Seni Selime değil feriştaha bile götürürüm. Yeter ki sen iste. Bir insan arkadaşı için canını bile vermeli. Dünyada her şey gelip geçicidir, baki olan bir arkadaşlıktır. İnsanoğlu arkadaşlığın kıymetini bilmiş olsaydı, insanoğlu böyle eşşek olur da birbirini yer miydi, her şeyin üstündedir arkadaşlık. Ben sana neden amca, abi, kardeş demiyorum da sana arkadaş diyorum. Çünkü-leyim ki arkadaşlık her şeyin üstünde de o yüzdendir ki ben sana arkadaş diyorum. Arkadaşlık kan kardeşliğinin bile üstündedir.»

Arkadaşlık üstüne öylesine coşkun bir söylev verdi ki Metin, vay anam vay, söylev derim sana. Öyle bir havası vardı ki, işte arkadaşlık budur, diyordu. Sana arkadaş demişsem arkadaş, sen bunun kıymetini bil. Sana verdiğim büyük değerin, erişilmez insanlığın…

Ben de ona sezdirdim ki ben arkadaşlığın değerini bilirim ve hem de dünyada her şeyden arkadaşlığı yüce

140

tutarım. Buna çok sevindi Metin. Bu arada ona kim olduğunu, nereden geldiğini, ne işler gördüğünü sordum. Hırsız mıydı, yankesici miydi, söğüşçü müydü, şu dar-ı dünyada ne yapıyordu?

«Bak arkadaş,» dedi. «Ben bir yuvasız kuşum. Adım Metin.  Metin  bile benim doğru  dürüst adım değil. Kaç yaşında mıyım, onu da bilmiyorum, nasıl  görüyorsan, o yaştayım. Nereden mi geldim, hiç bir yerden, ya da her yerden. Anamı, babamı  mı soruyorsun, kardeşlerimi bacılarımı mı, bütün insanlar. Bundan dolayı bana güvenme, işte ben gördüğün gibiyim. İşte ben buyum. Ağustosta üşürüm, karakışta yatatvan boynuna kürtaj özel ım. Böyle doğmuş bir mendebur oğlu mendebur kişiyim. Şimdi anladın  mı  beni.  Gel de ben seni Selime götüreyim. O her şeyi biliyor. Anasını  babasını,  sülalesini,   kardeşlerini,   köylülerini,   köylerinin itini eşeğini, kurdunu karıncasını öyie biliyor ki, bülbül gibi de anlatıyor. Amma o kadar çok korkuyor ki insanlardan,  korkudan deli divane oluyor.  Karanlıktan  da beter korkuyor. Onun için yerimiz surların kovuğu ya, o kovukta  hiç yatmadı.  Karda  yağmurda,  kışta  kıyamette üstüne bir naylon çekip kendisine bir elektrik direği dibi bulur, orada uyursa uyur. Allah seni inandırsın arkadaş, onu geçen kış altı kere donup ölmekten kurtardım. Yattığı yeri, yani direğin altını biliyorum, ben kovukta sıcacık yatarken aaaaaaah, Selim, diyorum, o ayazda, çırılçıplak direğin altında azıcık ışık için yatıyor, donup ölecek diyorum, içime kuşku giriyor. Beni sabaha kadar uyku tutmuyor. Gene böyle beni uyku tutmayan bir sabah kalktım yataktan, kovuk başıma yıkılacak, içimi sardı bir korku ama bu korku neyin nesi bilemiyorum. İçimdeki korku da gittikçe büyüyor. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler dönüyorum surların yöresinde ki, İçimdeki korkuyu, karanlığı atayım. Derken birden aklıma tıp etti ki, ne tıp etme. Bir koşu vardım elektrik direğinin oraya ki Selim bir top olup donmuş kaskatı kesilmiş, aldım sırtıma ki, hiç çanı yok. Ne yapsam, ne yapsam, hastaneye götürsem ki kimse bakmaz yüzümüze, niye dondunuz diye de bir iyice döğerler.. Ben ne yapayım, ben ne yapayım derken… Kovuğa girsek, Selim uyanınca bu se-

141

fer de karanlıktan korkusundan ölecek. Ben ne yapsam ne yapsam, Selim sırtımda vurdum Kocamustafapaşadan içeriye. İnsanların yüzüne bakıyorum, yolda bir iyi insan görsem de Selimi evine taşısam, ondan da korkuyorum, insanlar iyi mi kötü mü yüzlerinden belli olur. Belli olmasa bile…»

Metin insan yüzüne bakmanın bilimcisi olmuştur. Göz görünen yerden bir adam kıpırdasa Metin onun iyi mi kötü mü bir kişi olduğunu derakap bilir. Polis mi? Hahhah, Metin polisi ayı postuna, tilki, çakal, kuş donuna girse de polisi tanır. Polislerin hepsi aynı kalıba dökülmüşlerdir. Olacak gibi değil. Polislerin hepsi aynı anadan doğmuşlar, aynı babanın belinden inmişlerdir. Polisler de bu-: nu bilirler de onun için öteki insanlara o kadar kötülük düşünürler. Onun için çocuklara hep düşmandır polis kabilesi. Bir çocuk görmesinler polisler aman allah döveceğiz diye sevinçlerinden kıç atarlar. Polis kabilesi evvelemirde çocuk düşmanıdırlar. Cünküleyim ki polis abiler çocuk olmamışlar analarının karnından öylece doğmuşlardır.

«Selim sırtımda…»

Selim Metinin sırtında Kocamustafapaşa camisinin önüne geldiler. Herkes, camiden çıkan dini bütün müslü-manlar teker teker koklar gibi Metinin sırtındaki naylona sarılmış Selime bakıyorlar, van kürtaj yapan muayenehaneler hemencecik oradan uzak-laşıyorlar. Bir de Selimin üstüne dua okuyanlar da var. İyi adamlar, iyi adamlar. Dini bütün müslüman olmak çok çok iyi. Hiç olmazsa hasta, donmuş bir çocukla ilgileniyorlar da dua bile okuyorlar üstüne.. Yaaaaa. Selim sırtında, herhalde Metinin sıcaklığı ona iyi gelmiş olaeak kî…

«Caminin avlusuna girdim arkadaş, Allah seni inandırsın ki sevincimden uçuyorum. Selim çok zayıf ama bana ağır geliyor. Gittikçe de yoruluyorum. Ama sırtımda Selim, benim sıcaklığımdan dolayı çözülüyor. Duymuyorum bile ağırlığını. Selim sırtımda avluda koşup duruyorum. Koşuyorum ki daha sıcak olayım, Selim de sarsılsın da daha kendine… Ben koştukça Selim kıpırdıyor ha kıpırdıyor. O kıpırdıyor, ben sevinçten uçuyorum. Ayağım

142

bir taşa takıldı ikimiz birden yere, mermerlerin üstüne se-riliverdik. İyi oldu. Bir süre ikimiz de orada uzandık kaldık. Bir baktım Selim ayaklarını kıpırdattı önce, van kürtaj yapan muayenehaneler ellerini, van kürtaj yapan muayenehaneler VAN kürtaj özel hastane yerleri… Ama gözlerini açamıyor. Gözlerini açsa tamam. Yattık kaldık orada. Avlu duvarı da rüzgarı tutmuyor mu? Ben de dinlenmemiş miyim, dayan Metin, dedim, dayan arkadaş ki Selim cana geliyor, bu hasta köpek.  Gene sırtlandım onu,  koşmağa  başladım. Ne kadar koştuğumu bilmiyorum ama soluk soluğayım, bu sefer Selim dirilecek de ben öleceğim. Derken arkadan bir ses: «Metin, Metin, Metin, iyileştim. İndir beni.»  Hemen indirdim onu. Sevindim. Bana baktı baktı, «arkadaşsın arkadaş,» dedi. Selim sert adamdır, o kimseye arkadaş dememiştir. Selim, «arkadaş,» dedi bana, «ben acımdan ölüyorum, cebimde de hiç bir şey yok, ya sende?» Ben de yok, dedim. Ama bakarız bir çaresine. Sen burada durur musun on beş dakika.. Arkadaş sen de kusura bakma ama, benim için kötü düşünme ama VAN kürtaj özel hastane çarem yok. Selim, iyiyim, dururum, dedi. Ben fırladım beş dakika van kürtaj yapan muayenehaneler elimde koskocaman bir ekmek, sıcak mı sı-cck, kocaman bir kaşar peyniri parçası, arkadaş dilendim sanma. Ben hayatımda kimseden bir şey dilenmedim. Yani ekmeği kaşar peynirini kaptığım gibi. Öyle bir dalmışım ki, ellerim öyle bir uçuyor ki bakkal elimi değil, koskocaman  beni bile göremedi.  Geldim  avluya. Selim, sıcacık ekmeği kucakladı, hiç bir parçasını koparmadı. Hiç bir zırnığını bile. Ben, ekmeği eline alıverince hepsini yu-tuverecekmiş sandım. Selim bana baktı baktı, ekmek kucağında baktı. Arkadaş, dedi, bir çay olsa. Kalk, dedim, kalk Selim, bugün talihimiz yaver gitti.»

Kahveye vardılar. Selimin kahveciden ödü koptu. Adamın bir bıyıkları var tam Selime göre. Selim, adamı bir gördü, o anda geriye döndü, bileğinden Metin yakaladı, «dur Selim,» dedi. O anda kahveci onları gördü. Selimin elindeki ekmeği. Metinin elindeki peyniri gördü her şeyi anladı. Gülümsedi, koca bıyıkları sevinçten vızıladı. Selimi utandığından kaçıyor sandı. Böylelerini çok görmüştü. «Gelin aslanlarım gelin, çayım güzel, tavşan kanı, ağzını-

143

za layık. Sizîn gibi babayiğitlerim için yaptım.» Selimi yakaladı içeriye çekti, yandaki boş masaya çekti, Metin de onları izledi. Kahveci Selimi sandalyaya savurdu oturttu, Metin de geçti karşısına oturdu. Kahveci, fiyakalı, om-zundaki kırmızı mendili aldı savurdu, gerisin geri yerine serdi havalandırarak. Hemen o anda da çaylar geldi, fiyakalıca masaya kondu. «Afiyet şeker olsun.»

Çocuklar sıcak çayla sıcak ekmeğe abandılar. Daha çaylar bitmiş bitmemişti ki kahveci gülerek iki çay daha getirdi. «Afiyet olsun aslanlarım.» Omzundaki kırmızı mendil gene savruldu. Fiyakalı, alışmış adamın gene geniş omuzlarına yayıldı.

Selim hem çayını içiyor, hem kaşarla ekmeği yiyor, hem de kuşkulu, tetikte kahveciye bakıyordu. Gözü kapıda fırladı fırlayacak. Metin bu hali sezdi: «Otur oturduğun yere,»  dedi.  «Baksana adamın  güzel  yüzüne,  böylesi yüzden insana kötülük gelir mi? Baksana adama babadan da anadan da arkadaştan da iyi.» Bana mısın demedi buna Selim, gene tetikte, gene kuşkulu, gittikçe de, çayı içtikçe ekmek peyniri yedikçe de korkusu büyüyor, dışarı fırladı fırlayacak. Bu arada iki çay daha geldi. Koca bıyıklı adam onlara candan gülümsedi. Çocuklarda bir huzursuzluk sezmiş olacak ki, «yiğitlerim,» dedi, «bu çaylar ocaktan, benden,» dedi. «Afiyetle için.» Selim gittikçe pireleniyor,  gözlerini  kahvecinin bıyıklarına,  hep gülen gözlerine dikmiş ayırmıyor. Gözgöze gelince kahveci geniş geniş, yüzü sevinç içinde kalarak ona gülümsüyor. Selim birden kapıdan fırladı, bir anda gözden yitti. Kahveci geldi yanına Metinin, «ne oldu buna?» diye sordu. Metin ne yapsın, ne söylesin. «O karkar, o korkar,»

dedi.

Çaycı:

«Çocuklar,» dedi Metine, «burası sizin kahveniz, ne zaman isterseniz gelin istediğiniz kadar çay için olur mu? Ben de sizin kadarken sizin gibiydim. Onun için…»

Metin de Selim de çok seviyorlar bu kahveciyi. Kahve onların evi gibi. Ama her zaman gitmiyorlar oraya çay içmeğe. Cok sıkışırlarsa.. Cok varıp gelme de sevdiğin

144

yere… va muhabbet kalkar, ya bir hal olur. Bunu Metin de biliyor Selim de.. Selimin gene ödü kopuyor bu bıyıklı adamdan. Biliyor biliyor ona bir şey yapmayacak bu candan adam, bu kahveci, ama gene de korkuyor. Korkudan deli oluyor. Ama ne yapsın donduğunda, üşümekten öldüğünde ister istemez korkudan öle öle kahvenin yolunu tutuyor. Her seferinde de kahvenin kapısında alıp yatırmak istiyor, her seferinde de Metin onu yakalıyor, kahveci onu içeriye alıyor. Sıcak tavşan kanı çayı önlerine dayıyor. Sıcak ekmek aldırıyor, kaşar peyniri getirtiyor, bizimkilerde de bir keyif bir keyif… Aaaaah, şu hergelenin, Selimin bir de korkusu, her an iğne üstünde otururmuş-casına kaçıp gitmek tedirginliği olmasa, olmasa, olmasa.. Ne sıar, ne var, ne var korkacak böylesine iyi bir arkadaştan.. Yaaaa, arkadaş, arkadaş, arkadaştan…

«Selim şimdi bugün iyi bir iş tutmuşsa, surların üstüne uzanmıştır, tam bir kedi gibi yatmıştır taşların üstüne. İlık güneşin altında uyuyordur. Öyle bir yere yatmış, sak-Janmıştır ki, onu orada insan olan göremez. Bir ben görürüm. Şimdi seni görünce kaçmağa kalkar, ben onu yakalarım. Çırpınır, sen gel bana yardım et, ama hiç yüzünü asma hep boyuna gül ki azıcık korkusu geçsin hergelenin. Çırpınmasına bakma, öyle zayıf ki çırpına çırpına yoruluyor, bir daha uzun bir süre kendine gelemiyor, bıraksan da orada kalakalıyor, korkudan ölse de kaçamıyor kalkıp…»

Surlara geldik. Bir sabahtı, Selim yoktu. «Vay köpek,» dedi Metin. Ötede kovuğun ağzında vanda çocuk aldırma uyuyordu. Baktım uyuyan çocuğa, ben bunu tanıyordum.

Metin :

«O seni tanıyor,» dedi.

Ben de:

«Tanır gibi oluyorum,» dedim.

«Sirkeciden,» dedi Metin.

Kara çatık kaşlı, kırışmış yüzlü bu on iki yaşındaki Çocuğu iyice çıkardım. Sabonun arkadaşıydı.

145

Sabo bana Sirkecide kim varsa sevdiği, saydığı arkadaşı, tanıştırmıştı. Ama ben bunu Sirkecide vagonların içinde uyur sanıyordum. Demek yurdu yuvası burasry-

mış.

Metin bir tekme indirdi uyuyana :

«Uyan lan,» dedi. «Bak, kim geliyor, kim?»

Çoouk uyanmadı, sağından soluna   dönerken   iyice,

derinden inledi.

Metin onun yanına  diz  çökmüştü, yüzü değişmişti,

bir acıma hali almıştı.

«Kardaş, Ali kardaş, bak bak, uyan hele, bak arkadaşımız geldi.» Sesinde azıcık da alay vardı. «Vay köpek vay!» Niye böyle arkadaşımız derken alay ediyordu. Ben gerçekten onların arkadaşı olamaz mıydım? Olamazdım ya, Metin bilmiyor muydu bunu, bu cin gibi gün görmüş insan, bu yaşta bu koşullarda onların arkadaşı olamayacağımı bilmez miydi, belki arkadaşım derken bıyık altından gülümsemesi ondan. Öyle değil mi?

«Ali, bak, kardeş, Alim, çok mu yoruldun? Çok mu kovaladılar seni?» Bana döndü. «Bu Aliyi var ya herkes çok kovalar. Nereye gitse Aliyi herkes kovalar. Onun da huyu durmadan kovalanmak.»

Bir ana yumuşaklığı, inceliği sıcaklığıyla Metin Aliyi uyandırmağa çalışıyordu.  Derinden, saçlarını  okşayarak. Sonunda Ali doğruldu, şaşkın gözlerle kocaman kocaman baktı ikimize de, birden fırladı hemen, aldı yatırdı, Metin arkasından koştu, yakaladı onu, surların gediğinde. Bir şeyler söyledi kulağına. Ali durgunladı. Yanyana bana doğru geldiler. Ali beni görünce gülümsedi, başını önüne eğdi. Van kürtaj yapan muayenehaneler da elini uzaktan bana uzattı: «Hoş geldin,» dedi. «Sabo gitti memlekete.» Sabonun gittiğini biliyordum.

«Onunla çok uzun konuştun da bana hiç bir şey sormadın,» dedi Ali yakıtatvan boynuna kürtaj özel ak. «Sana da sorarım,» dedim.

«Sormalısın,» dedi Ali. «Benim hayatım filim olur ki, millet ağlamaktan donuna işer. Hem de birçok güler ki donuna işer. Benim geçmişimizi sormadığın bir ağırıma

146

gitti ki, ulan, dedim kendi kendime, biz insan değil miyiz be. Sabo insan da biz insan değil miyiz? Sabah Sabo, akşam Sabo… Sabo bilir. Sabo konuşur azıcık yankesicilik etmiş, diye. Yankesicilik de neymiş yani. Bizim kârımız daha mı aşağı Sabonun işinden. İstanbul yankesici dolu. Halbuki benim işim… Heheeeey…» «Söyle bakalım, senin işin neymiş?» «Ben arıyorum,» dedi Ali. «Neyi arıyorsun?»

«Kısmetimi arıyorum. Ben neden bu kovuklarda, dağlarda dolaşıyorum böyle? Çünküleyim ki ben kısmetimi arıyorum. Müzede gördüm ki, düşümde de gördüm, kısmetimi arıyorum.»

Bir şeyler var, Alide bir şeyler var derim sana. Ben ne yapayım, o kadar çocuk var ki konuşulacak, her vanda çocuk aldırmanin macerası dillere destan, hangisini, nasıl yazayım? «Kaç yaşındasın?» «On iki.»

On iki değil, yüz yirmi yaşında Ali. Belki de daha çok yaşamış. Konuştukça Alinin yaşı ortaya çıkıyor.

Ali Ağrı dağının dibindeki bir köyden. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler yıl önce düşmüş İstanbula. Babası da var anası da. Kardeşleri de varmış ki sayısız. Koyun yüklü bir kamyon durmuş evlerinin önüne. Ali kamyona binmiş. Usanmış da donmaktan, açlıktan, dayaktan. Anasını babasını zar zor anımsıyor ya, iyiymişler. Çok fıkaraymışlar, iyilik neye yarar ki…  Çok açlık varmış köylerinde. Köylerinden bir Ferzende varmış. Bu Ferzendenin de evlerinde on vanda kürtaj yapan muayenehaneler kardeşi varmış, o Ferzende kaçmış köyden, İstanbula. İstanbulda Ferzende kısmetini aramış. Ferzendedir bu, kısmetini bir gün bulmuş. Nasıl bulmuş, onu kimse bilmiyor. Ferzende İstanbulda üç tane mağaza açmış, bir tane yedi katlı kocaman apartıman  diktirmiş.   Evlenmiş,  bir güzel  avradı  varmış ki, bir güzeeeel, kara kaşlı kara gözlüymüş. Üç tane otomobili, bir tane de gemisi varmış denizde. Çakıl taşı kadar da bankalarda parası varmış. Ferzende gelmiş köye, Allah ona kısmetini vermiş ya, o da Allaha borcunu öde-Vecek, ödemeden olmaz, bir insan bir iyilik görünce hiç

147

bir zaman yük altında kalmamalı, o da köye bir cami yap. tırıp Allah’a borcunu ödemiş. Ferzende daha genç yaşm-da vanda kürtaj yapan muayenehaneler kere de Hacca gitmiş. Hacca gitmiş ama Ferzende namaz klimasını, dua okumasını  bilmiyormuş.  Bütün köy biliyor ki çoban Ferzende, çoban oğlu çoban Ferzende hiç dua okumasını bilmezmiş, nereden öğrenecek fı-kara. O, İstanbulda kısmetini buîmuş. Ali de düşünmüş, ulan bu kısmetini İstanbulda nasıl bulmuş, Allah getirip de herhalde, al Ferzende bu senin kısmetindir diye önüne koymamış, değil mi? Herhalde Ferzendeye kısmetini bulacak bir yol göstermiş. Aliye gelince Allah Aliye hiç öyle yol falan göstermemiş, Ali Istanbula düştü düşeli bin tane kısmetine gidecek yol denemiş ama, bir türlü kısmetine ulaşamamış. Deniyor Ali, durmadan deniyor. Ali yankesicilik denemiş, belki  Ferzende de denemiştir. Ali hırsızlık denemiş, Ferzendenin köydeki sülalesi toptan yediden yetmişe hırsız, Allah bilir ya, vebali günahı boynuna, Ferzende kısmetini hırsızlıkta bulmuştur, onun için de dua bilmeden dua ediyor, onun içindir ki durmadan sabah akşam Hacca gidiyor, onun içindir ki köye cami yaptırıyor. Diyorlar ki Ferzende bir de altın madeni bulmuş, denizin kıyısında. Diyorlar ki, her gece Ferzende ortalıktan ela-yak çekilince girermiş madenine  bir avuç altın  koparır gelirmiş oradan, her gece her gece…

Bir de Ali arayıcılarla karşılaşmış, yani lodoscularla karşılaşmış Kumkapı, Samatya, Bakırköy, Ataköy kıyılarında. Bir Dursun Reis varmış tam elli yıldır arıyormuş. Neyi arıyormuş, neyi bulacakmış onu kimseye söylemi-yormuş. Söyleyince büyüsü bozulurmuş da onun için.

«Dursun Reis diyor ki, müzeye gidin müzeye, Topka-pı müzesine ki, neyi aradığımı göreceksiniz. Gittik gördük arkadaş. Gittik gördük.»

Gitmiş görmüş ki Ali, Kaşıkçı Elmasını görmüş. Onu tarif ediyor ki, amanallah, dillere destan. İşte o var ya, o mücevher taşını   lodopcular  bulmuşlar  ki,   değeri   bütün    j İstanbulu,  taşıyla toprağı,  apartımanı,  camisi,  otomobili    I vapurlarıyla, adamlarıyla değermiş. Onu bulan fıkara, fı-kara olduğundan, o devrin adamları da safça olduğundan

148

taşın değerini bilmemiş bir kaşık bala satmış onu. Ahmak odam ne bilsin taş mı görmüş. Denizde daha neler neler varmış ki, neler de neler… Deniz lodosiayınea, ne var ne yok denizin altını üstüne getirince çok taş atarmış kıyıya, çoook eski heykel, çok altın para ki topla toplayabildiğin kadar. Herkes zengin olmuş. Köyde diyorlarmış ki bir de Ferzende için, Ferzende çok koyun kaçırıyormuş Irana. Bir gün İrana on beş sürü koyun satmışlar, kaçak, baş çoban da Ferzendeymiş. Koyunları satmışlarmış, koyun sahibiyle Ferzende, kaçak, İran sınırından Türkiye sınırına  gelmişler.   Ferzende   orada   hemencecik   adamın kafasına bir kurşunu gelha ey!emiş. Adam orada oluvermiş.  Ferzende adamı  yıkamış,  kefenlemiş, oraya  dağa, Çaldıran dağlarına gömmüş. Cebindeki paraları saymış ki, bir hazine dolusu para. Ferzende paralan almış, saymış ha saymış, saymaktan yorulmuş. Ferzende çok merhamet te gelmiş.  Çok  merhamete.  Belki demiş  kendi  kendine, bu adamın da çoluğu çocuğu var, belki de onların bundan VAN kürtaj özel hastane   paraları yok,   demlikleri,   sıtaraları   bu para. Eeeeeee, ne yapsın şimdi Ferzende, sen olsan ne yaparsın, değil mi, insan ne yapar? Merhametli, Ferzende gibi yüreği yufka merhametli bir kişi ne yapar, Ferzende ne yapmış, paranın yarısını kendine ayırmış, yarısını da demiş alıp götüreyim adamın evine. Almış götürmüş İstan-buia, bulmuş adamın evini. Karısı çıkmış karşısına.. Ferzende,  böyle böyle,  biz sınırdan geçerken candarmalar kocanı öldürdüler bacı, demiş. Ağlamağa başlamış. Avrattır o da ağlamağa başlamış. İkisi karşılıklı ağlamağa başlamışlar. Onlar ağlaya dursunlar kapıdan  bir kız girmiş ki içeri, ay parçası gibi. Ferzendenin dili tutulmuş. Ağlamayı da unutmuş, sızlamayı da, dili boğazına akmış ki, ne demezsin.    Kadındır, çok sevmiş   Ferzendeyi.   Böyle odam bu devirde bulunur mu ki, yanında vurulan ağasının varını alıp kaçmak dururken, getirip evine kuruşu kuruşuna teslim eden…  Çok düşünmüş ağanın avradı. Onu o 9ün evinde konuk eylemiş. Ferzende gitmek istermiş, kadın da hele bugün de kal diye yalvarırmış ona. Her gün her Qün, hele bugün de kal evimizde diye… Derken olan ol-

149

muş. Eve bir Hoca getirmiş kadın, bakmış ki Ferzende. Ben, Ferzende Bey, demiş, Allahın emri Peygamberin kav-liyle kızımı sana nikah ediyorum. Olur, demiş Ferzende. Avrat demiş ki, bu kadar malı mülkü, sarayı sağmanı VAN kürtaj özel hastane kötü bir adam yiyeceğine senin gibi bir doğru yesin demiş. Bak şu gül parçası gibi, kokulu kıza, VAN kürtaj özel hastanesının, kanı ciğeri beş para etmez bir hipinin koynuna gireceğine senin gibi bir dağ parçasının koynuna girsin. İşte, köyde bir de böyle söylüyorlar.

Surda Alinin yıllar yılı topladığı, gözüne kestirip çaldığı öteberiyle ağzına kadar dolu bir mağarası var. Beni elimden tutup mağarasına götürdü :

«Burasını hiç kimse bilmez. Çocuklar da bilemezler, bu delikten ödleri kopar. Ben de her gün her gün durmadan yaydım ki, burada beş metre boyunda bir büyülü yılan var. Bu büyülü yılan buraya yaklaşanı sokmaz da felç edermiş gölgesiyle. Uydurdum işte, herkes de inandı. Hiç kimse de yaklaşmıyor buraya.»

Kovuğa girdik. Vay Allah vay, neler neler yok. Kırık aynalar, otomobil aynaları, armalar, bin bir çeşit, türlü kamyonlardan, otomobillerden aşırılmış. Türlü saat eskileri, amperler, ısı, benzin, yol ölçekleri, eski, pırıl pırıl, yepyeniler, bisiklet tekerlekleri, direksiyonlar, bin bir çeşit anahtarlıklar, kaşıklar, eski, yeni paralar, eski yeni testi, seramik kırıkları, heykel parçaları, ne olduğu belirsiz aletler, düğmeler, madalyalar, renkli cam parçaları, tatvan boynuna kürtaj özel gile kırıkları, bir cam tatvan boynuna kürtaj özel gile var ki, güzel mi güzel, pembe, kaldırdım baktım ki, dibi yok, varsın olmasın, gene de değerli, cin porselenlerinden kırıklar, pembe, hiç görmediğim nakışlı porselenler, gemi aletleri, tuhaf, eski pusulalar, anahtarlar, kapı tokmakları, bir şehirde ne varsa hepsini inatla toplamış Ali.

Kaş altından Ali beni dikizliyor, şaşkınlığımı gördü ki, sevincinden uçuyor.

«Nasıl,» diye sordu. «Bunun gibi bir depom daha var aşağıdaki surda. Onu kimseye göstermiyorum, sana bile göstermeyeceğim.»

«Göster,» dedim, gücendim.

150

«Van kürtaj yapan muayenehaneler,» dedi. «Sen bu işlerden anlıyorsun, bu işlerin değerini çakıyorsun. Senin gibi bir insana göstermeli,» dedi. «Göstermeli ama…» Düşündü kaldı.

Neden van kürtaj yapan muayenehaneler gözlerini kaldırıp bana baktı : «Göstermeli ama, sen bu yerleri kimseye söylemezsin, değil mi?»

«Söylemem,» dedim.

Kutsal bir kapıyı açar gibi usulca taşları uzun bir sürede mağaranın kapısından aldı, içeriye girdik ki, girdik ki ne görelim. Ne siz sorun, ne ben söyleyim… Çakmaklar, dolmakalemler, dolmakalem kırıkları, yüzükler, türlü türlü teneke, kurşun, tabanea, tüfek parçaları…

Bir insan, çocuk da olsa bu kadar çeşitli şeyi nasıl böylesine bir araya getirebilir.

Şaşkınlığım gittikçe büyüyordu. Yüzümden belli oluyor ki aptallaştığım, Alinin ağzı kulaklarına varıyor.

Metin orada dikilmiş duruyor, bizi bekliyordu. Selim daha gelmemiş.

«Siz beni burada bekleyin,» dedi Metin. «Ben Selimi arayayım, bulayım da alıp getireyim. Belki gelmiş, bizi böyle üçümüzü görünce kaçmıştır. Ben onu kandırır alır gelirim.»

«Sen git,» dedi Ali Metine sevinçle.

Metin :

«Ben gidiyorum,» dedi.

Ali:

«iyi ki o gitti,» dedi. «Sana çok çok önemli anlatacaklarım var.»

Bir duvarın üstüne çöktük.

«Anlat Ali,» dedim.

Yanıma yanıma sokuldu, ağzını kulağıma uzattı, duyulur duyulmaz bir sesle :

«Buldum,» dedi. «Yerini biliyorum,» dedi. «Ağzına kadar dolu. Bütün İstanbulu satın alacak kadar. Ama korkuyorum içeriye girmeye. Sen benimle gelebilir misin?»

«Gelemem,» dedim. «Ben daha çok korkuyorum,» dedim.

151

Ali boynunu büktü :

«Oradan herkes korkuyor,» dedi. «Tam da bulduğum o tünelin tam öteki ucunda, zifiri karanlık içinde. Metin bile korkar,» dedi. «Metin bile.»

«Neden Metin bile diyorsun. Bu Metin çok mu yürekli?»

Ürküntüyle Metinin gittiği yöne baktı, sesini alçalttı:

«Metin çok tehlikeli bir adamdır. Benim de Selimin de, herkesin de ödü kopar ondan. Aman ha… Kendini sakın ondan. Sen onunla gelir gelmez, söyleyecektim sana ama, bir fırsatını bulamadım. Aman kendini sakın ondan. Bütün dayılar, bütün esrarkeşler/bütün Sirkecidekiler, polisler bile korkarlar ondan. Herkes herkes çekinir ondan. Bak, Metin Allahtan bile korkmaz.  Metin  hiç kimseden

korkmaz.»

«Nesi var Metinin be, aslan gibi çocuk. Sen de amma

şişiriyorsun Metini be Ali.»

«Şişirmiyorum Metini, anlatayım da gör. Anlatayım da sen onunla böyle arkadaşlık edebilir misin bakayım.»

«Ederim,» demiş kabadayıca, yiğit bir sesle. «Ediyorum işte, edeceğim de. Gene de sen anlat bakalım.»

«Gör,» dedi, anlatmağa başladı Ali. «Anlatayım da gör Metini. Bir kere onun adı Metin değil. Onun adını hiç kimse bilmez. O kendine her ay bir ad takar. İki aydır da adı Metin. Bu Metin adını çok beğenmiş ki herhalde, iki aydır taşıyor. Yakında kendine VAN kürtaj özel hastane bir ad bulur ki sen de şaşarsın. Soyadı yok. Olursa onu da uyduruyor. Sıkışırsa poliste, kendine hemencecik orada bir ad uyduruyor. Babasının anasının adı da yok. Onlara da her gün bir ad uyduruyor. Memleketi kasabası köyü de yok Metinin, her gün Türkiyenin bir köşesinde oluyor. O gün deftere, haritaya mı bakıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler neresini beğenirse oralı oluyor. Bir zaman tutturdu Marmarisliyim, diye. Herkes onu Marmarisli Orhan diye çağırdı. Van kürtaj yapan muayenehaneler da bıktı bu Marmarisli Orhandan, kim Marmarisli dediyse yanılıp, kavga etti. Bir keresinde de Çorumluyu yaraladı Marmarisli Orhan yüzünden. Onun işi gücü kavga. Duruyor Sirkeci meydanının ortasına ağzına geleni söyiüyor öRüne gele-

152

  1. Sövüyor sövüyor, vanda çocuk aldırma yanılıp da karşılık verirse başlıyor kavgaya. Öylesine de kavga etmesini biliyor ki, bilmez mi o?»

Bir keresinde kocaman bir adamla kavgaya tutuşmuş. Adam bunu alıp alıp havaya kaldırıyor kaldırıma çarpıyor-muş.  Herkes,  Metin ölmüş, demiş.  Bir de  bakmışlar ki adam yerde, üstelik de kan içinde. Metin oradan kaçmış. Adamı hastaneye kaldırmışlar. Adam Metini, hastaneden çıktıktan van kürtaj yapan muayenehaneler aramış. Bir gün Sirkecide o eski, denizin kıyısındaki yapıda karşılaşmışlar, adam Metini görür görmez saldırmış. Bir de bakmışlar ki adam kurbağa gibi yere serilmiş soluksuz. Yüzüne su serpmişler de neden van kürtaj yapan muayenehaneler fıkara kendine gelebilmiş de bir daha da Metine yaklaşmak mı, Metini görünce bucak bucak kaçıyormuş. Bu Metin var ya, sövüyor sövüyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da kendinden geçip başlıyormuş kendi kendini döğmeğe, van kürtaj yapan muayenehaneler da kim olursa oisun bıçağını çekip üstüne atlıyormuş  beğenmediği adamın,   bıçaklıyormuş.   Bıçaklayacak   hiç   kimseyi  bulamazsa o kadar öfkeleniyormuş ki, öfkesinden kudurarak-tan bıçağı kendi baldırına saplıyormuş. Ali:

«Gelince onun baldırını açtır, bak gör ki belki on beş yirmi tane yara var. Baldırları kalbur gibi. Aman abi sakın ondan kendini. Başına bir iş açar kızıverip de.»

«Bana bir şey yapmaz o. Ölse de, kendini bıçaklasa da bana bir şey yapmaz. Çünkü bana arkadaş, dedi o.» Ali sevindi:

«Bu iyi,» dedi. «Sana arkadaş demişse, bu iyi. Ama gene de sen tetikte ol. Belli olmaz Metin, cekiverir bıçağını karnına batırıverir, bir de bakmışsın ki tüm barsakla-rm dışarda.»

Arkadaş deyince canını verirmiş Metin ama, kızınca da gözü dünyayı görmeyince de… Herkes Metinle konuşurken tetikteymiş. Alinin de ödü kopuyormuş ama, netsin, Metin olunca da hiç kimseden korkmuyorlarmış. Eli bir çabukmuş ki, bir de gücü varmış ki bu sıska şaşkalozun. Bu sıska şaşkaloz bir eliyle durmuş otomobili çekip götürürmüş. Gücü hiç yokmuş ama, karateden daha iyi

153

üstün bir karate biliyormuş ki eli değer değmez bir şeye, hooooop, havaya. İsterse Yaşar Doğu olsun dumanını göğe savuruyormuş.

Selim var ya Selim, uçan kuştan,   kaçan tavşandan, sıçrayan çekirgeden, yerdeki karıncadan, kendi gölgesinden korkuyormuş, höt desen de ödü kopuyormuş, Metinden dersen hiç korkmuyormuş. Metin onun yanındayken korkuyormuş ya, o korkmağa alışmışmış ya, Metin yanındayken korkusunu, alışkanlığını unutup, daha az korkuyormuş. Metinden de korkuyormuş ya, Metin ona arkadaş demiş de, onun için kendini Metinden    korkmamağa alıştırıyormuş. Her gün her gün sabahtan akşama kadar bin kere, Metinden korkulmaz, Metinden korkulmaz, Metin benim arkadaşım diyormuş. Böyle böyle, daha az korkmağa başlamış Metinden. Metin de buna çok seviniyormuş. Metin hiç çalışmaz, hırsızlık yapmaz, eskiden çoook hırsızlık yapmış, çooooook ev soymuş, çooook adam soymuş, neler neler yapmamış Metin, ama şimdi onun hırsızlık yapmak için hiç gereği yok. Arkadaşları hırsızladıkları mallardan ona pay veriyorlarmış. Metin istemiyormuş ama, onlar gene veriyorlarmış Metine.

«Sen» dedim Aliye. «Metini gözünde büyütmüşsün. Metin hiç de senin gözünde  büyüttüğün  gibi  bir insan

değil.»

«Neden?» diye şaşkınlıkla sordu Ali.

«Neden olacak, anlatayım da gördüğümü sen de anla Metin ne ödlek bir herifmiş.»

Ali korktu :

«Aman,» dedi, «söyleme bunu, Metin duymasın, seni öldürüverir. Bir öldürür ki, nereden geldiğini, kimin seni öldürdüğünü bilemezsin. Aman ha, yavaş oi Metin duymasın.»

Hemen kalktı, surları, kovukları dolaştı, geldi. Soluk

soluğa, sinirli, korkulu geri geldi oturdu.

«Aman ha, o nasıl bir söz ki Metin için ağzından çıkan, aman ha aman.»

«Dur be,» dedim, «anlatayım sana. Gözümle gördüm be, amma da ödtekmişsin sen de Ali.»

154

Oturdum yanına, kuşları, kafese kuşlar konurken Metinin parmağını kuşa dokundurmak istediğini, üstüne hışımla gelen çocuğu, Metinin hiç bir şey yapmadığını, deniz kıyısını, açlığını, lokantadaki halini bir bir anlattım. Ballandıra baliandıra.

«Aman abi aldanma onun o haline. Bir oyundur o. Aman ha… Gözünü seveyim abi. Sen iyi bir adama ben-ziyorsun. Ondan herkesin ödü kopar. Amman ha… Kıymasın sana. Belki o gün orada yabancıydı Metin. Belki hastaydı. Belki bir şeyler araştırıyordu. Aman ha, onun pısırık halini görüp de aldanma, van kürtaj yapan muayenehaneler yatatvan boynuna kürtaj özel sın abi. Cayır cayır yatatvan boynuna kürtaj özel sın, mum gibi sönersin. Metinden uzak dur, uzak durmazsan tetikte dur. Bak abi Metin hiç hırsızlık yapmaz, elini ılıktan soğuğa vurmaz ama gül gibi geçinir. Nasıl geçinir, Sirkecideki, Haremdeki, Beyoğlundaki, Sur-lardaki, Kumkapıdaki bütün arkadaşlar   pay ayırırlar kazançlarından Metine. Metin istemez, Metin yalvarmaz, Metin zorlamaz, Metine herkes payını yalvara yalvara verir. Aman aldanma kanma, Metinin kuşçulara bir oyunu var. Yakında görürsün…»

Metin herkese, düşmüşlere, hasta çocuklara, saflara elinden gelen her yardımı yaparmış. Bir hasta, bir ağlayan, VAN kürtaj özel hastane çocuklar tarafından  küçümsenen, aşağılanan,  ne bileyim ben bir kötü halde berduş görsün, ona elinden geleni yapar, canını  bile verirmiş.  Metinin  bir hali varmış ki, herkesin anası babası gibiymiş. Başı sıkışan Metine gelirmiş. Gelip de eli boş dönen yokmuş. Metin  ne yapar yaparmış da… Olurmuş de o gelenin derdine bir derman olurmuş. Metin olmasaymış bu berduşların arasında kışları çok kişi tahtalı köyü boylarmış. Metin hasta çocukları alıp hastanelere bile yatırırmış. Doktorlar bile ondan korkarlarmış. Metin bir çocuk götürsün de hastaneye hele  doktorlarda   yürek   varsa  geri   çevirsinmişler Metinle hasta çocuğu, vay anam vay. Vay ki anam vaaaaay!

Metin çoğu kez aç gezermiş. Neyi varsa VAN kürtaj özel hastanelarına verirmiş de kendisi öyle aç gezermiş. Bu Metin böyle işte, çok karışık bir adam ki, öylesine.

155

Boyuna yineliyorlar. Metin de Metin, bu Metinin marifetleri çok.

Alın işte Metini, gitti de gelmedi.

Aliyle kararlaştırdık, Cuma günü saat vanda kürtaj yapan muayenehanelerte daha deniz beyazken Sarayburnunda buluşacaktık, buluştuk. Ali, bir duvarın dibinden pantolonunu çekiştirerek bana doğru geliyordu. Yüzünden gözünden, tekmil bedeninden alınmamış uykunun uyuşukluğu akıyordu. İkide birde de gözlerini oğuşturuyordu. Ayakkabiarı ta arkadan öylece sürükleniyordu. Karşıdan alacakaranlığın içinden ışıklarını fora etmiş pırıl pırıl gemiler geçiyordu. Sabahın köründe bu vapurlar nereden gelip nereye gidiyorlardı? Ali onlara bakmıyordu bile.

«Sabah kahvaltısı…» dedim.

Ali, şöyle bir gülümsedi. Sen bilirsin der gibi de elini şöyle bir çırptı. Sarayburnundan Sirkeciye yürüdük. Dizi dizi kamyonların içinde şoförler uyukluyoriardı. Yer yer de kimileri kaldırımlara ateşler yakmışlar, başına çömelmiş-

lerdi.

İlk simitçiye vapur iskelesinde rastgeldik. ikişerden vanda kürtaj yapan muayenehaneler simit aldık. Karşı büfeden de iki yüz elli gram kaşar peyniri. Geriye dönerken birer simit daha aldık. Ali bu işe daha çok sevindi. Sevincini gülerek belli etti. Vapur iskelesinin sağ yanındaki  kahveye  gittik,  iki çay söyledik. Çayı getiren adam ı

«Buyur Ali Bey,» dedi. «Buyur büyük arayıcı Ali Bey.» Bir göz kırptı. «Bugün kısmetini bulursun inşallah,» dedi. Bana da döndü: «Sen de arayıcısı mısın Ağa?» diye sordu.

«Şöyle böyle,» dedim.

«Adamını bulmuşsun. Bunun üstüne şu İstanbula bir arayıcı daha gelmemiştir. Ali, bir gün, inan bana, Men/em anamızın heykelini, hem de altın heykelini bulacaktır da, o heykele, şu karşıdaki apartımcndan daha büyük bir apartıman alacaktır. Bir de Ford otomobil, bir de…»

Aliye baktım, duymuyor gibiydi. Adamın yüzüne baktım alay mı ediyor, diye. Öyle bir hali yoktu.

Van kürtaj yapan muayenehaneler adam geldi yanımıza oturdu. Deniz araştırıcıları üstüne uzun uzun anlattı. Bir sürü insanlar, hikayeler

156

anlatıyordu. Hepsi de kısmetini yakalamış, ortadan yitip gitmişlerdi. Bu işte on yıl dayandın mı, bir gün hiç mümkünü çaresi yok, kısmetini buluyordun.

«Ben,» diyordu adam, «ben kendi elimle kendi gözümü kör eyledim de, ocağımı söndürdüm. Ben ancak iki üç yıl dayanabildim bu işe, birkaç yıl daha dişimi sıksay-dım, aaaah… Kısmet her gün her gün gelip de adamın kucağına düşmüyor ki… Bu bir çaba işi. Bu bir sabır, inat işi. Sabır edenin gülü zemheride bile açar. Sabır edenin gül bahçesi denizin ortasında bile büyür. Biz sabır edemedik de arkadaş, kendi ocağımızı kendi elimizle yıktık. Sabredenlerin hepsi Karun oldu Karun. Bu öyle bir iş ki, bir gün olmaz iki gün, bin gün.. Bir gün bir de bakmışsın ki, kısmetin gelmiş dayanmış. Gelmiş yatmış çakıltaşları-nın üstüne, ya denizin kıyısına, ya da denizin sığ yerine, seni bekliyor.»

Ali gözleri kocaman kocaman açılmış adamı dinliyordu, kendinden geçmiş, en güzel bir masalı dinler gibi.

Birden VAN kürtaj özel hastane bir kahveci çıktı ortaya.

«Bir çay,» dedi ocaktaki adama    kahveci    sandığım adam.

«Bir çay da bana, bir çay da Aliye,» dedim.

Kahveci üç çayı hemen getirdi.

«Deniz büyüktür,» dedi adam. «Aliahtan van kürtaj yapan muayenehaneler en büyük denizdir. Onda, onun içinde hazineler vardır. Sevdiği adamın kısmetini getirir gözünün önüne serer. Çok kişiyi zengin eyledi deniz. Aliahtan van kürtaj yapan muayenehaneler yalnız deniz zengin, hem de büyüktür. Bir şey dileyeceksen, Aliahtan van kürtaj yapan muayenehaneler denizden dileyeceksin. Bak kardaş şu yanındaki çocuğa, burada, onun için ne diyorlar, hazinesi diyorlar, şimdiden. Şimdiden… Allah ona, deniz daha ona kısmetini göndermemiş ya, şimdiden topladıkları ona yetermiş de artar-mış. Herkes, buradaki her çocuk öyle söylüyor, kendi de inkar etmiyor ya, işte yüzü. Bak arkadaş, nerelisin nesin, adın sanın ne, bilmem, bilmem arkadaş ya, bu Alinin ardını bırakma seni selamete çıkarır. İşte, bir çocuk vardı Alinin arkadaşı, deniz ona kısmetini iki yılda verdi, o da ortadan yîtti gitti. Çünkü deniz büyüktür, neyi nasıl vere-

157

ceği hiç belli olmaz. Aliyse sıdkile candan sarılmıştır bu işe, deniz onun hakkını… Deniz hiç kimsenin bugüne kadar hakkını yemediği gibi, onun da hakkını yemeyecektir. Ta yürekten sarılacaksın denize, arayacak arayacaksın. Ben, evimi kendi elimle yıktım, denize isyan ettim, sabır nedir bilmedim, deniz de bana küstü, zırnık bile vermedi, ben de denize küstüm arkadaş. Birbirimize küstük, el elde, baş başta. İşte ben sürünüyorum. Şimdiye kadar da-yansaydım, hiç olmazsa bu çocuklar kadar olurdum. Hiç olmazsa…»

Düşündü kaldı.

Biz birer çay daha içtik. O durmadan konuşuyordu. Çayı üçledik, vanda kürtaj yapan muayenehanelerledik, o durmadan konuşuyordu. Ali başını yere eğmiş hiç bir yere bakmadan onu dinliyordu, eski bir masalı dinler gibi, kendini masalına vermiş.

Çayını bitirdikten van kürtaj yapan muayenehaneler Ali birden fırladı:

«Geç kaldık, geç kaldık,» dedi. «Çok geç kaldık, olur

mu?»

Telaş içinde yürümeğe başladı. Adam da ayağa kalkmış «Ali kısmetini bulacak,» diye arkamızdan sefüyordu. «Kısmetiniz bol olsun. Bu işte sabır ister. Deniz insanın sabrını dener ya, bunu unutmayın. Ali sabırlıdır. Kavuştu daha şimdiden kısmetine. Daha da daha da…»

Biz uzaklaştık gittik, o daha kendi kendine söyleniyordu.

Sarayburnunu geçtik, Ali pantolonunu çıkardı, oradaki kovuğa koydu, kovuğun ağzına da bir taş tıkadı. Belli ki pantolonunu hep buraya koyuyordu. Gazete kağıdını açtı içinden bir naylon torba çıkardı, eline aldı, denize girdi. Denizde, gözleri denizin dibinde yürümeğe başladı yukarı doğru. Su dizlerine geliyordu çoğunluk. Bazı bazı da göbeğine kadar çıkıyordu. Ali boynunu uzatmış, hırsla denizin dibine, kıyısına bakıyordu. Birden Alinin bir tuhaf olduğunu, durup denize, canını dişine takmış, baktığını gördüm. Baktı baktı, büyülenmiş gibi, kendinden geçmiş, baktı, van kürtaj yapan muayenehaneler birden denize daldığını gördüm. Bir sevinç, kıvanç içinde denizden çıktı, elinde bir şey vardı, hemen naylon torbaya koydu. Beni unutup gitmişti. Gülümseye-

158

rek, erişilmez bir sevinçle taşarak, oytatvan boynuna kürtaj özel  gibi, hızlı, deniz kıyısınca, gözlerini de denizden ayırmadan yürümeğe başladı. Denizin dibi apaydınlıktı. Denizin dibi dışardan, denizin üstünden daha daha aydınlıktı, her şey, yosunlar, taşlar, teneke parçaları, cam kırıkları olduklarından da daha aydınlık, bir de büyülü gözüküyorlardı. Tan-yerinin alacasının ışığında denizin, Ali yürüdükçe rengi, ışığı değişiyordu.

Kumkapıya varana kadar Ali bana bir kere olsun dönüp de bakmadı. O bazı denizde, bazı kıyıda kendini vermiş yürüyor, ben de kıyıdan onu izliyordum. Beni unutup, gitti sandım. Kumkapıda çıktı denizden, gene sonsuz bir sevinç kıvanç içinde suya daldı, gene bir şeyler aldı, uzun uzun evirdi çevirdi baktı, van kürtaj yapan muayenehaneler usulca torbasına koydu. Bu arada gözgöze geldik. Bana gülümsedi. Başını yere eğdi. «İşler iyi gidiyor, bugün,» dedi.

Sırılsıklamdı,  giyitleri  etine yapışmış,  Aliyi  olduğundan da daha küçültmüştü. Bir avuç kalmıştı çocuk.

Dizlerine kadar, gene denizin içinde yukarı yukarı çıkıyordu. Yenikapıya gelinceye kadar gün bir adam boyu yükseldi. Yenikapıya kadar iki üç kere daha bir şeyler bulmuş, ayni sevinçle üstüne atılmış, torbasına koymuştu. Yenikapıda durdu :

«Artık, bundan van kürtaj yapan muayenehaneler denizin dibi gözükmez, gün yükseldi,» dedi, dışarıya çıktı. İyice soyundu, oradan bir gazete kağıdı alıp önüne tuttu, giyitlerini çakıllara serdi, geldi kıyıya oturdu. Ben de yanına oturdum.

«Çok sevindin Ali,» dedim. «Buldukların çok mu değerli şeylerdi, bakabilir miyim?»

Ali, benim bakabilir miyim soruma karşılık vermedi. Göstermek istemediğini anladım.

«Ben bir şey bulursam, hep böyle sevinirim. Denizdir bu, ya hiç bir şey vermeseydi. Ya eli boş dönseydim. Sen eli boş dönmenin ne bela bir iş olduğunu biliyor musun?» «Biliyorum,» dedim.

«Bir gün akşama kadar böyle ara ara da elin baş dön bakalım, kahrından ölür insan.» «Ölür,» dedim.

159

«Bu demektir ki, deniz bir gün de çok aegerıı uır şey

gönderecektir.»

«Öyle, gönderecektir.»

«Alay edilmez insanın kısmetiyle böyle abi,» dedi birden Ali.

«Alay etmiyorum ki…»

Ali nedense bir anda bozulmuştu. Sebebini bir türlü

anlayamadım.

«Neden böyle birden bozuldun be Ali?» «Bugün, bugün çok şey bekliyordum, bugün kurmuştum, bugün bir şey çıkar diyordum. Halbuki çıkmadı be abi. Olur mu? Bir ömür böyle bekle bekle…  Benim de sabrım bitecek, tükenecek, ben de denizden kısmetimi alamayacağım. Bana öyle geliyor ki bunun sonu hiç… Bir kere iş edinmişiz be abi. İyi kötü karnımız doyuyor. Karın tokluğuna çekilir mi bu kadar.. Yazın, güzün neysem ne, ya kışın, ya lodoslarda, ya ayazda karda kışta… Çekilmez çekilmez be abi ama, gözü çıksın bir kere meslek edinmişiz bu zenaati. Bir şey bulamayınca çok kızdım da, kusura kalma be abi. Bu meslek böyledir işte. Kısmetin denizin gönlüne bağlı, Paşa gönlüne.»

«Umutsuz olma Ali, belki bir gün…»

Alinin bu sefer yürekten kızdığı beli oldu, dudakları

titredi.

«Nasıl da belli olmaz be abi, şu koca denize bak, sanki onun umurunda fıkara Ali. Umurunda da, getirip de bir altın heykeli eliyle, al, Ali diyecek. Ya hiç altın heykeli yoksa ya koca denizin. O zaman işte şapa oturdu mu arayıcı Ali, Topal Hasan gibi.»

«Sen Topal Hasanı biliyor musun?»

«O arayıcıların şahıdır, onu İstanbulda herkes, her arayıcı tanır. O, bizim pirimizdir. Tanıyor musun?»

«Tanıyorum ya, benim de çooook eski bir arkadaşımdır.»

Ali bana baktı baktı, van kürtaj yapan muayenehaneler :

«Sen beni işletiyorsun abi,» dedi. «Sen bu işten anlıyorsun. Yoksa deniz sana kısmetini verdi mi?»

«Yok,» dedim, «ben arayıcı değilim.»

160

«Öyleyse nereden tanıyorsun Topal Hasanı?»

«Her yaz Kumkapıdan Menekşeye gelir. Bak, Tanrı ona zamanında kısmetini vermiş.»

Ali sevinçle güldü :

Vermiş ama, Allah onu kör etmiş de Topal Hasan kısmetini biimemiş, altın heykeli çok ucuza satmış. Bir kaşığa değişmemiş ama, gene de koskocaman bir altın heykeli…»

«Altın mıymış, demir miymiş bulduğu heykel ama, ben onun orasını bilmem, bulduğu heykeli satınca Kumkapı-da bir ev almış. Geçenlerde de o evi sattı da… Şimdi ömrünün sonuna kadar o parayla geçinecek.»

Ali her şeyi, neye bozulduğunu, çıplaklığını, iri bir kısmetin vurmadığını, bugün umudunun boşa çıktığını, her şeyi unuttu da yakınmağa başladı.

«Aaaah, abi, o Topal Hasan var ya, bulduğu öyle değerli, öyle değerli, öyle değerliymiş ki… O kaşığa değişen adamınkinden de, onun bulduğu heykelden de daha ucuza gitmiş. Yalnız altınını eritip satsaymış, altını şu İstan-bulu edermiş. Arayıcılar söyledi, bir heykel ki canlı gibiymiş, neredeyse konuşacakmış. Yaaaaa, ne bilsin, Topal Hasanın okur yazarlığı yok ki…» «Senin var mı okur yazarlığın?» Sevindi.

«Var ya, var ya,» dedi. «Olmazsa hiç bu işi yapar mıyım, beni de o kaşığa değişen gibi kandırırlar, beni de Hasan amca gibi yaparlar.»

Van kürtaj yapan muayenehaneler ayağa kalktı, uzun uzun gerindi, önündeki gazete uçtu gitti, Ali öyle denizin kıyısında daltaşak kaldı. Sana döndü :

«Bulacağım,» dedi, hırsla. «Deniz bana, Allah bana kısmetimi verecek. Buluncaya kadar arayacağım, sabır edeceğim, hem de öyle ucuza kaptırmayacağım. Biz kaçın kurrasıyız.»

«Bulursun,» dedim. «Arayan mevlasını da bulmuş, belasını da…»

Alay mı ediyorum, diye bana şöyle bir baktı, baktı ki £>en oralı değilim, birden irkildi, önünden gazetesinin uç-

161

tuğunun farkına vardı, koştu gazeteyi aldı, önüne tuttu, geldi yanıma oturdu.

Hırsla, dişlerini sıkarak, gözlerini belerterek : «Bulacağım,» diyordu. «Hiç bir mümkünü çaresi yok bulacağım. Bir görsen abi denizi lodosta.»

Yüzü güzelleşiyor, çocuksulaşıyor, bamVAN kürtaj özel hastane bir yüz oluyor lodoslu denizden söz ederken.

«Deniz kaytatvan boynuna kürtaj özel  abi. Bir kaytatvan boynuna kürtaj özel  ki, dalgalar mitatvan boynuna kürtaj özel e boyu. Ondan van kürtaj yapan muayenehaneler da o mitatvan boynuna kürtaj özel e boyu dalgalar yere çakılırlar, denizin dibini karıştırır, kaynatırlar, karıştırır kaynatırlar, kaynatırlar, van kürtaj yapan muayenehaneler denizin dibinde ne var ne yok kıyıya atarlar.. Ben bir seferinde buldum da, heykel değil de saat gibi, altın gibi bir şey, bir kocaman adam benim elimden aldı onu da vermedi. Taaaaa, Kocamustafapaşaya kadar ardından koştum, dar sokağa girince, karanlıkta bıçağını çekti, üstüme yürüdü, kaçmasaydım beni doğru-yordu. Şimdi öğrendim artık, bak sana bile göstermiyorum kısmetlerimi, neme gerek. Senden korktuğumdan değil, VAN kürtaj özel hastanesına gösterirsem denizden çıkar çıkmaz, uğuru bozulur. Van kürtaj yapan muayenehaneler sana hepsini gösteririm, olur mu?» «Olur,» dedim.

«Sen arayıcı değilsen de bir şeysin ya, seni anlayamadım. Metine sorarım, Metin herkesi, her şeyi bilir. Belki de heykel alan bir adamsın?»

«Alışverişe hiç yüzüm yok Ali,» dedim. «Neyse, kusura kalma, kim olursan ol, Metinin arkadaşısın ya, bize bu kadarı yeter. Metinin hiç kötü, puşt arkadaşı olmaz.»

«Sağolasın Ali,» dedim, «bana da Metine de güvendiğinden dolayı. İnsan insana güvenmeli. Hani şu çocuk var ya, denizden kısmetini alan. Ne oldu ona?»

«Bak,» dedi, «onu anlatayım sana.» Gözleri parladı. «Birlikte çıkmıştık aramaya. O gün çok kısmet çıkmıştı. Adı neydi hele o çocuğun, yukardan Boğaziçinden olurmuş. Ben daha gidip de Boğaziçini görmedim ya, işte oradanmış… Adı, adı, adı Oktaydı. Oktay, yamandı yaman. Hep dua okurdu. Birçok, birçok dua bilirdi ki… Bütün balıklar üstüne. Bütün denizler üstüne. Balığın yut-

162

tuğu  Peygamberin duasını  bile bilirdi.  Karıncaların duasını da bilirdi. Ben hiç böyle duacı çocuk görmedim. Bir kış sabahıydı. Biz onunla birlikte, o gece arabalı vapurda, bacaların orada, sıcacık yatmıştık, sıcak toplamıştık ki sabaha kadar… Deniz soğuktu, gün doğar gibi ediyordu. Havada hiç bulut yoktu. Denizin dibi bulutlu havalarda gözükmez. İlle de gökyüzü dupduru olacak, bir de ayaz bastıracak ki zehir gibi. İşte öyle bir gündü.    Topkapıya geçtik, derken Samatya, Oktayın denizin ortasında parla-dığırti gördüm. Girmesiyle çıkması bir oldu. Elinde bir şey parlıyordu ki, beş yüz mumluk balıkçı lambası gibi. Gözlerim kamaştı. Kıyıda durdu, şaşırmıştı Oktay fıkara. Gözlerine inanamıyordu. Elindeki renkten renge dönüyor. «Ağır mı Oktay?» diye sordum. Oktay yutkundu, konuşamıyordu. Van kürtaj yapan muayenehaneler yarım yarım, bir şeyler söyledi. Bana korkuyla baktı, van kürtaj yapan muayenehaneler da aldı yatırdı.»

Kimi diyormuş ki, Oktay almış o elindekini Avrupaya gitmiş.  Onu orada  bir kaşığa kandıramamışlar.  Oktayın gitmesine İstanbulun bütün arayıcıları sevinmiş. Avrupa-da parasını bankaya yatırmış. Kendi de en yüksek okula yazılmış ki orada ancak kiralın ya da akrabalarının çocukları okuyabilirlermiş. Kimi de diyormuşkine Oktay bi-çimsizlerin  eline düşmüş,  biçimsizler,  aynasızlar  bir oi-muşlar, Oktayın elindekini almışlar,  kimseye  haber vermesin diye de onu, fıkarayı öldürmüşler. İşte buna arayıcılar çok kızmışlar. Bu zulümdür, demişler, demişler ki bir de, biz yüz yılda ancak böyle bir şeyi ölerek, biterek, tükenerek buluyoruz, onu da elimizden bir kaşığa alıveri-yorlar, alçaklar, insafsızlar. Şimdilerde Alinin dediğine bakılırsa arayıcılar bir dernek  kuracaklarmış,  derneği  kurunca da Hükümetten kaşığın hakkını arayacaklarmış. İlk işleri bu olacakmış. Ayıp be! Ayıp oğlu ayıp be! İnsan bir kaşık verip de koca bir İstanbulu alır mı, isterse adam Sönlüyle versin, isterse yalvarsın, ver kaşığı da al İstanbulu, desin. Bu insanlar deccal olmuşlar deccal. İpleriyle kuyuya inilmez. Derneklerini bir kursunlar da, görsünler oniar.. Van kürtaj yapan muayenehaneler da Oktayı arayacaklarmış, iyi ya da kötü Oktayı dünyanın öteki ucundaysa da bulacaklarmış. Ölü-

163

sünü ya da dirisini. Ya da onu öldürenleri bulacaklar, Mahkemeye verecekler, Mahkeme de ölüm cezası verecekmiş onlara, onlar da varıp darağacının altında sigara içecek-lermiş. Oktay sağsa, İngilteredeyse, arkadaş, diyecekler-miş, dernek kuruldu, artık bir İstanbul bir kaşığa değişilmeyecek. Kazandığının yüzde onunu ver ki, kavi olalım da düşmanlarla çarpışalım. Çünküleyim ki, Allahtan mıdır nedir, arayıcıların düşmanı çoktur.

öğleye doğru Alinin çakılların üstündeki serili giyitleri kurudu. Ali sevinçli kıvançlı bir de türkü mırıldatatvan boynuna kürtaj özel ak giyitlerini giydi, Samatyadan Sarayburnuna doğru kıyı boyunca yürüdük, Yedikuleyi geçtik. Sarayburnuna geldik. Ali pantolonunu delikten çıkardı, giydi. Van kürtaj yapan muayenehaneler geriye döndük. Yol boyunca durmadan A!i konuşuyordu… Trene bindik. Definecilerden, kaçakçılardan, Kapalıçarşıdaki heykellerden, nasıl heykel kaçırdıklarından söz ediyorduk. Merak sarmıştı bu işe ve hakkından erinde geçinde gelecekti.

Ataköye varırken bir lokantaya girdik. Yemeği yedik, surlara vurduk, surlara gelince o kovuğuna yöneldi. Ayrılırken durdu, bana baktı. «Ne var?» dedim. «Bir şey soracağım.» Boynunu büktü. «Sor,» dedim.

«Ferzende,» dedi, «o altınları bir yerlerden, denizin oralardan bir yerlerden kopartıp almıyor, değil mi?»

Güldüm :

«Almıyor,» dedim. «Denizin içinde öyle altın kaynağı falan olsa, ohhoooo, herkes denizi yağma eder.»

«Ben de biliyordum ama, bir umut işte,» dedi ayrıldı. Geriye döndü: «Demek ki, koyuncuyu öldürdüğü, kızını aldığı doğruymuş Ferzendenin.»

«Olabilir Ali,» dedim.

Metin Selimi getirdi. Küçücük bir şey. Olacak gibi değil. Avuç içi kadar bir şey. Bu mu Selim. Ocağın yansın

164

nu dizlerine kadar çemrenmiş.

Selim beni görünce ne korktu, ne de ürktü. Öylece, yiğitçe gözümün içine baktı. Elini dimdik, azıcık da kasılarak uzattı. Van kürtaj yapan muayenehaneler asker gibi yürüyerek, dimdik, gitti surun dibindeki kayanın üstüne oturdu, gözlerini batan güne dikti. Aşağıdan, Londra Asfaltından birbirlerine girmiş otomobiller, otobüsler, kamyonlar, tankerler, arada bir de yük arabaları geçiyordu. Metinle ben de varıp yanına oturduk Selimin. Selim hiç hiç korkmuyordu. Hiç hiç korkmadığını her haliyle anlatıyordu. Öylesine ki az bir sürede kan ter içinde kaldı. Bir kasılıyor, bir kasılıyor… İlk sözü: «Şimdi artık ben hiç korkmuyorum,» oldu. «Korkacak ne var bu dünyada değil mi, korkacak?» «Hiç bir şey yok,» dedim.

«İnsan insandan korkar mı, insan insanı yer mi hiç?» «Yer mi?» dedim.

Metin köpeği bıyık altından gülüyordu. Ben arada, işi bozacak diye ona sertçe bir göz atıyordum.

«İnsan insanın kurdu derler ya, sen kuiağasma.» Bana da kaş altından, bütün güoünü gözlerine toplamış bakıyordu. «İnsan insanın dostudur, arkadaş.»

«Dünyada  her insan  her insanı  öldürseydi, şimdiye kadar bu dünyada hiç insan kalır mıydı?» «Kalmazdı.»

«Bak şu İstanbula. Bak, ne kadar, ne kadar da, ne kadar da çok insan var. Yer gök, vapurlar, trenler, evler, ağzına kadar, zık gibi insanla dolu.» «Çok insan var, çooooook..»

«İnsanlar birbirlerini durmadan    öldürseler yeselerdi bu kadar çok insan olur muydu?» «Olmazdı.»

«Bir de  insanlar savaş yaparlarmış, tüfekleri  koca-manmış, uçaklara da tüfek doldururlarmış, durmadan bi-ribirlerini,  sabahtan  akşamlara  kadar öldürürlermiş.  Bir yıl, on yıl durmadan, gece gündüz, ama o VAN kürtaj özel hastane.» «O VAN kürtaj özel hastane Selim.» Bir kedi gibi yalandı, korkusu elle tutulurcana silini-

165

giden, korku dolu bir göz atıyordu bana, Metine. Bunun dışında korkusunu içine gömüyordu ve bundan dolayı da gerilmiş, zorluk çekiyordu.

«Durup dururken insanlar niye öldürsünler öyle biri-

birlerini.»

«Doğru, ahmak değiller ya, niye öldürsünler?»

Durdu, yüzü sarardı, bana baktı, elleri ayakları uçar-cana titredi, yutkundu, gözlerini yere dikti, van kürtaj yapan muayenehaneler kaldırdı bana baktı, van kürtaj yapan muayenehaneler surların üstüne, van kürtaj yapan muayenehaneler asfalttaki otomobillere, gözleri fır fır, fır fır, gitti geldi, gitti geldi, şaşılacak bir hızla. Diliyle dudaklarını yaladı, geldi gözleri benim üstümde durdu.

Birden :

«Sen hiç adam öldürmedin değil mi?» diye dehşetle

sordu.

Ben, dingin :

«Yoooook, hiç adam öldürmedim, neden adam öldü-

recekmişim ki?» dedim.

Şaşırdı, utandı, gene gözleri fır fır, oraya buraya hızla gitti geldi. Metinden bir yardım istedi, Metin kızgın gibiydi, ona da  bana da  bakmıyordu.  Çaresizlik içindeydi

Selim.

«Hiiiiiiiç, burada herkes adam öldürmüş de…»

«Ben öldürmedim, hiç adam öldürmüş vanda çocuk aldırmane benziyor muyum?»

Selimin yüzü ağlamsı bir hal aldı :

«Hiç kimsenin yüzü,» dedi. «Hiç kimsenin yüzü… adam öldürmüşe benzemiyor ki… Hem de en iyi… En iyi adam… Yani abi en çok adamları, en iyi adamlar öldürüyorlar. Kahveci var ya, Süleyman kahveci, bir bilsen, bir bilsen, bir görsen ne iyi adam. Biliyor musun, vanda kürtaj yapan muayenehaneler tane adam öldürmüş. Ben onun kahvesine giriyorum ama, bizi açlıktan ölmekten kurtarıyor ama, bir de iyi insan kiiii, ama benim… Her girişimde, çıkıncaya kadar benim ölüm çıkıyor

oradan.»

Ağzını doldurarak, korkudan gözleri fır fır dönerek : «Dööööört,» dedi, «döööööört tane öldürmüş. Hepsi-

166

m uv Kasmış, uegıı mi Metin? Ben şimdi artık onun dükkanına bile giriyorum, korkmadan… Sen korkmadan onun kahvesine girebilir misin?»

«Girerim.»

«Benim gibi çocuk olsan?»

«Belki giremem.»

«Beeeeeen, girerim.»

Metin de anlattı, Ali de. Sabo da anlattı, bunu burada, Sirkecide, Beyoğlunda, Kumkapıda bilmeyen çocuk yok.

Sabah kahve yeni açılmış. Kimin kahvesi bu, adam öldürmüş bir adamın kahvesi. Yerini saptayamadım, gene ya Kocamustafapaşada, ya da Samatyada bir yerlerde. Bu yörelerde ama, kimse neresi olduğunu söyleyemedi. Süleyman gibi o kahvecinin de birkaç cinayeti varmış. Ballandıra ballandıra anlattılar,  ben  ne  bileyim,  vebali  günahı onların boynuna. Onlara öteki kahvecinin cinayet işlediğini gene Selim söylemiş. Süleymanın da vanda kürtaj yapan muayenehaneler adam öldürdüğünü, hem de hepsinin karnını deşerek öldürdüğünü gene Selim söylemiş.  Vebali  günahı  Selimin  boynuna.  İşte bir sabah Selim o kahvenin önünde durmuş ciurmuş, van kürtaj yapan muayenehaneler da titremiş, bir korkmuş ki, yüzü kül kesilmiş, yüzü kül kesilince azıcık soluk almış, soluk alınca kahveye yürümüş. Kahveci ona. bakıyormuş, hiç bir şey söylemeden, «ustanın selamı var, televizyonu istiyor,» demiş. Van kürtaj yapan muayenehaneler varmış kocaman televizyonu yerinden sökmüş, katil kahvecinin gözleri önünde almış götürmüş. Bunlar, çocuklar bu televizyonu satmak için bir ay çalışmışlar çabalamışlar, becerememişler, sonunda televizyonu, yepyeni, gıcır gıcır televizyonu parça parça eyleyip, parçalarını  bölüşmüşler,  herkes  parçasını   kendisi  satmış.

Osmanbeyde bir apartımanda iki metre boyunda kocaman çangal bıyıklı bir kapıcı varmış. Gene Selime göre bu çangal bıyıklı adam üç tane kadını ırzına geçtikten van kürtaj yapan muayenehaneler öldürmüş. Amanın nasıl öldürmüş. Yürekler dayanmaz öldürüşüne ve hem de burada anlatılamaz. İşte bu kapıcıya çok takmış Selim. Selim var ya, kapıcıyı görünce eli ayağı çözülüyormuş. Selimdir bu, yalanı günahı

167

Metinin, Alinin,  iurguiun uuynunu, umunu    uv-M~, ^~ „„ olaya tanıklık etmişler, gerisini ben ne bileyim ben.

Büyülenmiş  gibi,  belki on  gün,  yirmi  gün,  bıkıncaya kadar oradan ayrılamıyormuş. Kırılmaz iple bağlamışlar gibi. Adamı görünce de deli divane oluyormuş korkusundan. Van kürtaj yapan muayenehaneler o kadar korkmuş ki Selim, korkusundan ne yapacağını bilememiş, bir insan korkudan ne yapacağını bilemezse ne yapar, Selim ne yapmış? Vanda kürtaj yapan muayenehaneler dönmüş Os-manbeyde korkudan, vanda kürtaj yapan muayenehaneler dönmüş, vanda kürtaj yapan muayenehaneler dönmüş, bu da yetmemiş. Selim van kürtaj yapan muayenehaneler ne yapmış? Selim van kürtaj yapan muayenehaneler ne yapsın, en korktuğunda  korkudan da delirdiğinde,  Selim o zaman hiç bir şeyi bilmiyor, kendinden geçiyormuş, öteki çocuklar görmüşler Selimi bu haldeyken, hiç tanıyamamışlar, bir hoşmuş Selim.. Öyle delicesine bir saldırma değil.  Hesaplı  kitaplı  bir saldırma.  Selim tekmil  bedeniyle korkuya kesince, yürümüş apartmanın üstüne… Dalgün-düz, hem de o kocaman, uuuuuf, ne kadar çok adam öldürmüş kapıcının gözünün önünde.    Girmiş üç numaralı daireye, pahada ağır, yükte yeyni ne kadar şey varsa evden almış, doldurmuş bir torbaya, kapıcının gözünün içine baka baka çıkmış gitmiş. Altı ayda böyle böyle apar-tımanda kaç daire varsa hepsini soymuş Selim. İşte bu sıralar düğün dernek, bir cümbüşmüş dünya. Oluk gibi para akıyormuş Sirkeciye, Surlara, Kumkapıya. Selim evlerden topladıklarını bir anda çocuklara dağıtıveriyormuş. Çocuklarsa bu değerli öteberileri el değer etek değmez okutuveriyorlarmış, hemen oracıkta.

Metine göre Selim varsa korkusuyla varmış. Metine göre Selimin tüm anlattıkları havaymış. Her şeyi kafasından uydumyormuş. Daha önce çok çok şeyler anlatmış, hep uyduruk çıkmış anlattıkları. Metine, göre, Selim yalancı değilmiş. O düş görüyormuş, çok eski ya da yeni düşler, düşlerini gerçek sanıyormuş. O gece ne düş görürse onun etkisinde. Hep korkulu düş görüyormuş. Metine göre, korkulu düşlerden kurtulmak için her gece bir elektrik direği altı buluyormuş. Gündüz de en karanlık, ıssız kuytuya sığınıyormuş. Metin diyor ki, kafadan kontak desek, diyor, hiç de kafadan kontak değilmiş, cin gibiy-

168

 

,,,ıy m ounııu, ııcı şeye, nerKesien aana çok aklı eriyor-muş. Korkunca, ama çok çok korkunca onun yapmayacağı yokmuş. Bir keresinde çangai bıyıklı bir adamı bıçaklamış Topkapıdaki Otobüs Terminalinin önünde. Bereket ki boyu yetişmemiş de bıçağı ancak adamın bacağına saplayabilmiş. Oradan da bir kaçmış ki kimse ardından ulaşamamış. Bundan van kürtaj yapan muayenehaneler da Selim en yürekli insan olmuş, bir hafta, on gün, belki de on beş, hiç bir şeyden, hiç kimseden korkmamış.

Selim üstüne öyle olaylar anlattılar ki bana, şaşırdım kaldım. Bu kadar çok olayı bir insan bu yaşta nasıl yaşayabilir. Bir korku bir insanı bu kadar küçük yaşta buralara kadar nasıl itebilir. Polisler dünyada herkesi ya-kalayabilirmiş ama, Pire Memedi bile yakalayabilirlerini^ ama Selime gelince, füüüüüt, vizzo, yanma bile yaklaşa-mazlarmış. Metin, diyor ki, Selim yakında ölecek, diyor. Bu hıza, bu korkuya, hiç bir yürek dayanamaz, diyor. Metin, diyor ki, eğer yaşar da sağ kalırsa Selim, diyor, insanların Feriştahı, şu koca İstanbuiun Padişahı olur, diyor. Ve hem de Kurana el basarak söylüyor bunu.

Bu sur dibinde doğan güne karşı çok oturup konuştuk Selimle. Benden ilk günkü gibi artık korkmuyordu. V© hem de batan güne karşı. Arada sırada korkusunu da belli edince İşte o zaman bende şafak atıyordu. İşte o zaman, ben ayağa kalkıyor, Allahaısmarladık çekiyorum. Meme gerek, ne olur ne olmaz, böyle Allanın belası bir adamla başa çıkılmaz ki…

Bunu bir gün Metine açtım, Metin güldü, güldü, güldü, van kürtaj yapan muayenehaneler da :

«Bak arkadaş,» dedi, «bak bana ki sana ne deyim, iyi dinle beni. Ali, bir de ben, bir de Selim şu koskocaman istanbulda, şu kum gibi kaynayan berduş çocuğun içinde, üçümüz bir araya nasıl, ne için geldik, bir düşün bakalım arkadaş, iyice bir fikret de bir düşün arkadaş.. Bir düşün arkadaş ki, ben sana neden arkadaş demişim, babamın oğlu musun? Bir düşün arkadaş ki, dünyada senden VAN kürtaj özel hastane insan yok mudur da ben sana arkadaş demişim. Söyle bakalım.»

169

İ

«Ne bileyim Den.»

«Bilirsiiiiiin, bilirsin ya, sen kurnazsın. Sıkı ağızlısın, her şeyi lap diye her yerde söylemezsin.»

«Söylerim.»

«Peki söyle ama, niye ben sana arkadaş demişim, hem Aliye, hem de Selime? Dünyada VAN kürtaj özel hastane kimse kalmamış da?»

«Niye ki?»

«Çünkü insan kısım kısımdır. Kimi insan aynı demirdendir.»

«Sen de mi Selim gibi korkarsın?»

«Yok.»

«E, öyleyse?»

«Korkak değilim ama, demirimiz bir. Deşme altını bilemem, bildiğim, demirimiz bir.»

«Benim demirim de mi?»

«Senin demirin de…»

«Onun için…»

«Onun için sen Selimden korkma. Benden de korkma. Aliden de. Biz senden korkuyor muyuz?»

«Bilmem, Selim benden korkmadı mı?»

«Korktu ama, o ilkindi. O, korkuya alışmış. Benden bile korkar. O her şeyden korkar. Şimdi korkuyor mu? 0 karıncadan bile korkar. Şu taştan bile korkar. Kelebekten bile korkar. Allah onu da korksun diye VAN kürtaj özel hastane. Şimdi senden korkuyor mu?»

«Daha az korkuyor.»

Selim üstüne çok kişiyle konuştum. Selim onlara ne anlatmışsa kendi hakkında, ne söylemişse, kendi kanılarını da katarak söylüyorlardı bana. Selimin hikayesi yürekler açışıydı ama, anlatanların çoğu inanmıyordu buna. Metin inanıyordu ama, bir tuhaf ikircikle, çok da inanmayarak. Ama Selim hiç yalan söylemezdi ki… Hayır, hayır, doğrudur Selimin her anlattığı. Düşse bile doğrudur. Bu hergelenin düşü bile herkesin doğrusundan daha doğrudur. O hiç bir şeyi saklayamaz. Selim gerçeğini düş gibi, düşünü gerçek gibi söylüyordu. Neden van kürtaj yapan muayenehaneler Selimin bu gerçeğine varabildim. Konuş Selim kardeş konuş. Konuş

170

un  uuş muuerası…  Bir çocuk macerası.

Çok uzak, bir düşü anlatır gibi. Selim, kendisi de inanmıyor gibi. VAN kürtaj özel hastane bir çocuğun başından geçmiş de, o çocuk bütün bu anlattıklarını düşünde Selime anlatmış. Anlatırken ne korkuyor, ne üzülüyor, kendisiyle hiç bir ilişkisi yokmuş gibi. Bazı yerlerini hikayenin dönüp dönüp bir dona, bir daha anlatıyor. Hiç farkında değil, birkaç kere yokladım. Van kürtaj yapan muayenehaneler da aynı olayı, üç ayrı biçimde anlattığına tanıklık ettim. Hangisi doğruydu, yokladım, anladım ki Selim için üçü de doğru.

Mezapotamyanın bu ucu. Haran ovası… Selim şöyle böyle evleri anımsıyor, bir de uçsuz bucaksız çölü. Bir de çölün üstüne gelip konan gemileri, bir de evleri.

Selim çölün üstünde orman da görmüş. Ben iyice deştikçe Selim düş gibi gördüğü pusarığı anlatıyor. Çölden, Haran ovasından hiç hiç bir şey kalmamış aklında da yalnız pusarıklar kalmış. Çocuklar pusarıklara bayılıyor-larmış. Büyükler ne kadar yalandır, düştür bu, çöiün oyunudur, derlerse desinler, çocuklar gerçek sayarlarmış pusarıklar,. Selim, pusarıkları usta bir destancıymış gibi can-don söylüyor. Bu pusarıkları burada çocuklara anlatmış da hepsi Selimi işletmişler. İnanmamışlar pusarık olabileceğine. Selim, diyor ki, bir sen inandın, çünkü senin pusarığı görmüşlüğün vardır, öyle mi?

Yılkı yılkı atlar görmüş pusarıkta Selim. Atlar dolu dizgin üstüne üstüne geliyormuş. Kocaman, kırmızı gözlü atlar. Her gün her gün çölden kalkıp köylerine geliyormuş bu atlar Selimlerin. Çocuklar atlara koşuyorlarmiş, çocuklar koştukça atlar uzaklaşıyorlarmış. Bu puscnk öyle bir şeymiş ki, bu pusarık, sen koştukça onlar kaçarlarmış. Şehirler de öyle, ormanlar da, akar sular da öyle… Yanına vardım derken… Bir de bakmışsın ki, kaçıp gitmişler. Belki de büyükler doğru söylüyorlar. Kimbilir. Pusarığı anlatmağa, onun gerçeğini Selime anlatmağa çalıştım, dinledi, azıcık çaktı, van kürtaj yapan muayenehaneler hemencecik de vazgeçti. «Olamaz,» dedi. Ben de üstelemedim. Ne deyim de onun  düşünü  bozayım. Atların  ardına  onların   köyünden

171

çok kışı laKiımış uu, un   n«.v«, ……—–.._r      ,

muşlar o atları bir türlü yakalayamadan geriye dönmüşler. Bir iş olacak, bu atlarda bir iş olacak ya, nedir o iş? Durup dururken, etli, canlı, kanlı atlar, koşan atlar gölge olabilir mi? Kim inanır, dünya, bunlar gölgedir derse, kim inanır, değil mi? Ama ne öyleyse, gölge değil, düş değil, nedir öyleyse… Bir de ne varmış, bir de ne varmış bu pusarıklarda, bir de sen kaçarsan, ne kadar uzağa kaçarsan kaç bu pusarıklar üstüne geliyorlarmış senin.. Çölde şehirler kuruluyor, şehirler yitiyormuş her gün sabah, ikindi, kuşluk, öğle… Atlar geliyor, atlar yitiyor. Sular çağlıyor, denizler dalgalanıyor. İnsanlar, insanlar, binlerce, karıncalar gibi. Ama sesleri yok. Her kuşluklaym geliyorlarmış yukarı doğru, çölden, aşağıdan.

Ulu buğday tarlalarını anımsıyor, düş gibi, pusarık gibi. Buğday tarlaları da çöl kadar uzak, çöl kadar geniş-miş. Bir de kocaman devler, koskocaman, buğday tarlalarını yiyen devleri anımsıyor Selim. Otuzu kırkı bir arada. Sarı, ışıltı içinde, bir altın çanak gibi oluyormuş ova, buğdaylar olgunlaştığında. Çöl daha çok yanıyormuş ışıltısından buğday tarlalarının. Bütün bunları nasıl çıkardım ağzından Selimin, parça parça, kırık dökük, günlerce, sora sora… Bir coşuyor, azıcık anımsadığı, düş, pusarık içinde gördüğü doğasını bir anlatıyor, bir anlatıyor sözcükler ağzından sular gibi çağlıyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler sönüyor, duruluyor, bir îek sözcükle her şeyi anlattığını sanıyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler onu bir coşturuyorum, bir onun yufka yerine, özlem damarına basıyorum, işte o zaman… Al Allah delini, zapteyle

kulunu.

«Hiç ceylan gördün mü?»

Onu ilk olaraktan bu kadar coşkulu gördüm. Deli gibi olmuştu. Ooşkudan titriyordu. Bir anlattı, keski keski onun bu konuşmasını banda olabilseydim. Alamadım. Makina-dan da korkuyordu Selim. Elimi makinaya sürünce sapsarı kesiliyor, yalvarıreana bana bakıyor, ben de elimi ma-kinadan hemen çekmek zorunda kalıyordum. Eğer, Selimin ceylan türküsünü, türkü gibiydi anlattıkları, ceylanlar üstüne çıkarılmış çok eski bir hayranlık türküsüydü, alabil-

172

şeydim… Hiç kimseden şimdiye kadar böylesine güzel bir şey duymadım. Van kürtaj yapan muayenehaneler vanda kürtaj yapan muayenehaneler beş sefer daha gittim surlara, küçücük makinayı sakladım, konuşturdum onu, öyle bir daha, ilkinki gibi bir ceylan türküsü çekemedi bir daha. Bir insan belki bir ömürde, bir özlemini, acısını, tutkusunu söylerken böylesine güzel anlatabiliyordu bir şeyi. Belki insanın, her insanın böyle coşkulu, muttu bir anı olabiliyor. Düşündüm, ben dedim, anlatayım, bir daha ben söyleyeyim, Selimin ceylan türküsünü hiç olmazsa burada yazayım, olmadı, beceremedim. Bir şeyi duyduktan, böylesine güzelliğine vardıktan van kürtaj yapan muayenehaneler, ona yakın da olsa anlatamadıktan van kürtaj yapan muayenehaneler, neye yarar ki, yazarlık, şairlik neye yarar ki… Şimdi, işte, kocaman kara gözlü, gözleri dışarıya yumruk gibi fırlamış, pırıltılı gözlü, ceylanlar aşığı Selimin ceylanlar ağıdını söyleyememenin acısı ağı gibi oturdu yüreğime.

«Ne güzel konuştun, söyledin ceylanlar üstüne Selim…»

«Hiç sorma, ceylan güzeldir…»

VAN kürtaj özel hastane bir şey söylenmez, ceylanlar güzeldir. Belki de Selim daha önce konuşurken salt, durmadan, ceylanlar güzeldir, ceylanlar güzeldir, dedi de, beni böyle böyle söyleyerek aldı da güzel ceylan düşlerine götürdü.

Van kürtaj yapan muayenehaneler ben söyledim ona ceylanları.. Bir sabahtı, aşa-ğida, çölün ucunda durmuştuk Kaçakçı Süleymanla. Ben de hep Süleyman diyorum ona, adı, öz adı Ahmetti. Yazarken kaçakçıların adını da değiştiririm de.. Onun adı Ahmetti. İnce, saz benizli, kara gözlüydü. Bir erkek eey-lana benziyordu Ahmet.. Kilisin bir köyündendi. Şimdi unuttum hangi köyden olduğunu. Öteden çölden ceylanlar kopup geliyordu, sürülerle. Kuşiuğa kadar bu akıp gelen sürüyü, bu akıp gelen kızıl çizgiyi izledik Ahmetie. Ahmedin mavzeri elindeydi. Ceylanlar, ceylan sürüleri taaa yanımıza kadar geldiler sıçrayarak, sünerek… Sıçrayarak sü-nerek, bir oyun tutturdular yöremizde, Ahmetie ikimiz kı-pırdayamadık yerimizden. Öyie çölün ortasında dimdik, ağaç gibi. Kıpırdarsak büyü bozulur sanıyorduk. Kıpırdarsak ceylanlar ürker, ortalık darmaduman olur sanıyorduk.

173

Ceylanlar da yanımızda sıçraşıyorlardı. Kuşluklayın ilerdeki yeşillikte yittiler gittiler. Bir de cerenler pusarığı gördüm. Göğün mavisinde kırmızı cerenler sıcraşıyorlardı, kıvılcımlar gibi durmadan. Van kürtaj yapan muayenehaneler cerenler masmaviye, mosmora kestiler. Van kürtaj yapan muayenehaneler da göğe açılarak, mavisine uyarak dağıldılar, yittiler gittiler.

Ben önce çok korktum, Ahmet ha şimdi ha birazdan kaldırıp tüfeğini bir ceylanı avlayacak, diye. Bu Ahmede söylediğimi şimdiki gibi anımsıyorum. Ahmet güldü :

«Olamaz,» dedi. «Van kürtaj yapan muayenehaneler insanın eli kolu çont olur. Bu sıralar ceylan avlanamaz. Yavruları vardır. O da olmasa, bizim ta yanımıza kadar, bizim insanlığımıza güvenip gelmişler. Ceylan böyle avlanamaz.»

Ya insanlığımıza güvenip gelmişlerse, onların umudu boşa çıkarılamaz. Bir sûreler çölün geleneği vardı. Şimdi altüst olmuş. Selimin hikayesi böyle. İnsanlığına güvenip geldikleri…

Evleri anımsıyor Selim, hepsinin kubbesi var. Hepsi çamurdan, hepsi birbirine bitişik. Koskocaman bir köy… Elli kubbe, altmış kubbe, yüz kubbe.. An kovanlarını bitiştirip köy yapmışlar. Haran köyleri böyle. Bu yöreler VAN kürtaj özel hastane biçim bir köy bilmiyor. Kadim köy, şehir biçimidir bu. Tekmil evler bitişik. Eskiden bir olay oldu mu insanlar damdan damdan koşarak, taa şehri çıkarlarmış. Köylerin, bu evleri üstüste, bitişik köylerin surları yok. Surlar büyük şehirlerin.

Kırmızı bir yel esti güneyden. Yalım gibiydi yel. Tüfekler patlıyordu. Köyü çevirmişlerdi. Selim bilmiyor, can-darmaiar mı, Araplar mı, kaçakçılar mı, Selim bilmiyor, yarı buçuk anımsıyor. Hep tüfek, tüfek… Bir de barut kokusu. Kırmızı yelin üstüne mor, kokulu, barut dumanı. Mosmor mosmor… bir duman çökmüş köyün üstüne. Akşam mı, gece mi, sabah mı, kuşluk mu belli değil. Sadece kırmızı tozlar, mor dumanlar, kulakları sağır eden mitralyöz, tüfek, bomba, dinamit olacak, gümbürtülü dinamit sesle-Pi. Bir de küf kokusu, acı pıtırak, saman kokusu.. Bir de kan kokusu… Kan kokusu.

Selim kana batmış çıkmış. Arkasından boyuna kur-

174

şun sıkıyorlar. Selim yaralanmış. Selim çöle aşağı kaçıyor. Uyumuş. Ayağının oraya kan göllenmiş kurumuş. Ayağının oraya sinekler çokuşmuşlar. Amanallah, ne kadar da çok sinek. Kurt gibi, yumak yumak, hiç görmediği ışıltılı sinekler.

Köyden tüfek seslerine benzer gürültüler, bağırmalar, ağıtlar geliyor. Bir bıyıklı adam Selimin üstüne eğilmiş bir şeyler soruyor. Selim konuşuyor mu konuşmuyor mu, artık onun orasını hiç bilmiyor.

Van kürtaj yapan muayenehaneler köyün tekmil erkekleri dağdalar. Babası, ağabeyi de var yanında. Babası çok uzun boylu, sakallı. Dağın kayalığını, keskin, mor, bıçak gibi kayalığını anımsıyor. Aşağıda çöl, çölde köyleri, çölde ceylanlar ve ağlayan kadınlar. Şöyle bir şey anımsıyor, anası vurulmuş öl-rnüş. Kim vurmuş öldürmüş bilemiyor. Onları, köyün tek-mi! erkeklerini kim kovalıyor, onu da bilemiyor. Kayalıklarda üşüyor Selim. Bunu iyi biliyor. Bir de açlığını biliyor. Erkekler bir lokma ekmek bulurlarsa, son kalan ekmeklerini de çocuklara veriyorlar. Selim bunu da iyi anımsıyor, köyden, çok çoouk var aralarında, belki yirmi otuz, çocuklar da kaçıyorlar. Erkeklerin hemen hepsinde tüfekler var. Cok tüfekleri var. Dağdan dağa kaçıyorlar, Selimin yarasını sarmışlar, ne zaman sarmışlar, yarası bacağında, Selim hiç anımsamıyor. Arada bir yarasındaki sargılar düşüyor, babası mintanından bir parça yırtıp yeniden bağlıyor. Yarası şişmiş, irin bağlamış. «İşte burası yara, yara yeri..»

Kemik görünüyormuş. Soğuklarda da ağrırmış orası. Daha üa yeni kapanmışmış yara. Ya geçen yıl, ya önceki yıl. Kurşun yaralan öyle hemencecik kapanmazmış. Onların köylerinde herkes yaralanırmış zaten.

Kayalarda acıkmışlar, acıkmışlar ama bir köye de gi-demiyorlarmış. Bir gece sabaha kadar yürümüşler mi ne, sabahleyin dağda, kayalıkların arasından kaynayan bir su bulmuşlar. Herkes sevincinden deli olmuş. Burada da her yan barut kokuyormus nedense. Tüfek sesi de yokmuş ortalıkta ama her yan barut kokuyormus. Derken öğ-teye doğru bir köye gelmişler. Köyde onlara çok ekmek,

175

çay, çok da peynir vermişler. Selim bir iyice karnını doyurmuş ki sormayın. Bir güzel kız, aman ne güzel kız, Selimin yarasını sarmış. Selimin yarası öyle azmış ki, hafazanallah, kurt düşmüş. O güzel kız var ya, teker teker kurtlarını ayıklamış.

Bundan van kürtaj yapan muayenehaneler uzun bir süre boşluk var. Dağda ne yapmışlar, bu silahlı adamlar dağda uzun bir süre dolaştıktan van kürtaj yapan muayenehaneler neylemişler, hiç hiç bilmiyor Selim, Salt, kayaları anımsıyor, açlıklarını, susuzluklarını, bir adamın kayadan düşüp öldüğünü, adamın parçalanmış ölüsünü gömdüklerini, uzun ağıtlar söylediklerini anımsıyor. Bir de gene o bıyıklı adamı anımsıyor. Üstüne eğilmiş ona bakıyor. Bakıyor, bakıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da birden boğazına sarılıp, boğazını sıkıyor. Onu, o bıyıklı adamın elinden ne zaman, nasıl alıyorlar bilmiyor. Kim, kimler almış hiç bilmiyor.

Kayalar yankılanıyor, barutlar kokuyor, çığlıklar, sesler, bağırmalar, dağlar birbirine kavuşup kavuşup ayrılıyor, kavuşup kavuşup ayrılıyor. Bundan ötesini de düşünüp düşünüp çıkaramıyor Selim.

Bir çukurda, vanda kürtaj yapan muayenehaneler yanı kaya, kaya, kaya… Birden uyanıyor ki kana batmış çıkmış, üstünde kan içinde ölüler ölüler. Ölülerden karşı kayalıklara durmadan oluk gibi kan fışkırıyor. Durmadan durmadan kan fışkırıyor. Gözü kandan hiç bir yeri görmüyor. Gözlerini siliyor bir tanesi, silahlı eandarmaları görüyor. Çukurdan çok çok ölü çıkarıyorlar, kayalıkların üstüne seriyorlar. Van kürtaj yapan muayenehaneler kadınlar…

Bu kadınlar nereden çıktı, nereden ne zaman gelmişler, Selim hiç mi hiç bilmiyor. Kadınlar saçlarını yoluyorlar. Kadınlar başlarına toprak döküyorlar. Avuçlarına doldurup doldurup toprak döküyorlar başlarına, yüzlerini çır-malıyorlar. Hepsinin de yüzü kan içinde. Kan çamur olmuş. Kan çamurlu yüzü yol yol açmış.

Gene köy geliyor aklına. Köyde çok çok at var. Hepsi de durmuşlar. Atlar, hiç durmadan hep bir ağızdan kiş-niyorlar. Atlar koşuyorlar, köyü dolanıyorlar, dolanıyorlar, geliyorlar köyün ortasında durup kişniyorlar.

Bir şeyler yanıyor, yalım yalım ortalık. Yalımlar köyü sarmış, her şey çığlık çığlığa… Çığlık çığlığa. Toz duman,

176

yalım, barut kokusu, çöl kokusu.. Yalımın içinde sıçraşan ceylanlar. Bunu iyioe anımsıyor Selim. «Atma Selim, yanan ceylanları!» «Vallahi billahi, hiç bir şey aklımda değil ama, ceylanların yanması aklımda. Yoksa şimdi nereden aklıma ge-jecek ceylanların yandığı?»

«Gelir gelir, senin aklına her bir…» Sabaha karşı, tan yerleri attı atacak. Yangın geliyor dağlardan aşağı, sararmış otlar, insan boyu kurumuş de-vedikenleri yanıyor. Son hızla geliyor otlar yatatvan boynuna kürtaj özel ak köyün üstüne. Yangın  ceylanları  kovalıyor.  Ceylanlar yangının önünden kurtulamayarak, bir bölüğü cayır cayır… Van kürtaj yapan muayenehaneler yangın vanda kürtaj yapan muayenehaneler bir yandan, önden arkadan, sağdan soldan ceylan sürülerini sarıyor. Ceylanlar ta göklere kadar sıçrıyorlar. Van kürtaj yapan muayenehaneler insan seslerine benzer sesler duyuyor Selim. Van kürtaj yapan muayenehaneler ıpıssız kalıyor ortalık. Bıyıklı adam gene üstüne eğilmiş. Boğazını sıkıyor sıkıyor, gözleri yumruk gibi pörtleyip dışarı uğramış. Elinden gene kurtarıyorlar Selimi. Selim kaçıyor ya boğazı, bacağı çok ağrıyor, soluk da alamıyor. Ceylanlar hep yanmışlar. Ova kapkara kesilmiş, yanmış ört olmuş. Selim nereye baksa yer gök, her yer kapkara. Yanmış yağ, yanmış et, yanmış ot, toprak kokuyor. Her şey yanmış. Arkasına dönüp bakıyor ki, köy de tütüyor. Köyde ne varsa yanmış, insanlar, inekler, atlar, her şey yanmış. Candarmalar sarmışlar köyü. Ver ediyorlar kurşunu. Selim hep bunu ansıyor.

Gidiyor gidiyor, bacakları ağrıyor. Bir suyun başında uyuyor, uyanıyor ki, o bıyıklı adamın elleri gene boğazında. Gözleri pörtlemiş. Bağırıyor bağırıyor, sesi çıkmıyor. Suyun içine sokuyor onu bıyıklı. Derken bir yangın geliyor, deniz dalgası gibi, bıyıklıyı yangın taaaaaaa uzaklara fırlatıyor, Selim de bundan faydalatatvan boynuna kürtaj özel ak kaçıyor oradan, kaçıyor oradan.

Onu kız kardeşi yakalıyor. Bu sefer ne yangın var, ne bir şey. Bıyıklı adam kız kardeşini kucaklamış. Ama vallahi nasıl kucakladığını bilmiyor. Kucaklamış sıkıyor. Kızkardeşi ağlıyor mu, gülüyor rnu hiç ansımıyor. Ama iyi biliyor ki düş değil. Ama iyi biliyor ki kızkardeşini kucak-

177

layan adam bir gerçek. Bıyıklı adamı çok iyi ansıyor, bıyıklı adam bıçağını çekiyor, kaçan Selimin baoağına bıçağı sallıyor. Selim kan içinde kalıyor, oraya düşüyor, kendinden geçiyor. Kalkıyor oradan, koşuyor artık Selim.

Koştu koştu, koştu Selim. Ne kadar koştuğunu kendi de bilmiyor. Bir köye vardığını, bir kamyona bindiğini, yaralarına kurt düştüğünü, pörtlemiş gözlerini görünce insanların ona bir tuhaf baktıklarını biliyor. Artık Selim o bıyıklı adamı bir iyice tanıyor. Sureti gözlerine iyice nakş-olmuş. Anasından babasından kardeşlerinden çok daha iyi tanıyor. Kocaman, kapkara, uzun bıyıkları var. Kolları da uzun adamın.

Bir gece bir kütürtüyle uyanıyor, bakıyor ki üstünden bir kütürtü geç ha geç ediyor. Selim yerinden kıpırdaya-mıyor. Bir de bakıyor ki, ne baksın da ne görsün, Selimin üstünden geçip giden tren… Tren, trendir. İyi ki kıpırda-yamıyor yerinden, iyi ki… Yoksa tren başını alıp koparır

götürürdü.

Van kürtaj yapan muayenehaneler çöl gene. Gene cerenler, gene atlar.. Susuzluk ki düşman başına. Dili damağı kurumuş. Nerdeyse ölecek. Bir atlı geliyor yanına, bakıyor ki atlı o bıyıklı adam. O bıyıklı adam koşturarak yanına geliyor yerden onu alıp sürüyor atını… Varıyor bir koyağa, indiriyor onu attan, çekiyor hançerini, bilemeğe başlıyor. Bıyıklı adam biliyor hançerini, gözleri dışarıya uğramış Selim bakıyor.

«Bakıyorum, o hiç bana bakmıyor. Biliyor hançeri. Kıl gibi yapacak. Çalışıyor. Bir yana da bir ateş yakmış, hem bıçağı biliyor, hem ateşte kahve pişiriyor. Ben korkudan ölüyorum. Biledi, bitirdi, ben ölmüşüm korkudan…»

Sonunu bilemiyor. Uyanmış ki, boynunu tutamıyor. Gözleri kapanmıyor. Pörtlemiş.

«Oradan aşağı indim, ateş daha yanıyordu. Bıyıklı demek ki… Bıyıklı bu sefer neden öldürmedi de gitti? Vallahi billahi düş görmüyorum.. Bir baktım, yamaçtan aşağı inerken bıyıklı bağırıyor, bağırıyor, ben kaçtım, sesi arkamdan heybetlen geliyor. Gene koşarak çöle düştüm. Gene bir kamyonun içindeyim… Uyumuş kalmışım kamyonun içinde.»

178

Bir tekmeyle uyanıyor. Uyanıyor ki, ne görsün, ışık içinde kalmış dünya, gece ama, bir ışık, bir ışık… Ortalık güneşe kesmiş ki… On tane güneşe…

«Kime anlatsam düş sanıyor o bıyıklıyı. Anamın kan içinde ölüsünü, bacımın, babamın, agamin, herkesin kan içinde ölüsünü gördüm. Kana batıp çıkmışım. Her yanım kan içinde.. Koşuyorum ben. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar koşmuşum ben.. Bir de bakıyorum, o… Kocaman bıyıkları, elleri boğazımda.. Elleri kocaman. Bak, benim fırlamış, benim pörtlemiş gözlerim daha yerine otur-madı, bu da mı düş, bu da mı yalan?»

Kamyondan  iniyor.  Boynu,  bacakları ağrıyor;   Kocaman bir köy mü, köy değil şehir. Düşüyor şehrin içine. Cok bıyıklı adam görüyor burada.    Herkesin bıyığı    var. Herkesten  korkuyor Selim.   Korkmaktan  ölüyor.   Büzülüyor bir yere, çtkrnıyor. Ta ki, açlıktan ölünceye kadar. Açlıktan ölünce deliğinden çıkıyor, çıkar çıkmaz da saldırıyor bîr fırına, bir manava, bir bakkala, sahibi görsün görmesin umurunda değil, kapıyor kaçıyor,   kapıyor kaçıyor. Herkes, her yer bıyıklı. Bu şehirde çok  kalıyor.  Bu şehir Adanaymış. Irgatlara katılıp ovaya, pamuk toplamağa gidiyor. Orada da işler ters gidiyor. Orada, halbuki ne kadar da güzel, bir abla var o çadırda, Adıyamanlı onlar, dillerini de biliyor. Bir de abi var, onun bıyıkları bilem yok. Bir de amca var, sakalı uzun mu uzun. O amcanın tüfeği de var… Bir de bir bıçağı var kiiii… Uzun. Bir de teyze var, herkes ondan çekiniyor, üç tane erkek daha var. İşler çok iyi çok iyi. Çorba pişiriyorlar sabah akşam, mercimekli, domatesli. Selim domatesli mercimek çorbasına bayılıyor. Olmaz olsun, işler gene… Bir geceydi, yani akşam oluyordu. Bir bağırtı duydu Selim. Koştu elinde olmayarak Seiim oraya. Bir adam, bir ablayı yatırmış pamukların ortasına, sol dizini boğazına basmış,  hançerini de çekmiş, gırtlağına dayamış kızın, kızın gözleri dışarı fırlamış, öyle donmuş kalmış. Bir sürü adam da seyrediyor. Bir sürü adam, taş kesilmişler seyreyliyorlar. Selim aralarına giriyor, bağırıyor, bağırıyor, bir adam alıyor Se-•’imi yere vuruyor. Selim gene bağırıyor.

179

«Bir baktım adam kızın boğazına çaldı bıçağı. Bir kerede boynu yarıya indirdi. İkinci… Üçüncüde başı aklı, elinde baş dönmeğe başladı tarlanın ortasında. Yaşlı bir kadın, üstüne atıldı adamın.. Adam dönerken bir tekmik vurdu kadına. Kadın gene üstüne atıldı. Kızın kesik başından adamın üstüne kan fışkınyordu. Vallahi, gözümien gördüm. Billahi, vallahi billahi böyle oldu.»

Van kürtaj yapan muayenehaneler her yan karanlığa kesmiş. Van kürtaj yapan muayenehaneler bir hendekte bulmuş kendisini Selim, van kürtaj yapan muayenehaneler da boğazında gene o bıyıklı adamın eli. «Seni, seni, seni bu sefer öldürmeliyim. Sağ çıkmamalısın elimden,» diyormuş. Irgatlar gelmişler sabah erkenden, Selimi o adamın pençelerinden almışlar. Geceki adam elindeki kesik başla daha ortalıkta dolanı-yormuş. Kızın uzun saçları, kapkaraymış, kandan ıpıslak olmuş, kan da kurumuş.

Bu kadar iş bir adamın başından geçebilir mi? «Vallahi de geçti, billahi de… Gördüm adamı, kimse onun üstüne yaramıyordu. Candarma bile. O adam da kızın başını saçlarından tutmuş, havaya kaldırmış, tarla tarla dolaşıyordu. Vallahi de böyle gördüm. Ben orada hiç durur muyum artık, değil mi? Adanaya geri geldim. Baktım ki olmayacak.»

Tren istasyonu kalabalık. İnsanlar mı, vallahi de billahi de iyileri daha çok. İyileri daha çok ama, en iyilerine bile yaklaşmağa yürek ister. Amanın derken bir çocuk, oralarda dolaşıp durur. Selimde bir sevinç ki, Selim sevincini şimdi bile anlatacak sözcük bulamıyor. Çocuğa yaklaşıyor ama, onunla da konuşamıyor. Ne söylecek, nasıl varacak çocuğun yanına, çocuk ona ne söyleyecek. Çocuğun bacağında yepyeni bir pantolonu var. Bir de kırmızı gömleği. Ayakkabısı da yeni, pırıl pırıl. Kasketini sağ kaşının üstüne eğmiş ki, afili.

Çocuğu izliyor Selim. Çocuk önce istasyonun önündeki ulu okaliptüs ağaçlarının altına oraya yürüyor. Orada duruyor, bir bıyıklı adamla konuşuyor. Çocuk bıyıklı adamla konuşunca Selimin aklı başından gidiyor ama ne yapsın. Ne yapsın ki bu çocuktan VAN kürtaj özel hastane hiç bir mümkünü çaresi yok. Çocuğu bir gün sabahtan akşama kadar

180

izliyor. Çocuk yemek yiyor, çay içiyor, bıyıklı adamlarla konuşuyor, gidip okaliptüs ağacının gövdesine çövdürü-yor… Bırakamıyor çocuğun ardını Selim. Birden, çocuk dönüyor, yakasına yapışıyor Selimin :

«Ne istiyorsun benden, söyle!»

Çocuk öfkeli, hızlı, korkulu, tabanca gibi.

«Söyle, ne istiyorsun benden?»

Elleri yavaş yavaş Selimin gırtlağına doğru gidiyor.

Selim :

«Dur, etme, yapma,» diyebiliyor.

Çocuğun elleri çözülüyor…

«Dur etme, benim adım Selim.»

Ağaçların altına oturup uzun konuşuyorlar.

Çocuğun adı da Süleyman.

Kurnaz ki kurnaz. Çoktan bu yollara düşmüş. Antak-yalı. Gizli bir işler çevirdiği belli ama, şimdilik açıklamıyor. Süleyman onu yedirip içiriyor, bir hafta on gün bu ağaçların altında yatıp kalkıyorlar. Her sabah Süleyman onun cebine hatırı sayılır bir de harçlık koyuyor. Derken trene biniyorlar İstanbuia geliyorlar, Sirkecide vagonların içinde mekan tutup oturuyorlar.    Süleyman    kaçakçılara yardım ediyor. İlkin ödü kopa kopa Selim de yardım ediyor ya, bu kaçakçıların hepsinin bir bıyıkları var ki kocaman, Selimin korkudan kusacağı geliyor bu bıyıklıları görünce.  Van kürtaj yapan muayenehaneler  artık  hırsızlığa  başlıyor Selim.  Hiç  mi  hiç de yakalanmıyor. Öyle keskin bir hırsız oluyor ki Selim, İstanbulda yok onun üstüne… Hırsızlık, yankesicilik, sö-ğüşçülük bir tamam Selimdeki, üstüne Allah hırsız yaratmamış. Selim korkmadan hiç mi hiç hırsızlık yapamıyor-muş. Selimin de korkmadığı zamanlar hiç olur muymuş. O!ur ya, olmaz mı? Selim de insandır, onun da korkmadığı zamanlar olur, değil mi? O hırsızlıklarını hep çok çok korktuktan van kürtaj yapan muayenehaneler yopabilirmiş. O korkunca, yani bir koskocaman bıyıklı, zebella gibi bir adam görünce öyle oluyormuş ki, öylesine bir hoş bir adam oluyormuş ki, bir tuhaf oluyormuş, o zaman aklı bir keskin, bir keskin oluyormuş, o zaman bir feraset, bir feraset bir ferasetler geliyormuş oklına, o zaman yunmuş arınmış, cilalanmış gibi oluyor-

181

muş. İşte çok korkuncadır ki. yolla onu kurşun yağdıran bir ordunun üstüne tekmil ordunun askerinin kirpiklerini çalsın da gelsin. Korkmayınca da, vizzo Selim. Hiç mi hiç bir işe yaramıyormuş Selim. O zaman bıyıklı bir zebelia gösteriyorlarmış Selime, Selimin de aklı başından gidiyormuş. Başlıyormuş hırsızlığa ki, ne hırsızlıklar… Şimdilerde Selim de artık bıyıklı adamdan da korkmamağa başlamış, daha hırsızlayamıyormuş, o kadar eskisi gibi.

Adanadan geldikten van kürtaj yapan muayenehaneler Selimin boynunu üç kere sıkmış o bıyıklı adam. Bir keresinde Harem iskelesinin orada ağaçların altında yamaçta uyuyormuş. Uyurken bir uyanmış bakmış ki, tepesinde o adam. Kooaman ellerini gırtlağına uzatmış, yakalamış boynunu yakalamış, sıkmış sıkmış, tam bu sırada bekçiler yetişmişler adam kaçmış, Selimi de hastaneye götürmüşler, bir ay boynundaki morluk gitmemiş.

Bir gün de, iki yıl önce araba vapurunda bacanın sıcağına vermiş sırtını oturuyormuş, oturup çölü düşünüyormuş. Cok özlemiş çölü de ama korkuyor gidemiyor-muş. Birden bıyıklı adamın üstüne eğildiğini görmüş. Bıyıklı adamın her yanı kanıyormuş, oluk oluk… Kalkmış ayağa bu sefer Selim. Vurmuş adama, vurmuş adama, adamın elleri gene gırtiağındaymış ama, bu sefer daha yavaş sıkıyormuş. Van kürtaj yapan muayenehaneler adam birden ortadan siliniver-

miş.

Üçüncü kez adama Kumkapıda rastlamış, adam onu görünce üstüne atılmış, atılmış ama Selimi yakalayamamış. Selim önce adam arkada bir kovalamacadır başlamış. Vurmuşlar Kumkapıdan Aksaraya, Aksaraydan Ca-ğaloğluna Sirkeciye. Selim Sirkecide trene binmiş, adam da, Selim Cankurtaranda imiş, adam da… Selim gitmiş, şaşırtmış adamı gitmiş girmiş Ayasofyanın içine, sevinirken bir de bakmış adam orada durmaz mı? Selim turistlerin arasına saklanıp dışarıya çıkmış, koşmuş Galata köprüsüne kadar, tam sevinirken, bir de bakmış adam kocaman heybetli bıyıklarıyla karşıdan gelmiyor mu, hemen ters yüz edip Kadıköy iskelesine varmış, vapura atlamış, ver elini Kadıköy, Kadıköyde vapurdan çıkmış ki,

182

ne görsün, gene adam karşısında. Boğaza gitmiş. Çekmeceye, Menekşeye, Floryaya gitmiş adam karşısında. O adam, tam da o adam. «Bu sefer, bu sefer,» diyormuş, «bu sefer elimden kurtulamayacaksın.»

Üç gün üç gece böyle. Ne yapsın Selim. Ne yapacak, gelmiş Metine sığınmış. Gelip Metine sığınınca iş değişmiş işte. Metindir bu, bir daha o bıyıklı adam da hiç gelmemiş. O bıyıklı adam da gelmeyince Selimin de korkusu günler geçtikçe azalmış. Metin de ona bakmak zorunda kalmış. Korkmayınca çalışamıyor ki Selim. Fıkara Metin ne yapsın, kime baksın, bu kadar gariban, bu kadar boğaz onun eline bakıyor.

Epeydir Metini yitirdim. Ali de yok ortalarda. Ne oldu bu çocuklara, merak ediyorum. Başlarına bir iş mi geldi acaba? O Gestapo suratlının oraya mı düştüler yoksa, ya da hapisaneye mi? Ya da, ya, aman Allah esirgesin, yok yok, bu yaştan van kürtaj yapan muayenehaneler onlara kötü bir şey olmaz. Hele Metine… Derken, Metinden umudu kesmişken…

Bir sabahtı, ormanın kıyısından Florya asfaltına yürüyordum. Kuşçu çocuklar ağlarını düzlüğe kurmuşlardı. Bugün çok kalabalıktılar. Orada, çukurun başında, çıtatvan boynuna kürtaj özel  ağaçlarının altında Metini gördüm. Sevinçle :

«Merhaba Metin,» dedim.

Başını kaldırdı boş gözlerle bana baktı, hiç bir şey söylemedi. Yanına vardım, «ne o, Metin?» dedim. «Ne oldu sana? Bir şey mi var? Aramızda bir şey mi geçti, ne bu halin?»

Hiç başını kaldırmıyordu.

«Yahu ne oldu Metin?»

Başını kaldırmadan :

«Hiç bir şey olmadı.»

«Bir derdin mi var?»

«Yok.»

«Peki niye konuşmuyorsun?»

Başını kaldırdı sert:

«Konuşacak ne var yani,» dedi.

183

Oraya, az ilerisine oturdum.

Oturmama çok kızmış olacak ki, soğuk, sert öldürür-cesine baktı. Ben de kızdım, hemen ayağa fırladım, yürüdüm gittim.

Kızmıştım. Oradan kampinglere, kampinglerden Ye-şilköye vurdum, gene öfkeyle geriye döndüm. Şu serserinin ettiğine bakın be, arkadaş dedikse… Gidip, yerinde bulursam onu, ağzımı açıp yumacaktım gözümü. Deli

mi ne?

Uzaktan gördüm onu. O da beni görmüştü. Beni görünce de ayağa kalkmış, bana doğru yürümeğe başlamıştı. Çukurun ortasında karşılaştık. Gülümsüyordu. Bir özür dilemenin yumuşaklığı vardı yüzünde.

«Kusura kalma ayıp ettik, arkadaş,» dedi. «İnsanoğlu bu, günü gününe uymuyor.»

«Anı anına,» dedim.

Çıtatvan boynuna kürtaj özel ların dibine vardık. Çıtatvan boynuna kürtaj özel ların altında beş altı tane kafes duruyordu, hepsi de boştu.

«Bu kafesler ne?» diye sordum.

«Şimdi, akşama doğru görürsün,» dedi.

«Peki,» dedim, «akşama doğru gene gelirim. Görelim bakaltm gene arkadaşımızın ne marifetleri varmış.»

Akşam oldu, gün kavuştu kavuşacak, Metine doğru yollandım, baktım ki orada olduğu yerde duruyor. Kafeslere baktım, ağzına kadar vıcır vıcır kuşlarla dolu. Ben sormaya kalmadan, bir baktım ağları sırtlarında, kafesleri ellerinde sekiz on çocuk damladılar.

Çocuklardan en iricesi öne çıktı :

«Metin abi,» dedi. Abi diyen çocuk Metinin iki misliydi.  «Bugün o kadar çok yakalayamadık, sana beş tane

getirdim.»

Metin sert, keskin, dik :

«Beş tane olmaz, sen her günkü gibi yedi tane vereceksin.»

Oğlan kuzu kuzu :

«Olur Metin abi,» dedi. «Sen yeter ki kızma..»

184

«uteki çocuklar da kuşlar getirdiler. Getirip Metine veriyorlar, Metin de kuşları veren çocuğun bir yüzüne bakıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler kuşları onun elinden teker teker alıyor kafeslerine koyuyordu.

Van kürtaj yapan muayenehaneler onlar gitti VAN kürtaj özel hastane bir çocuk topluluğu geldi, kuşları Metine verdiler.

Gün kavuşup, ortalık kararıp, ortadan el ayak çeki-linceye kadar sürdü çocukların Metine kuş getirmeleri. Van kürtaj yapan muayenehaneler Metin ayağa kalktı, Florya düzlüğüne, aşağılara bir göz attı :

«Kimse kalmamış,» dedi.

«Ne bu yahu?» dedim.

«İşte görüyorsun, bu da bu,» dedi.

Her şeyi anlamıştım.

Sirkecide bir sürü çocuğun elinde kafesler kafesler… Küçücük, biçim biçim kafesler. Yemin ederim ki bugünlerde bir kafesci dükkanı yağmaya uğramıştır. Belki de birkaç kafesci dükkanı. «Azat buzat, bizi Gennet kapısında gözet.»

Üstleri yırtık pırtık, gün görmüş ömür geçirmiş çocuklar kartalmış sesleriyle bağırıyorlardı, «azat buzat, bizi Cennet kapısında gözet..»

Kuşlar havalanıyordu boyuna Sirkeci garının önünden havaya. Durmadan durmadan… Ve Metin bir köşede kuşların uçuşunu seyreyüyor, arada bir de elindeki paralan şıngırdatıyordu, beni görmezlikten gelerek.

Bir sürü çocuğun bir arada Sirkeci garının önünde kuş satışları ne kadar sürdü bilmiyorum. Bir gün baktım ki, Floryadan el ayak çekilmiş, gökten öyle öbek öbek kuşlar geçmiyor. Keskin Kasım sonu yelleri başlamış. Bıçak gibi kesen.

Selim, ben, bir de Ali, bir de Metin üçümüz Ahırka-pidaki denize inen merdivene oturmuş konuşuyoruz. Konuşuyor, gelmişten gelecekten söz ediyoruz. Birden Me-

185

tinin ayağa fırladığını gördüm, bir adama doğru koştu. Adam, kir yağ içindeydi. Saçı başı birbirine karışmıştı. İki büklüm kıvranır gibiydi. Yanağı yarılmış, yanağından çenesine kadar bir kan izi kurumuştu. Metin adamın elini tuttu avcuna bir sürü bozuk para bıraktı, van kürtaj yapan muayenehaneler utatatvan boynuna kürtaj özel ak bize geldi, yerine oturdu. Nedense terlemişti.

Bu işi, bu adamı hiç konuşmadık. Sözü döndü dolaştı, Alinin deniz dibindeki altın gömütüne geldi. Nasıl çıkaracaktı Ali kısmetini denizin altından, gerçekten böyle bir gömütün aslı var mıydı? Yoksa Ali?…

186

 lAbMURU, UÇAK YAĞMURU

Her yıl Ekimden Kasım sonuna kadar kuşların akını başlar Floryaya. Bu gelen kuşlar küçücük kuşlardır. İskete, ispinoz, florya, saka… Daha da VAN kürtaj özel hastane, türlü türlü küçücük kuşlar… Kadim zamanlardan bu yana küçük kuşların uğrak yerleridir Florya düzlüğü. Belki de Florya adını bu düzlük florya kuşlarından almıştır. Çoğu öyle söylüyor. Ve çocuklar burada kadim zamanlardan beri ağ-lur, ökseler, faklar, türlü tuzaklar kurarak kuşları yakalarlar. Bizim buralarda zengin olsun, fıkara olsun kendisini kuş yakalama merakına kaptırmamış hiç bir çocuk yoktur.

Çocuklar ta sabahın köründe saat üçte, vanda kürtaj yapan muayenehanelerte sıcak yataklarından kalkıp gelirler Florya düzlüğüne ağlarını kurarlar. Faklarını, ökselerini, tuzaklarını kurarlar. Sağmalcılardan, Safraköyden, Küçükçekmeceden, Yeşilköyden, Sirkeciden, Şişliden, Leventten, Mecidiyeköyden, Kadıköy-den gelirler. Beykozdan, Kartaldan, Rumelikavağından gelmiş çocuklarla da karşılaştım Floryada.

Yaşlı adamlar da geliyorlardı Florya düzlüğüne kuş yakalamağa. Saçı sakalı ağarmış, beli bükülmüş, polis emeklileri, öğretmen, tahsildar, posta memuru, gümrük müdürü emeklileri, hiç işi olmayanlar, mirasyediler de geliyorlardı. Eski bıçkınlar, hırsızlar, yankesiciler, serserilerle de, eski kaçakçılarla da, emekli profesörlerle de karşı-

187

Iaştım Florya düzlüğünde, kuş tutmakta hepsi ustayatatvan boynuna kürtaj özel .

Ekim başlarından Kasım sonuna kadar bir tuhaf sergidir açılan Florya düzlüğünde. Yatağını yorganını yüklenip günlerce düzlükte sabahlayanlar da vardır. Arabacılar, şoförler, işsizler sırtlarında birer ağ, ellerinde kuş kafesleri sabahlardan akşamlara dek dolanır dururlar düzlükte.

O Cennet Mahallesinde oturan çocuğu ben daha yeni tanıdım. Burada onu herkes de tanıyor. O kara kuru, uzun boylu, avurdu avurduna geçmiş çocuğu var ya burada, Floryada kuşçu olsun olmasın tanımayan yoktur. Kuş yakalamada birincidir. Yıllardır onun eline su dökecek bir kuşçu daha çıkmadı. Her gün yakaladığı kuş sayısı yüz elliden aşağı düşmez. Düşerse eğer şanına yakışmaz, ayıp olur. Bir de kuşların en değerlilerini, en güzel ötenlerini, en parlak renklilerini o yakalar. Azat Bu-zatlık kuşlar da düşer onun ağlarına ama, bunlar çok azdırlar. Onun ağlarına düşen azat buzatlıklar bile ötekilerin kuşlarından daha iri, daha güzeldir. Bu kara kuru çocuğun adı Saittir. Nam salmış  Basınköyde,  Menekşede,

Çekmecede.

Ekimden Kasım sonuna kadar, belki de Aralık ortalarına kadar, kuş akını sert yellerin dallan kırdığı döneme kadar sürer, bir renkli, sarı, kırmızı, pekmez rengi, al, kül rengi, mavi, ama çok parlak mavi, al, yeşil, boz, güneşte balkıyan, pırıltıdan adamın gözünü alan bir kanatlar nercümerci, bir renkler cümbüşü, bir kanatlar uğuntu-su, çırpınışıdır Florya.

Satmak için değil, azat buzatlik için değil, salt zevk için de kuş tutarlar Floryada. Zengini fakiri, çocuğu yaşlısı, okumuşu okumamışı, serserisi, delisi, bıçkını, züppesi küçücük kuşları yakalarlar Floryada.

Salt geçinmek için de… Salt geçimlerini kuşlara bağlayanlar da vardır Floryada. Bütün yaz umutlarını kuşların gelişlerine bağlamış, Ekimi iple çeken çocuklar, kişiler… Kuş tutup işporta sermayesi yapıp van kürtaj yapan muayenehaneler da koskocaman bakkal dükkanları açmış, şimdi boyu uzamış, iri-leşmiş, kara bıyıklarını bükmüş çocuklar da tanıdım bu-

188

rada. Şimdi beni görünce sevinip «Abi,» diyorlar, «Abi, nerde o çocukluk günleri, nerdeeee, o kuş mevsimleri ner-deeee, o kafes kafes kuş yakalamalar, şimdi kafamızı kaşıyacak vakit bulamıyoruz.» içimi çekip, «Bulunmuyor arkadaş, vakit bulunmuyor,» diyorum ben de. «İş VAN kürtaj özel hastanedır iş. insanın elini ayağını bağlar.»

Kuş mevsiminde haylazlar, işsizler, maceracılar, büyük maceralara gücü yetmeyenler, yetmeyip de kendilerini kuşçuluğa vuranlar da doldurur düzlüğü. Nedense, ben bu düzlükte hiç kavga edene rastlamadım. Şaka edenine, sululuk yapanına da rastlamadım. Kuş tutanların hepsi asık suratlıdırlar, yüzleri gülmez hiç. Gözlerini bir noktaya dikerler, öyle kıpırdamadan kalırlar, gerilmiş. Kuşlar gelip de çalılara konunca bu gerilmiş yay birden boşanıve-rir. Artık ağlar çalıların üstündedir ve kuşlar ağların içinde kalmıştır, çırpınırlar.

Ertuğrulu Floryayla Yeşilköy arasındaki tarlada demiryolunun kuzeyine düşen çukurda tanıdım. Yedi sekiz yaşlarında gösteriyordu, çok güzel giyinmiş, saçları da taranmıştı. Genellikle kuşçu çocukların saçları dağınık olur. Burada, Floryada kuş zamanları da kuzeyden sert yeller eser. Bana bu esen yeller hep sapsarıymış gibi geliyor. Sordum, çocuklara da öyle geliyormuş. Yüzlerce göğüsleri sarı, bütün tüyleri, kanatları sapsarı, parlayan kuşları savurarak getiriyor da esen yel ondan olacak. Çocuklar da ondandır, dediler. Ertuğruiun san saçları düzgündü, hiç bozulmayacak gibi de duruyordu.

Daha gün doğmamış, deniz bevazdı, ortaiık ağardı ağaracak. Ben yürüyordum. Soluma baktım, küçücük karartıyı bir şeylerle uğraşır gördüm. Gördüm değil de, bir karartı ötede, tarlanın ortasında kıpırdıyordu. Merak edip ona doğru yürüdüm. Ne ayak sesimi, ne öksürüğümü, ne varıp orada başucunda duruşurru duydu. Hiç bir şeyin farkında olmadan kendini işire vermiş uğraşıyordu. A!nı, yüzü ter içindeydi. Önce diker.ieri, bir kucak diken koparmıştı öteki tarladan, toprağa dikti, van kürtaj yapan muayenehaneler ağın kazıklarını toprağa çakmağa başladı. Kazıkları iyi değildi, bir türlü bu kötü kazıkları becerip de çakamıyordu. Sonunda iyi-

189

I

SİHİ

ce yoruldu, daha da terledi, kalkıp bir soluk almak zorunda kaldı. Kalktı, ellerini beline dayadı, derin bir soluk aldıktan van kürtaj yapan muayenehaneler, sesli sesli: «Vay anasını avradını,» dedi. «Vay anasını avradını… Vay orospu çocuğu kazık… Vay senin…» Tam küfrün burasında beni gördü, yüzü birden kıpkırmızı kesildi.

«Aldırma,» dedim, «Böyle hallerde söğmek iyidir.»

Afalladı.

«Yalnız mısın?» diye sordum.

«Yalnızım,» dedi.

«Bu işler yalnız olur mu hiç? Senin adın ne?»

«Ertuğrui.»

«Nerede oturursun Ertuğrui?»

«Yeşilköyde…»

Ertuğrulun her şeyi vardı. Bir kocaman ağı, belki beş metre. Çok güze! kafesleri, irili ufaklı… Vanda kürtaj yapan muayenehaneler tane erketesi… Her erketeyi bir kafese koymuş ağı kurduğu yeri çevrelemişti. Erketelerin dördü de iriydi ve dördü de durmadan ötüyordu. Öyle iyi kuşlardı ki bunlar gökten geçen her kuşu çağırır getirirdi. İki tane de petaniyosı vardı ve peta-niya çatalını çok güze! yapmış, hem de güzel kurmuştu. Petaniya uzun çatal bir datdır. Kuşları uzunca iplerle bu çatala bağlarlar, gökten öteki kuşlar geçerlerken, uzun ipin ucuna bağlı çatalı çocuk çeker, çatal havaya kalkınca kuşları da kaldırır. Kuşlar uçar gibi olur, bunu gören havadaki kuş da yere, çalılara iner… Petaniyalar uçar, kuşlar geçerken havadan, çocuklar kuş taklidi yaparlar dudaklarıyla, erketeler öterek gökteki soydaşlarını çağırırlar… Dikenlere konan kuşların üstüne ağ gelir Örtülür.

Ertuğrulun her bir şeysi tamamdı. Yalnız ağını kuramıyordu. Ağın bir ucu yere çakılı… Bir uau değneklere gerilmiş. Değneklere gerilmiş uç uzun bir ipe bağlı, ipi çekince, hoooop ağ doğru yere saplanmış dikenlerin üstüne… Her şeyi tamamdı da, Ertuğrui ipi çekince ağ bir türlü yerinden kıpırdayamıyordu. Ben ona yardım ettim, bir kazık buldum, yere çaktık, tutturduk ağı. Bu sefer de ağı bir türlü ipi çekince kaldıramadık. Ben bıktım, gün de doğuyordu, Yeşilköye yürüdüm.

190

Bir saat van kürtaj yapan muayenehaneler geri döndüğümde baktım ki Ertuğrui daha orada uğraşıyor. Çalışıyor çabalıyor bir türlü ağı yerinden kaldıramıyordu.

«Yarın gelirsen eğer, ben bir arkadaşla gelir ağını kurarım. Hem senin hiç arkadaşın yok mu? Bu işlere hiç arkadaşsız çıkılır mı?»

«Hiç arkadaşım yok,» diye içini çekti Ertuğrui. «Bizim mahallede çocuklar kuş yakalamasını sevmiyorlar. Bilmiyorlar da… Bizim mahallede çocuklar hiç bir şey bilmiyorlar.»

Ertuğrulun babası İstanbulun tanınmış zenginlerin-dendi. Babasını tanıyordum.

«Baban biliyor mu kuşçuluğunu?» «Bilmiyor.  Bir bilse…  Ben  kaçıyorum  sabah  erkenden, daha onlar uyanmadan.»

«Kuşları yakalayıp ne yapacaksın?» «Yeni Caminin önünde azat buzat satacağım. Satınca da paramı kumbarama koyacağım. Her gün bir iki iyi kuşu da kafese koyacağım. Cok kuşum olacak. Her yakaladığımda en güzelini seçeceğim.»

İkinci gün de oradaydı Ertuğrui, ama ben ona yardım edecek arkadaşı bulamamıştım. Ertuğrui gene öyle kan ter içinde uğraşıyordu. Üçüncü gün de aynı yerde, aynı saatte gördüm Ertuğrulu gene öyle, dünkü gibi, gene alı al moru mor kan ter içinde ağını düzeltmeğe çalışıyordu.

Dördüncü gün yağmur yağdı, ben gene oraya doğru yürüdüm. Belki aklınıza gelmiştir, senin hep ne işin var oralarda diye… Ben çoğunlukla her sabah bizim Basın-köyden Yeşilköye yürürüm.  Beşinci gün de ortalık yağmurluydu, gene Ertuğrui yoktu. Ne yapsın çocuk, yağmur şakır şakır yağarken kuş uçmaz ki, uçsa da ağa gelmez ki, gelse de bu yağmurluk günde Ertuğrui kuşu kurulamamış bir ağla yakalayamaz ki… Altıncı gün hava açtı, ben yanıma Cennet Mahallesinde oturan Orhanı aldım. Orhan on iki yaşlarında.  Bizim bu yörelerin Saitten van kürtaj yapan muayenehaneler  en namlı kuşçusu. Her sonbaharda tuttuğu kuşlar onu gö-nendiriyor.  İki kat elbise yaptırıyor, defter kalem, kitap

191

alıyor, bir sürü harçlık da kalıyor ona her sonbahar azat buzattan… Kuş satışından…

Vardık, Ertuğrul gene oradaydı, gene öyle uğraşıp duruyordu. Orhan geldi, öteden şöyle bir baktı, eğildi, bir şeyleri düzeltti, gitti ipi çekti, çekmesiyle ağın çalıları örtmesi bir oldu.

Ertuğrul bir tansıyla karşı karşıya kalmıştı. Hayran olmuştu Orhana. Boynunu büktü :                  ^

«Birlikte çalışsak olur mu?» diye sordu. Orhan tepeden :

«Olur,» dedi. «Sen de ağını bizim ötemize kurarsın.» Bir anda ağları topladılar.

Ertuğrul bol bol kuş yakalıyordu. Her gün görüyordum onu alaşafakta.  Bütün  çocuklardan  erken  geliyor, ağını kuruyor, tek başına ipinin başına geçiyor, kıpırdamadan, gözleri bir noktaya dikilmiş duruyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da çelik yay gibi… Düzlüğün en usta kuşçularından vanda çocuk aldırma olmuştu. Ertuğrul, herkesten iyi, dudaklarıyla kuş taklidi yapıyor, herkesten iyi ağ kuruyor, herkesten iyi yer seçiyordu Florya düzlüğünde. Yer seçmek önemliydi, kuşların geçiş yerini gününe göre seçmek gerekti. Kuşlar esen yele, havadaki buluta, güneşe ışığa göre yollarını değiştiriyorlardı. Onun için yer seçme işi her gün önemliydi, sezgi, ustalık istiyordu. Çok kuş yakalıyordu Ertuğrul. Yakaladığı  kuşları  akşam  olunca  çocukların  gözleri  önünde teker teker havaya atıyordu. Sevinç içinde uçan kuşların arkasından ellerini çırparak bir tuhaf sesler çıkararak bağırıyordu. Kuşları evine götürdüğü de, azat buzat sattığı, Eminönü   Çiçekpazarında okuttuğu   da   oluyordu.   Florya alanında öteki çocuklar ona bir acaip yaratıkmış gibi bakıyorlar, ondan nefret ediyorlardı. Ben olmasam  buraya onu benim getirdiğimi bilmeseier çocuklar duman ederlerdi onu ama… Orhan her zaman, aaah, ah diyordu, ah ki ah, sen varsın ortada. Sen olmasan, sen getirmesen onu

buraya…

Ertuğrui da biliyordu işi, biliyor tedbirli geliyordu. Her sabah ağını kurar kurmaz uzun bir sustalıyı kafeslerin ortasına toprağa saplıyordu. Sustalı orada, yanında, top-

192

rağa saplı… Ertuğrul her yönüyle bir savunmadaydı.

Orhan, Süleyman, Zeki,    Muammer deli    oluyorlardı Ertuğrula.

Cennet Mahallesinin, Menekşenin, Küçükçekmece-nin, bizim mahallenin tekmil çocukları her akşam Ertuğ-rulu kolluyorlar, belli etmeden, gizli gizli onun kuşları havaya salıverişini seyreyliyorlardı. Bir gün büyük bir hır çıkacaktı ama, ne zaman? Bunu Ertuğrula birkaç kere söyledim, tuttuğun kuşları burada değil de VAN kürtaj özel hastane yerlerde havaya salıver, dedim. Duymamışçılığa geldi Ertuğrul. Yerde saplı sustalısına baktı.

«Onlar çokluklar,» dedim.

Yüzü  inatlaştı, dikleşti, gene  karşılık vermedi.

Van kürtaj yapan muayenehaneler düzlük Ertuğrulu unuttu gitti. Onun ustalığını, kuşlarını havaya savuruşunu, parlak kafeslerini, güzel ağlarını, şımarıklıklarını, her şeyini, her şeyini unuttuk gittik. Kimsenin ondan, ne iyisine, ne de kötüsüne bir kere söz ettiğini duymadım. Sanki düzlüğe böyle bir kişi hiç gelmemişti. Sanki yüzlerce kuşu çocukların gözlen önünde, onların ağızlarının suyunu akıta akıta gökyüzüne savurmamış, sanki kimseyi tepeden tırnağa delirten bir öfkeye garketmemişti. Bir varmış bir yokmuş oldu Ertuğrui.

Bir gün Orhan ulu kavağın orada ben oturmuş düşünürken yanıma geldi. Sevinç içindeydi, çok kuş yakalamıştı. Yekten :

«Hiç Ertuğrulu sormuyorsun,» dedi.

«Gerçekten, ne oldu ona?»

«Sait,» dedi. «Sen Saidi biliyor musun?»

«Duydum,   biliyorum   ama,   tanışmadım.   Tanıştırsana

beni onunla. Arkadaşın mı? Çok merak ediyorum Saidi.

Kim bu çocuk, nenin nesi?»

«Benim en iyi arkadaşım,» diye öğündü Orhan. «Kim ne derse desin Sait üstüne kuş yakalayan bir kişi gelmemiştir Floryaya. Ne eskiden, ne de şimdi. O kuşları büyülüyor havadan geçerken, gökten alıp dikenlerine konduruyor. Kuşlar neredeyse gelip kafeslerine doluşacaklar Sa-idln. Seni tanıştırayım onunla.»

193

Seni onunla tanıştırayım derken, bana dünyalar bağışlar havasındaydı.

«Tanıştır,» dedim sevinçle.  «Babası kim?»

«Babası,» dedi Orhan, «çok fakir. Bak, abı, sana deyim mi, Sait bir günde altı yüz tane kuş yakaladı ki, her vanda çocuk aldırma, nah! Kuş derim sana… Kuşları büyülüyor o. Mahalleli diyor ki Allah ona acıyor da gökteki bütün kuşlarını ağına gönderiyor.»

«Doğru mu mahalleli sence?»

«Yok be abi, ne doğru olacak mahalleli… Sait usta, usta… Kuş tutmakta dünya kadar hünerli o. Bir kere usta olmuş. Bir kuş çağırıyor ki, göğün neresinde olursa olsun   kuşlar  onun   üstüne  dökülüp  geliyorlar.»

«Babası?»

«Cok fakir onlar abi. Yiyecek ekmekleri bile yok… Ama kuş mevsimi zengin eder onları Sait. Sait bu kadar kuş yakalamasa onlar hepten aç kalırlar. Hiç gelirleri yok ki. Görme be abi evlerini, yüreğin paralanır. Saidin babası var ya, işte babası Saidin tatvan boynuna kürtaj özel  tamircisiydi. Şimdi Heybelide yatıyor, ciğeri bozulmuş. Yani ağır hasta ol-“muş, yani şimdi çalışmıyor. Altı tane de kardeşi var Saidin. Sait de terzide çalışır.» «Bunu bilmiyordum işte.»

«Para alır terziden. Kuşlardan kazandığı parayı da ekleyince evini gül gibi geçindirir Sait. Sait, kuş zamanları ustasından izin alıp gelir, kuşlar ortadan çekilinceye kadar kuş yakalar, van kürtaj yapan muayenehaneler da terzi dükkanına döner. Ha, biliyor musun abi, Sait, Ertuğrul vardı ya, onu dövdü.»

«Nasıl, neden dövdü? Onun için gelmiyor Ertuğrul artık buralara, öyle mi? Hem bıçağı vardı Ertuğrulun, nasıl dövdü Sait onu?»

«Önce bıçağını aldı elinden, van kürtaj yapan muayenehaneler bastı yumruğu. Yer misin yemez misin, yer misin yemez misin, ağzını burnunu birbirine kattı. Çok öfkelenmiş Sait ona.»

«Neden, niçin, Ertuğrul ona ne yaptı ki?» «Hiiiiç…  Öfkeieniyormuş  işte.     Neden  öfkelendiğini kimseciklere söylemedi. Ben sordum, bana da söylemedi.» Hırtça, hergelece bir göz kırptı bana.  «İnsandır, öfkele-

194

nir,» dedi anlamh. «İnsandır sebepsiz öfkelenir. Ertuğrula bir iyice öfkelenmiş Sait. Sait gibi usta kuşçu ne burada, ne de bütün dünyada… Sait isterse, gökyüzünde tekmil kuşları toplar. Sizin Basınköyün çocukları var ya, onlara da deli oluyordu Sait. Bir teker teker geçirsem ele, diyor, onları üa Ertuğrul gibi ederim. Sait sana da çok kızıyor.» «Nedenmiş o?» «Bilmem kızıyor işte.»

«Kızsın bakalım,» dedim. «Kızsın bakalım kızdığı kadar. Nasıl tanıştıracaksın beni, bana bu kadar kızan adamla?»

«O tanışır,» dedi, «seninle. Seni tanıyor. Babası da tanıyormuş seni. Hani hastanede ya babası.»

Bu konuşmadan iki gün van kürtaj yapan muayenehaneler Orhana bizim evlerin altındaki açıklıkta rastladım, hani demiryolunun üstündeki kayan yamaçta. Oraya ağını kurmuştu. «Bak,» dedi sevinçle, «Sait orada.» «Ben  gitmem,»   dedim,   «ona.   O   beni  sevmiyormuş ki…»

«Yok canım,» dedi Orhan. «Sait herkesi sever. Sana bir zamanlar kızıyordu. Belki Ertuğrulu getirdin diye. Yoksa Sait…»

«Haydi gidelim öyleyse.»

Sait on bir on ikisinde gösteriyordu. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çocukla vardı yanında. Üçünün de içi kuşlarla doluydu. Kanatlar uğunuyorlardı kafeslerde.

Sait on bir on ikisinde gösteriynrdu. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler çocukla çalışıyordu. Ağı çok büyüktü. Altı tane erkete kafesi vardı. Vanda kürtaj yapan muayenehaneler tane petaniya çatalı, ikişerden sekiz kuş… Gökyüzünden kuşlar geçtikçe hemen ötüş taklitleri başlıyor, sekiz petaniya birden havalanıyordu.

Saitle çok arkadaş olduk, aramızdan su sızmadı. Daha da iyi arkadaşız. Birbirimize söyleyemediğimiz hiç bir sorunumuz, derdimiz, işimiz yok. Gerçekten Saidin hünerine, kuşçuluğuna hayran kaldım. Böyle yaman bir kuşçuyu Florya düzlüğü uzun bir süreden beri görmemiştir. Ben de böyle bir adamı geç tanıdığıma çok üzgünüm. Her akşam kafesler tıkabasa kuşla doluyor. Sait kuşları sat-

195

masını da iyi biliyor, o işte de usta. Ne yapsın Sait, geçim sorunu. Keyif değil ki… İyi ki bu kuşlar var. Yoksa, alimallah aç kalırlardı Saitler… Bir Sait, bir anası olsa neysem ne, evde değirmen gibi öğüten beş altı baş can… Bir terzilik yatmiyor ki, haftalık en çok yüz lira. Yeter mi? Yalnız ekmek alıp yesen yetmiyor. Zor oldu yaşam zor bu sıralar. Çoooook zor. Saidin kara gözleri keder doiu, özlem dolu. Sait her şeyi, dünyada her şeyi özlüyor. Hem de ta yürekten, ölürcene özlüyor her şeyi. Özlemlerini de bana en ince ayrıntılarına kadar anlatıyor. Her gün, her buluşmamızda bana bir özlem anlatıyor. Bir türkü gibi. Aaah, olsa, diyor Sait. Aaaaaah, olmalıydı, diyor Sait. Aaaaaaah, bir olmalıydı ki…

Sait vanda kürtaj yapan muayenehaneler küçük çocukla çalışıyordu. Arada Orhan-la da çalışıyordu. Sait erkek adamdır, mert adamdır, hiç kimsenin hakkını yemez. Çocuklara kesimlediği payı kılı kılına verir. Orhana da öyle. Yanında kim çalışmışsa, bir tamam ondan hakkını almıştır. Ne bir kuş fazla, ne bir kuş az. Ne beş kuruş fazla, ne beş kuruş az.

«Ertuğrulu neden dövdün?» diye sordum bir gün. «Boşver aldırma,» dedi. «Demek ki o piçi dövmek gerekiyormuş ki dövmüşüm.» Üstelemedim.

Yanında Ali çalışıyordu epeydir. Ali on vanda kürtaj yapan muayenehaneler yaşındaydı, Menekşede oturuyordu. Balıkçı Atom Fevzinin oğluydu. Kısa boyluydu. Geçen yıl babasının sandalını çalmış denize açılmıştı, Çanakkaleye gidiyormuş, motorlarla ardına düşüp Yassıada açıklarında yakaladılar. İkincisi Ati-laydı, bir işçinin oğlu, on üç yaşında. Babası Topkapıda cam fabrikasında ustabaşı… Üçüncüsü Muharremdi, babası bahçıvandı Yeşilköyde. Muharrem on birinde var yoktu. İyi çocuklardı, dost canlı, cömert arkadaş çocuklardı. Dördüncüsü Haluk, bir şoförün oğlu, çok güvercini var. Bugünlerde çok kuş geliyordu batıdan, kuzey batıdan gölün üstünden, Ambarlı yönünden, denizin üstünden… Kuşlar Florya göğünde savruluyordu, kelebek gibi. Ve kuşlar, kuşlar yakalıyordu Sait… Şimdiye kadar hiç görmediği cins kuşlar, hiç tutmadığı kadar büyük kuşlar. Ta sa-

196

Damn saat üçünde uyanıp kuruyorlardı ağlarını. Kuruyorlar, tetikte, gerilmiş, bir noktaya, göğe gözlerini dikmiş… Kuşlar gelirken sonsuz bir telaşta… Kuşlar gibi öterek, kuşları çağırarak, ağlarını dikenlerin üstüne örterek, her ağda on beş yirmi kuşu birden yakalayarak…

Çeşmenin oradan geçiyordum ki Sait beni çağırdı.

«Kuş yağıyor abi,» dedi. «Görülmüş değil, bugün kuş yağıyor. Baksana kafeslere o kadar doldurdum ki kuşlar neredeyse boğulacak.» Birden beni yere doğru çekti. «Otur,» dedi. «kuşiar geliyor.» Kuş gibi ötmeğe, petaniya-ları kaldırmağa başladılar. Bir küme üstümüzden geldi geçti.

««Aaaaah,» dedi Sait, «bizi gördüler, daha erken yere yatabilseydik inerlerdi. Üzülme abi, şimdi geri gelirler, ya da VAN kürtaj özel hastane kümeler şimdi sökün ederler.»

Demeye kalmadı bir büyük küme kuş daha göl ya-mndon üstümüze gelmeğe başladı. Islıklar, petaniyalar, erketelerin ötüşü… Kocaman küme bir kuş geldi çalıların üstüne iniverdi.

Sait:

«Durun,» diye kesin emir verdi. İpi bana uzattı. «Bu ” kuşlar abinin kısmetine,» dedi. «Abi çekecek ipi.»

İpi çektim, ağ kalktı birden dikenlerin üstüne kapandı, içinde kalan kuşlar çırpınmağa başladılar. Beşimiz beş yerden koştuk. Ağın aitmda kalmış kuşları toplamağa başladık. Kuşu tutan getirip büyük kafese koyuyordu. Ben bir tone yakalamış gelmişim kafesin yanına, bir türlü içeriye atamıyorum. Kuş ovucumda duruyordu sessiz, yumuşak, çırpınmadan, bir şey yapmadan… Yalnız bir saçma kadar kara gözleri korku içinde, fır dönerek… İçimden bu kuşu satın alsam, diye geçirirken… Bu kadar iyi arkadaşıma Saide nasıl para teklif ederdim, ayıp olmaz mı, derken…

Sait ağları topladı yanıma geldi. Ötekiler de geldiler. Kuş elimdeydi. Bir türlü kafese koyamıyordum. Bir ara çocuklar bir yerde toplaşıverdiler, van kürtaj yapan muayenehaneler hemen bana gelip: «Elindeki kuş senin olsun,» dediler. Çok sevindim, kuşum elimde bir iki adım attım, van kürtaj yapan muayenehaneler nedense birden durdum,

197

|l

havaya baktım, çocuklar beni izliyorlardı, «sagoıun, çu-cuklar,» dedim, «çok sevindim.» Van kürtaj yapan muayenehaneler elimi havaya uzattım, kuş avucumdaydı, Ertuğrulu anımsadım, içimden ne geçti ne geçmedi, bir ara durdum, çocuklar bekliyorlardı, havadaki elimi açıverdim, kuş havalandı, birden çocukların çığlığını duydum, kuş zikzak yaparak uçuyor, çocuklar ellerini çırparak, bir hoş bir sevinç kasırgasında dönüyorlar el çırpıyorlardı. Kuş havada sağa sola bir iki kere çavıp kırdıktan van kürtaj yapan muayenehaneler ormanın üstüne vurdu, gözden yitti gitti.

Çocuklar, kuş gözden yitince bir an donup kaldılar, oldukları yerde öyle kıpırdamadan durdular, van kürtaj yapan muayenehaneler birden hepsinin her yerden kafeslere saldırdığını gördüm. Gülerek oynayarak, sonsuz bir hızla elleri işleyerek, kafeslerden birer ikişer alıp alıp havaya fırlatıyorlardı. Kafeslerde bir tek kuş kaimaymcaya kadar elleri işledi. Gökyüzü kuşlar sürüsündeydi. Benek benek, serpilmiş, çavarak, zikzak yaparak, sersem, delirmiş, yol arayan, dönüp duran, van kürtaj yapan muayenehaneler birden gökyüzüne ok gibi fırlayan, oraya, ormana uçan… Bir kuş hercümerci, çırpınması…

Kuşlar bittikten van kürtaj yapan muayenehaneler üçü de oraya, kafeslerin yanına çöküverdiler. Kollarını dizlerine dolayıp oturdular.

Hiç bir şey söylemeden onlardan uzaklaştım. Düzlüğe atildım, konut temellerinin arasından denize doğru yürüdüm. Artık gelecek yıl buraya kuşlar gelemeyecekler, apartımaniann, evlerin, dükkanların arasından kendilerine konacak diken, yiyecek diken tohumu bulamayacaklar. Belki apartımaniann üstünde bir süre uçacaklar, Florya düzlüğündeki bu değişikliğe şaşarak uçup VAN kürtaj özel hastane, apartı-mansız, dikenli tohumu bol VAN kürtaj özel hastane bir ova bulacaklardı. Oysaki burası bin yıldan, iki bin, üç bin, belki de bilinmeyen bir süreden beri kuşların gelip geçerlerken konak yerleriydi. Belki de yer bulamayıp, alışkanlıkla havada döne döne geleceklerdi. Oturduk Saitle bakır dikenlerin arasına bütün bunları konuştuk. Buraya apartıman yapanlara veryansın ettik, ağzımıza geleni söyledik.

«Kuşların günahları o apartıman yapanları  iflah et-

198

¦¦>-y™. oıı,,cycuöK. Dir aepreme uğrayacaklar, evleri apartımanları yerle bir olacak.»

«Belki daha belalar da gelecek başlarına »

«Muhakkak gelecek,» dedi Sait. «Yuva bozanın yuvası da bozulur, değil mi abi. buras, da kuşların yuvası değil mı, bu dikenli Florya düzlüğü?»

«Yuvası,» dedim.

İyi ki Sait kuşları uçurdu, sereserpe avuçlarından göğe doğru kuşlar fışk.rdı. Ne iyi. Sait bir daha belki bu şe-

ö m h-î°rt h    k renR cümbü?ünü’ dünyasın,, c.v,lt.8in.. ısı-gmı bir daha bu şehirde hiç göremeyecek Sait iyi etti, ne iyi etti.

199

ORSUN   USTUNDJbKl 1S.1KMJX1 LUUMLIK.

Onun nereli olduğunu, buraya ne zaman geldiğini kimsecikler bilmiyor. Burada doğmuş, burada büyümüş gibi. Geldiği günü bir iyice anımsıyorum. Bir hoş, kıvırcık saçlı, çok kara, esmer, kocaman gözlü bir çocuktu. On yaşındaydı. On yaşındaydı derken atmıyorum, Muhterem tamı tamına on yaşındaydı. Biliyorum. O da yaşını günü gününe biliyordu. Boğazında asılı torbasındaki bir kağıtta yaşı, doğum günü, nerede doğduğu, babasının kim, anasının kim olduğu yazılıydı. İlk önüne gelene, kimliğini kanıtlamak için Muhterem hemen kağıdını gösteriyordu.

Geldiği günü iyice anımsıyorum dedim ya, gerçekten bugün, bu an çıkıp gelmiş gibi gözlerimin önünde Muhteremin gelişi. Lodos daha sabahtan azıtmıştı. Dalgalar kıyıları doğuyor, asfalt yolu aşıyordu. Lodos azıcık durur gibi olunca bir yağmur başladı ki, pat pat düşüyordu damlalar. Yoğun, ağır, kabarmış damlalar. Öyle damla gibi değil de avuç avuç dökülmüş gibi yağıyordu. Bir alışkanlık mıdır nedir Muhterem Yoğuntaş gibi böyle tepeden, nereden geldiği bilinmeden gelenler hep böyle belalı yağmurlarda gelirler. Ya da bir tuhaf lodostu, fırtınalı, soğuk, karlı günlerde gelirler. Muhterem Yoğuntaş öylece yağmurdan çıkıp geldi. Büzülmüştü, üşüyordu, hiç belli etmeden kapıdan kahveye süzüldü, kapının öteki uçunda,

200

.wy^ww ncııuııiB uıı yer Dutup sanaaiyaya tünedi. Yırtık giyitleri bedenine yapışmış, kemikleri olduğu gibi dışarıya fırlamıştı. Böyle yağmurlu, fırtınalı, olağanüstü günlerde kahveler hep tıklım tıklım dolar. Bizim kahve de dolmuştu. Kahveci Rüstem hem ocakta çay demliyor, hem de taze, tüten çayını masalara beşer otatvan boynuna kürtaj özel  dağıtıyordu.

Giyitleri daha kurumamıştı Muhteremin, kahvecinin çay terazisi elindeydi. Yıldırım gibi, masaların arasından süzülerek çay dağıtıyordu. Gidiyor, geliyor, çay söylüyor, «şekerli biiiir,» diye usta bir kahveci gibi birleri uzatarak kahve söylüyordu.

Aziz Usta, yani Kaptan Aziz biraz van kürtaj yapan muayenehaneler ayaktaydı, telaş içindeydi. Ardında da Muhterem Yoğuntaş. Muhterem, durmadan :

«Olur Ustam, yaparız Ustam, sen aldırma Ustam, ne kıymeti yar,» diyordu.. Var, diyor. Azizin yöresinde dönüyordu. Aziz önde, Muhterem arkada, yüz yıllık eski dost gibi kahveden çıktılar gittiler. Yağmur azıtmıştı. Denizin yüzü gittikçe daha derin çaparlaşıyordu.

Aziz Ustanın motoruna binip denize açıldılar. Bütün balıkçılar dışarıya uğradılar, bu bir delilikti. Aziz Kaptan deli miydi, lodos azalmışsa bile daha sürüyordu, dalgalar odam boyuydu. Yağmur indiriyordu.

Bir iki saat van kürtaj yapan muayenehaneler cıcıkları çıkmış Azizle Muhterem kendilerini dar attılar kahveye. Muhterem Yoğuntaş hemen ocağa koştu. Ustaya, kendisine birer çay yaptı, tüt-türe tüttüre masaya getirdi. Muhterem bir hamlede çayını götürdü. Van kürtaj yapan muayenehaneler terazisi elinde masaların arasında dolaşmağa başladı. Candan yürekten çalışıyordu.  Kahvecf ötede oturmuş, kırmızı mendilini boynuna atmış, bacaklarını iyice uzatmış germiş, sarı yüzüyle yorgunluğunu çıkarıyor, dostlukla, minnetle Muhterem Yoğuntaşa bakıyordu. Burada ona hemen bu anda bütün kahvedekiler tek başına Muhterem değil de, Muhterem Yoğuntaş diyorlardı. Muhterem Yoğuntaş bundan çok    kıvanç duyuyordu. Vanda çocuk aldırma onu Muhterem, diye çağıracak olsa, o, hemen ekliyordu, Yoğuntaş.

«Muhterem, gel buraya..»

201

«Yok amca, Yoğuntas..» Yalvarırcasına boynunu büküyordu. Ona tek başına Muhterem, diyen de pişman oluyor, acele acele, Yoğuntas, Yoğuntas, diyordu. Böylelikle Muhterem bir gün sabahtan akşama kadar Yoğuntaşı bütün kahveye ezberletti. O günden van kürtaj yapan muayenehaneler bir daha da kimsenin aklına tek başına Muhtereme, Muhterem demek gelmedi. Hep Muhterem Yoğuntas, dediler. Yoğuntaşı tutturmak kolay olmuştu Muhterem Yoğuntas için.

Muhterem yumuşaktı, su gibi huylu iyi bir çocuktu. Hemen hiç kızdığını görmedim onun. Bunca süre geçti aradan, bir kere olsun onun yüzünün asıldığını, bir kimseye küçücük de olsun söğdüğünü, bir kere olsun vanda çocuk aldırmanden bir kişiye yakındığını hiç görmedim.

O gün kahveden eve dönmedim, halbuysam ki hiç huyum değildir uzun bir süre kahvelerde pineklemek. Sevmem kahveleri. Muhterem olunca iş değişti. Merak ettim bu yeni çocuğu. Belki de yeni değildi, belki de burada Muhteremi herkes tanıyordu da ben tanımıyordum, olur ya.

Azize sordum :

«Aziz Kaptan, kim bu senin tayfa,» dedim, «kimin oğlu? Cin bir şey maşallah.»

Aziz Kaptan alık alık yüzüme baktı : «Tanımıyorum,» dedi.  «Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmiyorum,» dedi. «Yaman bir şey. Vanda çocuk aldırmanin oğlu olacak buradan. Sorarız şimdi.»

Muhterem masalar arasında mekik dokuyordu. «Çay biiiir, bir şekerli olsun, Usta, şekerliiiii…» Hem bağırıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da kendi gidip eliyle sevinç içinde çayları kahveleri yapıyordu.

Aziz Kaptan onu çağırdı, eline bir para verdi dışarıya gönderdi, Muhterem sıeak ekmek, kaşar peyniri, üç tane de kırmızı domatesle geldi. Yiyecekleri masanın üstüne koyup iki tane çay yapıp geldi hemen-, Aziz Kaptanla karşılıklı oturup bir güzelce yemeklerini yediler. Yemek boyunca Muhteremin hiç ağzı durmadı. Konuşuyor, gülüyor, gülerek, elleriyle kollarıyla bir şeyler anlatıyor, o yü-

202

zu guımez, asık suratlı Aziz Kaptanı gülmekten öldürüyordu.

Aziz Kaptan yemeğini yedikten van kürtaj yapan muayenehaneler dışarıya çıktı. Muhteremi de bizim uzun Ali aldı götürdü.

İkinci gün bir baktım Muhterem Sabrinin kayığını siliyor, üçüncü gün Osmanın ağlarını otatvan boynuna kürtaj özel ıyor, dördüncü gün, baktım ki, Muhterem, Vanda çocuk aldırmain çırağı, durmadan tekneleri kalafatlıyor, boyuyor, boyaları yakıyor, macuniuyor.. VAN kürtaj özel hastane gün, Aliyle oturmuş, eski bir ağcı gibi ağ örüyor.. VAN kürtaj özel hastane bir gün Pehlivanın tayfası, tekneye oturmuş çift çift palamut sayıyor.. Bir VAN kürtaj özel hastane gün… Kim isterse, kim nereye çağırırsa, kim ne iş buyurursa Muhterem soluk soluğa, bir anı bile yitirmeden oraya koşuyordu. Para versinler vermesinler Muhterem hiç aldırmıyordu. Yaptığı bir iş için de bir kişiden para istediği görülmüş değildi. Bütün bu kıyılar, bu yüzden de Muhteremi tepe tepe kullanıyorlardı. Öylesine ki, Muhterem tekmil köyün bir tek kölesi oldu çıktı. Nerdeyse kıyının kadınları çocuklarının bezlerini bile Muhtereme yıkatacaklar. Belli değil, belki de yıkatıyordurlar. Muhterem, hep güler yüzlü, hep bir çabuklukta, hep o güzel yüzü ter içinde koşuşturuyordu, durmadan.

Bir seferinde onu tren istasyonunda gördüm, koskocaman bir çuvalı bekliyordu. Çuval ağzına kadar doluydu ve Muhteremin iki misliydi. Bakkal Rıza da başında bekliyordu. «Yüklen, yüklen,» diye sert emir veriyordu Muhtereme. Muhterem çuvalın altına giriyor, çuvalı üstüne çekiyor, zorluyor zorluyor bir türlü çuvalı kaldıramayınca gü-lerekten çuvalın altından çıkıyor, derinden soluklatatvan boynuna kürtaj özel ak-tan: «Olmuyor be Rıza amca,» diyordu. Rıza telaşsız, «olur olur, sen yaman adamsmdır Muhterem Yoğuntas,» diyordu. «Sen bir çuvalın hakkından gelemeyeceksen, senin Muhterem Yoğuntaşlığın nerede kaldı o zaman, Yoğuntas,» diyordu. Muhterem utangaç, boyun büküp, utatatvan boynuna kürtaj özel ak, canını dişine takmış sonunda: «Gel öyleyse,» dedi, «gel de üstüme kaldır.» Çuvalın gene altına girdi, Bakkal Rıza ağır ağır geldi, bir eliyle çuvalı tutup Muhteremin üstüne çekti, Muhterem bir davrandı tutturamadı, iki davrandı, ba-

203

cakları gerilmiş, çimentoya var gücüyle yapışmış ayaKiorı titriyordu, birden kaldırdı, çuvalın altında iki büklüm yitti gitti. İstasyonun dik merdivenlerini bir hızda indi. Denizin kıyısına aynı hızda vurdu. Çuvalın içine belden yukarısı gömülmüş gitmişti, yalnız belden aşağısı bir tuhaf hayvanın bacakları gibi feldirdiyerek yalpalıyordu yol boyunca. O hızla bakkal dükkanına kadar gitti. Bir düşürse çuvalı sırtından bir daha kaldıramayacaktı. Çuvalı dükkanın önünde sırtından o hızla attı. Yüzü terden gözükmüyordu, kıpkırmızı kesilmişti. Ayakta duramadı, oraya sandalya-nın üstüne çöküverdi, elleri ayakları halsiz oraya serili-verdiler. Yüzü hep gülüyordu. Göğsü hızla dolup dolup boşalıyor, soluğu taşıyordu.

Yanına vardım, orada öyle tepesinde bir süre durdum, bana bakmıyordu bile. Belki de görmüyordu. «Gelsene lan buraya,» diye sert söylendim. Birden ayağa fırladı : «Buyur abı,» dedi. «Bir emrin mi var?» Yorgunluğu,  körük  gibi  soluk almayı  unutuvermişti. Az önceki halsiz serilmiş elleri ayakları birden kendilerine gelmişler toparlantvermişlerdi.

«Şuna aşağı denizin kıyısına yürüyelim, sana diyeceklerim var.»

«Başüstüne abi, emrin başüstüne. Başüstüne abi.» Arkamdan tazı gibi geliyordu.

Duruyor onu bekliyordum, yanyana yürümek için, yan-yana birkaç adım atıyorduk, o gene arkalarda kalıyordu az bir süre van kürtaj yapan muayenehaneler. Yüzü gene ter içindeydi, hep gülümsü-yordu, ikide birde de bana bakıyordu belli etmeden kaş altından. Acaba ondan ne istiyordum, merakını gizlemesini çok iyi biliyordu.

Denizin kıyısına bir taşın üstüne oturdum, o da geldi yanımdaki öteki taşın üstüne oturdu.

«Seninle konuşacaklarım var Muhterem.» Saygıyla toparlandı.

«Başüstüne Abi. Emret. Herkesin işine canla başla koşuyorum da.. Senin işin başüstüne be Abi. Ben de diyordum ki, herkesin işini görüyoruz da Abinin hiç mi işi

204

yok acaba? Sahi senin hiç mi işin olmaz Abi?»

«Arada sırada olur.»

«Olursa Abi.. Evelallah..»

«Biliyorum Muhterem Yoğuntaş..»

Yoğuntaş dememe bayıldı, gözleri  parladı, ağzı kulaklarına vardı.

«Teşekkür ederim Abi,» dedi. «Çok çok…» •      «Şimdi Muhterem Yoğuntaş diyeceklerimi dinle..»

Gözlerini bana dikti, tetiğe geçti, gerilmiş bekledi.

«Akıllı bir çocuksun. Geldiğin günden bu yana seni izliyorum. İyi has ya, herkesin, her insanın işine, ayrılık gayrıtık gözetmeden koşuyorsun.. İyi has Muhterem Yoğuntaş, yalnız bu insanlar da bir acaip değil mi? Seni paspas gibi kullanmıyorlar mı? Az önce Rızanın yaptığına çok kızdım. Sana, senin iki mislin çuvalı vermiş, yüklenmen için bile yardım etmiyor koskocaman adam.. Çok içerledim ona be. Bunlar için de para alıyor musun a!!e-sen Muhterem Yoğuntaş?»

«Verirlerse alıyorum Abi.»

«Veriyorlar mı?»

Boynunu büktü. Benim sorularıma inanılmayacak gibi, şaşırmıştı. Gözleri yuvalarında bir telaş, korku, şaşkınlık, ne yapacağını bilemez bir havada fini fırıl dönüyorlardı.

«Veren oluyor mu?»

«Binde bir Abi.»

«Çok çalışıyorsun Muhterem Yoğuntaş..»

Güldü, sevinç içinde, apaydınlık güldü Muhterem Yoğuntaş. Tatlı, yumuşak, okşayıcı. Çok yaşamış, çok görmüşün hoşgörüsünde, gözleri sevinç içinde parlayarak bana dostça gülüyordu.

«Bu da çalışma mı be Abi. Burada çalışma yok ki.. Sen çalışırsan, insanlar senin bir çalıştığını anlamayagör-sünler, ohhhoooooo, seni bir çalıştırırlar insanlar, bir çalıştırırlar kemiklerin un ufak olur çalışmaktan..»

«Bu kadar çok çalışma Muhterem Yoğuntaş.»

«Daha da çok çalışmağa mecburum Abi.»

«Neden?»

205

«Burası benim son durağım. Burada tutunmalıyım. O yüzden de herkesin işini görmeliyim. Ne verirlerse elime yapmalıyım. Burada kök tutacağım Abi. Kusura kalma ya, ben burada kalıp kök tutmak mecburluğundayım. Yuvarlanan taş yosun tutmaz.. Ben çok yuvarlandım. İşte burasını buldum. Burasının insanı da iyi ha.. Ben ne insanlar gördüm, ne insanlar, ah ne insanlar. Anlatsam inanamazsın, burasının insanlarını zalim, insafsız buluyorsun sen, ya sen benim gördüklerimi bir görsen, işte o zaman fıydınrsın ki fıydırırsın.. Burası nurun nimeti ki Abi, aman ha, bozulmasın Abi. Bu balıkçılar iyi be. Çalıştırıyorlar ama söğmüyorlar. Bana öğüt vereceksen hiç verme.»

«Sana bir yardımım olabilir mi Muhterem Yoğuntaş?» «Dediğini anladım Abi.. Sağolasın. Hiç bir şey istemem. Dökme suyla değirmen dönmez. Ben kendi hayatımı kendim kazanmalıyım. Sağolasın iyi kötü geçinip gidiyoruz.»

Elini uzattı, gözlerini gözlerime dikip, elimi tuttu : «Burası iyi,» dedi. «Burada çok iş var. İki yıl van kürtaj yapan muayenehaneler gör beni. Her şeyim olacak. Evim, kayıklarım, van kürtaj yapan muayenehaneler da büyük bir balıkçı motorum olacak.. Ben çok çok sevdim bu balıkçıları. Göreceksin on yıl van kürtaj yapan muayenehaneler benim bu balıkçı köyüne çok iyiliğim dokunacak.»

Baktım ki Muhterem Yoğuntaş her şeyin bilincinde. Sömürüldüğünü, ona zulmettiklerini biliyor. Biliyor ya ne yapsın, bekliyor. Kendine göre bir yaşam görüşü var ki Muhterem Yoğuntaşın, sağlam, sarsılmaz. Şimdiden sert inançları oluşmuş Yoğuntaşın, onu inançlarından caydırmanın hiç olanağı yok.

Muhterem Yoğuntaşa öğütler vereceğime, onu anlamağa çalışmalıyım. Böylelikle arkadaş olduk Muhterem Yoğuntaşla.

Balıkçı kahvesine ne zaman, ne gün insem beni ilk sevinçle karşılayan, eliyle tavşan kanı çayı yapıp getiren Muhterem Yoğuntaş olur. Burada Muhterem Yoğuntaş herkesin, her evin güvendiği bir çocuğu. Karda olsun, kışta  kıyamette olsun, gece olsun  gündüz olsun,  her  işe

206

hiç yüzünü asmadan, üstelik de durmadan gülerek koşan Muhterem Yoğuntaştır.

Geldiğinden bu yana bir teknede yatıyor Muhterem Yoğuntaş. Teknede tertemiz, gıcır gıcır, sabun kokulu bir yatağı var. Yastığı işlemeli. Fatma Teyze hediye etmiş bunları ona. Her hafta da Fatma Teyze onun çamaşırlarını sakız gibi yıkıyormuş. Muhterem Yoğuntaş buna çok seviniyor.

«Hiç böyle insan görmedim Fatma Teyze gibi,» diyor Muhterem Yoğuntaş.   «Dünyada  böyle  iyi  insan  olamaz be Abi, Fatma Teyze gibi. Sekiz tane çocuğu var biliyor musun, na böyle böyle, Fatma Teyzenin. Bir gözcük küçücük de bir gecekondusu. Bu gecekonduda üstüste yatıyorlar hepsi, karı koca, büyükanne, bir görsen.. Fatma Teyze var ya, bana yalvardı yalvardı, biliyor musun,  ne kadar çok yalvardı, teknelerde uyumayayım da varayım gideyim de kendi evinde uyuyayım, diye. Ben gitmeyince bana küstü, biliyor musun bayağı küstü bana, konuşmadı. Nasıl giderim de o daracık, ancak iki kişi sığacak kadar küçük eve sığınırım. Bir gün baktım Fatma Teyze benim yattığım tekneyi araştırıyor, yataklarıma bakıyor. VAN kürtaj özel hastane bir gün bana bir çift çarşaf getirdi, a! bunları, dedi. Çarşafsız olmaz, dedi. Almasaydım eğer, beni öldürürdü Fatma Teyze. Öyle yiyici gibi bakıyordu bana.   Van kürtaj yapan muayenehaneler da bîr bohçadan iki kat iç çamaşırı çıkardı. Bir çift apak don, bir çift atlet… Al bunları da, dedi,  her hafta değiştirip bana getireceksin ki yıkayayım. Kimin kimsen yok, yoksa kokarsın ha. Yatak çarşaflarını da her hafta getir. Param olursa sana bir kat yatak çarşafı daha alinin. Ne yapayım, her hafta çamaşırlarımı, yatak çarşafımı ona götürüyorum. Bir götürmeyeyim hele, boynumu koparıverir benim  Fatma Teyze. Boynumu koparmaz ya, öyle bir bakar ki, sen bin  kere boynum  kopmuş sanırsın.  Kazandığım paralardan kuruş kuruş artırarak bir de yatak çarşafı aldım, üç çift de iç çamaşırı. Cok sevindi bunları görünce Fatma Teyze. Yataklarım  sabun  kokuyor, dağ  elması  kokuyor. Dağ elmasını köyünden getiriyormuş. Benim çamaşırlarımı dağ elmalı sandığa koyup dağ elması kokutmadan ba-

207

na vermiyor. Ne insanlar abi, ne insanlar..»

Muhterem Yoğuntaş baktı ki ben onu dinliyorum, beni görünce hlc bir fırsatı kaçırmıyor. Bütün köyün dedikodusunu, girdisini çıktısını öğrenmiş, durmadan anlatıyor. Ben böylesine bulunduğu yere uyan, bir anda inciğini cıncığını kavrayan bir insana daha rastgelmedim, Muhterem Yoğuntaşa gelinceye kadar. Ya daha öncesi, yani Muhterem Yoğunlaşın çocukluk yılları! Gerçekten az bulunur kişilerden Muhterem Yoğuntaş.

Van kürtaj yapan muayenehaneler bahçıvanlığa merak sardı Muhterem Yoğuntaş, Sarrt3unlu Mehmet Bahçıvanın çıraklığını yaptı bir süre. Derken bahar kaynadı geldi, baktım üstü başı düzelmiş Yoğuntaşın. Hay Allah rnüstahakını versin senin Yoğuntaş gibi, az daha tanıyamıyordum.

«Merhaba Abi.»

«Merhaba!»

«Beni tanıyamadın ha.»

«Tanıyamadım.»

«Nasıl tanımazsın be Abi, ben  Muhterem Yoğunta-

şım.»

«Vay.. Nerelerdesin lan?»

«Sorma Abi, bu kış iyi geçti. Veliefendide seyis çıraklığı yaptım, atlara baktım bu kış. Çok para kazandım…»

Saçları taralı, kıvır kıvır kara saçları güneşte yeşilleniyor, kalın, altın gibi parlayan geniş tokalı bir kemer takmış, mavi blucinine. Pembe, mavi çizgili, yakası bağrına kadar açık bir gömlek giymiş, ayağında ucu sivri pırıl pırıl bir topuğu uzun tatvan boynuna kürtaj özel .

«Kazandığımın üç vanda kürtaj yapan muayenehaneler mislini verdiler durmadım, orası bir kumarcılar yeri, insan olana orası hayretmez. Atlar ne güzel, çok iyi huylu, sevgi dolu şeyler o atlar. Ben atlan çok sevdim ya, olmaz, duramam oralarda. Bir bakıyordum ki atlara.. Canımı veriyordum atlara. Atlar da beni seviyordu.»

Bir gün bir gecekonduda gördüm Muhterem Yoğun-taşı. Gecekondunun elektriğini otatvan boynuna kürtaj özel ıyordu. İki büklüm olmuş ak saçlı yaşlı bir kadın da durmadan Yoğuntaşa dualar okuyordu. Mahallenin    çeşmesini, suyu    akmayınca

208

 Kim, Muhterem Yoğuntaş. Hastalara ilaç, yoksullara ekmek bulan kim, Muhterem Yoğuntaş… Bir yıl mı. iki yıl mı geçti, bilmem ya, balıkçı köyü Muhterem Yoğun-taşsız edemez oldu. Herkese öyle geliyor, bu Muhterem Yoğuntaş bu köyde olmasın, bu köy de olmaz. Çeşmelerin suyu akmaz, yollardan geçilmez, elektrikler yanmaz, ağlar balıklan yakalayamaz, denizler balık vermez.. Hay Allah Muhterem Yoğuntaş.. Allah çanını almasın senin.

Yazın kıyıda altı tane turuncuya boyanmış kayığı bekler gördüm Yoğuntaşı. O cimri, it, Allanın belası Süleyman var ya, altı tane kayığını Muhterem Yoğuntaşa emanet etmiş de Cehennemin dibine gitmiş. Ulan, anasını babasına güvenmez o. Osmandan da beter bir adam o… Kayıkları her gün, altı kayığı, kiraya verecek Yoğuntaş. Her akşam paraları toparlayıp Süleymana, o it oğlu ite götürecek. Süleyman, kendi öz gözüne güvenmeyen Süleyman, Yoğuntaşa nasıl olmuş da böylesine bir güvenle sarılmış. Muhterem Yoğuntaştır bu, yılanı deliğinden çıkarır da oynatır, kurdu ininden dışarıya uğratır da kuzuyla sarmaşdolaş eder.

Yoğuntaş,  durmadan  yeler.  Sabahlardan  akşamlara kadar. Yalnız kayıkları kiraya vermek yetmez ona. Yeter mi hiç. Yetmez be. Adam dediğin, adam, adam dediğin, eveeeeeet, insan dediğin, durmamalı, durmamalı, duran insan paslanır, kirlenir, yüreği kirli olur duran insanın, çabuk ölür. Ölmese ne olur, ha yaşamış, ha yaşamamış… Bazı şeyler var ki unutmamalı, Muhteremin bazj işleri var ki hiç unutmamalı.. Vebali Osmanın boynuna, geçen gün kahvede, kahve ağzına kadar dopdoluydu, yağmur yağıyordu   dışarda,   Osman   söyledi.   Veliefendide,  geri   dönmesi için, büyük bir atçı, o atçının altmış atlık bir harası varmış. Muhterem Yoğuntaşa soylu atlardan vanda çocuk aldırmani vermeğe kalkmış. Yalvarmış yakarmış da Muhterem Yoğuntaş kabul etmemiş teklifini. Ben, demiş balıkçı olacağım, şu dünyada balıkçılardan da daha  iyi  insan görmedim, demiş. Ben, demiş, gözlerim kapanıncaya kadar Fatma Teyzenin sesini duymalıyım. Bana bir at değil, tüm haranı versen, gelemem arkadaş, demiş.

209

Gerçekten, bana da söyledi, Muhterem Yoğuntaş soz arasında bir gün bana da dedi ki, arkadaş dedi, kendi adamlığımı duyabilmek için Fatma Teyzenin sesini duymalıyım. Onun için ben bu köyden VAN kürtaj özel hastane yere gidemem, gidemem oğlu gidemem.

Hamdi gördü onu ilkin, kolundan tuttu :

«Gel lan,» dedi, «sana iş var. Sana iş bulacağım ya, kazandığının, yani haftalığının yarısını bana vereceksin. Haydi şimdi gidelim de karnını doyuralım. Kaç gündür açsın sen?»

«Ne bileyim ben.»

«Haftalığının yarısı.»

«Yarısı, tamam.»

«Canın ne yemek istiyor?»

«Ne bulursam.»

Hamdi Muhteremi aldı götürdü, oradaki çamur içindeki bir lokantaya soktu. Önce kuru fasulya, van kürtaj yapan muayenehaneler pilav söyledi Muhterem, ekmek kadayıfı da söyledi.

«Söyle söyle, daha söyle, yarın ağır işe başlayacaksın,» diyordu Hamdi. İyice anımsayamıyor şimdi Muhterem Yoğuntaş, o zaman daha neler söyledi. Şunu biliyor ki karnı zık gibi doymuştu.

Haliçte, Ayvansarayda kıyıda kocaman eski Laz takaları… Laz takaları bir sürü, sarı, mavi, yeşil, turuncu, renk renk.. Yanyana kıyıya sıralanmışlar. Bazı uzun boyunlu, kartal burunlu, boyunlarının derileri kırış kırış olmuş kişiler bu boyaları yer yer kavlamış, yanmış, dökülmüş takaları kalefatlıyorlar, yakıyorlar, boyuyorlardı. Yakındaki Haliç denizi ağır, kirli, batak çamuru koyuluğunda, insanın içini bulandıran, öğürtüsünü getiren, kokuyordu. Bir koca şehrin birikmiş tekmil pis kokusuyla kokuyordu. Yemeği yemeden önce Muhterem dayanamıyordu bu kokuya, hep kusacağı geliyordu. Yemeği yedikten van kürtaj yapan muayenehaneler koku moku kalmadı. Muhterem kendine geldi.

Hamdi ona soruyor, Muhterem Yoğuntaş da anlatıyordu.

210

Hamdiyle bir mahalleli, tanış çıktılar. Hamdi surların dibindeki gecekondu mahallesinden-di, kardeşi, babası tatvan boynuna kürtaj özel  boyacılığı yapıyordu. Hamdiy-se tekne ustası. Rahmi Ustanın çıraklığını seçmişti. Muhterem Yoğuntaş daha konuşmadan önce bir çırpıda kendisini anlatıverip çıktı Hamdi. Büyük, nakışlı Laz takaları yapacaktı ki Hamdi, Rahmi Ustanın da parmakları ağzında kalacaktı. Rahmi Usta \ıar ya bu Ayvansarayda, Haliçte onun üstüne bir usta daha yoktu İstanbul şehrinde. Rahmi Ustaya takalar yaptırmağa taaa nerelerden gelmi-yorlardı, Trabzondan, Sinoptan, Samsundan, Rizeden de geliyorlardı. Rahmi Usta daha genç de, yetiştiremiyordu. Herkes yalvarıyordu Rahmi Ustaya.. Hamdi para biriktiriyordu durmadan. Ustaya vanda kürtaj yapan muayenehaneler tane çırak bulmuştu Muhterem Yoğuntaştan daha önce, onların da haftalıklarının yarısını alıyordu. Ustaya daha çok çırak gerekecekti. Çün-küleyim ki durmadan ustanın işi artıyordu. Usta çok işi almayacaktı ama ne yapsın, yar yar yalvarıyorlar Lazlar ona.. Beş tane daha çırak bulsa Hamdi için de iyi olacaktı. Neden, çünkü Hamdi paralan biriktirip. Rahmi Ustadan hüneri kaptıktan van kürtaj yapan muayenehaneler bir tekne atelyesi açacaktı. Tekne atelyesi açmak için çok para gerekecek.. Bunu da şimdiden biriktirmesi gerek. Babası, ağabeyisi günde yirmi tatvan boynuna kürtaj özel  boyayacaklar da evi geçindirecekler. Gecekonduları var ya, evde de çok çocuk var. Babasının, anasının, ağabeysinin kazandıkları yalnız ekmeğe yetmiyor dersek doğru söylemiş oluruz. Her gün eve sekiz tane ekmek giriyor.  Evdeki  canavarlar sıcak  ekmeğe  bir saldırıyorlar ki, bala sinek saldırır gibi. Hamdi, Muhteremi evlerine götürecek bir gün. Muhterem Yoğuntaş bir seyredecek canavarları ki keyfe gelecek, bir anda, göz açıp kapayıncaya kadar kocaman ekmeği bir küçücük çocuk nasıl götürüyor, görecek. Çekirge gibi her biri maşallah, sofraya bir saldırıyorlar, bir anda sofra kuruyuveriyor. Hele bir kuru fasulye olmasın sofrada, kaşık muharebesi, hiç bir muharebeye benzemiyor. Öyle  diyor babası. Babası o kadar çok muharebe görmüş ki… Kaşık muharebesi VAN kürtaj özel hastane, VAN kürtaj özel hastane, diyor.

211

II

«Kuru fasulye gibi var mı, her gün, her yemekte oı-sun, insan her gün yer.»

«Yer,» dedi Hamdi.

«Bir işe girelim, her gün her gün, akşam sabah kuru fasulye. Şişmeli insanların karnı fasulyeden. Ne güzel!»

«Ne güzel,» dedi Hamdi. «Ne güze! ya, insanın kazancı yetmez her gün kuru fasulye pilav yemeğe. Onu ancak haftada bir, ya da iki kere yiyeceksin.»

«O da olur.»

«Bu yediğin kuru fasulyeyi de senin hissene düşen

ilk haftalıktan keseceğim.»

«Yeter ki işe başlayım da ne istersen yap,» dedi Muhterem Yoğuntaş. «İşsizlikten öldüm. Bir işim olsun da, bir tutam ekmek geçsin de elime, bir yatacak yerim olsun da, isterse it kulübesi olsun.. İşte böyle..»

O gece Hamdiyle birlikte tahta barakaların altında yattılar. Tahtaları kurutmak için oraya Halicin kıyısına baraka çatıyorlardı. Hem tahtalar kuruyor, hem de çıraklara, öteki ustalara ev ödevi görüyordu. Yatak çok güzeldi, yumşaktı. İnce talaş doldurmuştu Usta şiltelerin içine. Kalın da bir battaniye verdi ona Hamdi. Ortalık çam kokuyordu. Halicin pis kokusunu unutup gitmişti. Akşam da kuru fasulye yemişlerdi.

Usta ince bıyıklı, sinirli, durmadan küfreden vanda çocuk aldırmaydi. İyi usta ya, varsın küfretsin. İşinin adamı. Usta ona bakmadı bile. Öteki, genç adam Ustanın kalfası haftalığını söyledi. Şimdilik haftada yirmi lira alacaktı. On lirasını peşin veriyordu. Parayı alınca kaçacak olursa yakalayınca kemiklerini kırardı. Bu para ona aç kalmaması için

Veriliyordu.

Hamdi on liranın beş lirasını hemen onun elinden alacaktı. Kuru fasulye parasını da gelecek haftalığından Ödeyecekti Muhterem Yoğuntaş. Ne olursa olsun kıvançlıydı Muhterem Yoğuntaş. Eline ilk olaraktan bu kadar para geçmişti, hem de çalışması karşılığı olacaktı bu para. Bir büyü gerçekleşmişti. Para elinde parıldayıp duruyor, sevinç içinde bakıyordu. Bir türlü dürüp büküp de bu

212

yu/enm oniugu cebine koyamıyordu Muhterem, öyle, para elinde kalakalmıştı.

Hamdinin sesini duyunca kendine geldi: «Bana da  böyle, tıpkı böyle olmuştu,»  dedi  Hamdi. «Aynen böyle donakalmıştım.   Cebine koy   şimdi.   Daha çooook bakacaksın, bozduralım da beşini bana, hakkımı ver bakalım.»

Bakkala kadar büyülenmiş gibi ardınca sürüklendi.

O gün hemen işe başladı. O kadar da, on lirayı değecek kadar da zor değildi hani.

Kalafatçılara ilerki kulübeden pamuk taşıyordu.  Pamuk taşıması bitince de ne yapacağını bilemiyordu. On lira almıştı, boş boş da oturulmazdı ki.. Değil mi, insan aldığını haketmeliydi.  Bunu boya yapan  Ustaya söyledi. Ustanın bütün giyitleri, eli yüzü boya içindeydi. Şöyle tepeden acıyarak baktı ona Usta. Ne olacak, varsın baksın, insan insan olunca kazandıklarını ödemeli, haketmeli, değil mi, bu Usta mendeburun vanda çocuk aldırma. Boyuna da yüzünü asıp ta tepeden, takanın tepesinden aşağılara tükürüyor. Yanağında boydan boya derin bir bıçak yarası var. Mendeburun biri, tembel mi tembel, dediği de anlaşılmıyor. Laz mı, Kürt mü, Çingene mi hiç belli değil. Yetmiş iki milletin dışında bu mendebur oğlu mendebur! Bir bakışı var insana, bir tek söz bile söylemiyor insana.. Bakışıyla emir veriyor,  bok  herif.  İnsanın  konuşmayanının  bin  belasını versin. O insanlar ki, insan değil ki onlar, sanki bir bok hergele, sanki  yeryüzünde bir tek taka boyacısı  var, o da bu bok herif sanki.. Ulan, altın üstün bir boyacı parçası. Şunun kurumuna bak, kurumu çocuklara. Rahmi Ustanın karşısında süt dökmüş   sümüklü bir kedi   hergele. Adam değil ki…  Çocuklara, çıraklara afur tafur,  Rahmi Ustaya gelice karşısında el pençe divan. Adamsan ulan köpoğlu köpek, erkeksen, erkek olan Rahmi Ustanın karşısında da çocukların karşısında durduğu gibi durur. Böyle sabahlardan akşamlara kadar kuyruk sallamaz.

«Usta usta,, iyi macun yapmıyorsun, boyayı pürtüktü vuruyorsun.»

«Olur Rahmi Usta, başüstüne Rahmi Usta, şimdi yeni-

213

“™

den vururum, bir daha Doya vururum. ımjöuıu kuuhu .vU.,-mi Usta. Haklısın. Dalgınlığıma gelmiş..»

Eli ayağı, dudakları, tekmil bedeni titrer köpeğin Rahmi Ustanın karşısında. İşini yapsa, tembellik etmese, iki saatte bir fırça sallamasa ne diye böyle dalkavukluk etsin Rahmi Ustaya. Adam olan kendi kendine, işine dalkavukluk eder de göte yakın yerden et yemez, değil mi?

Muhterem Yoğuntaş, belki burada verdiler ona Yo-ğuntaş soyadını. Belki de o köylü çocuğu, Dursun taktı ona bu soyadını. Dursun köyünden geldiği gibi. Hiç de dilini değiştirmemiş. Hak huk muk, diye konuşuyor ama erkek adam Dursun. Hiç kimseye boyun eğmiyor. Ustaya bile dik dik konuşuyor. Hamdiye bile haftalığının yarısını vermiyor. Vermez o, canı sıkılırsa Hamdinin de herkesin de gözünü oyar. Haftalığını her Cumartesi alır almaz doğru postaneye koşuyor, haftalığının çoğunu köyündeki anasına yatırdıktan van kürtaj yapan muayenehanelerdır ki ancak geri kalan paraya el sürüyor. Çalışkan mı çalışkan, Usta ona saygıda hiç kusur etmiyor. Dursun Ustanın yanından geçerken, alimallah Usta bile saygıdan toparlanıyor. Hiç boş söz konuşmuyor..

Bir gün Dursun çocukları topladı, onlara çok kızdı… Hele en çok da Muhtereme kızdı. Çünkü Dursun en çok Muhteremi seviyordu. O, çalışkan, pire gibi adamları çok seviyordu zaten. İki gece sabaha kadar uyumamış Muhterem Yoğuntaşın hikayesini dinlemiş, van kürtaj yapan muayenehaneler da içini derin derin çekmiş, «insanoğlu, insanoğlu, kendi kendine zulmeden insanoğlu,» demiş, ardından da uyumuştu.

Şimdi artık Muhterem Yoğuntaşın hikayesini herkes biliyordu. Dursun anlatmamıştı kimseye. O, barakada anlatırken Dursuna, barakada kim varsa merakla uyumadan dinlemişlerdi.

Muhterem de, ona öykünerekten, Dursundan geride kalmıyordu çalışkanlıkta. Pamuk taşıyor, koca koca kovalarla boya taşıyor, taaa Laz teknelerinin tepesine kadar.. Tahta rendeliyor, zımparalıyor, eski tekneler otatvan boynuna kürtaj özel ılırken bir yandan da tahtaları o çakıyor, kalın salmalar, omurgalar, tahtalar taşıyor, iki metre boyunda bir hamal gö-

214

z, oazı kuçuK kayıklara macun yapıyor, değme Usta böyle tekne macunlayamaz.

Usta ona da saygı duyuyor. Muhterem Ustanın gözlerinden anlıyor, Dursun kadar değilse de ona yakın saygı duyuyor ona da. Bu Usta cin gibi akıllı. Çalışkan, yiğit, köpek olmayan insanları biliyor.    Birinci haftanın sonunda haftalığını otuz liraya çıkarıverdi hemencecik.  Hamdinin çocukların haftalığının yarısını aldığını Rahmi Usta bilmiyor. Bir bilse diyor Dursun, o Hamdinin tozunu attırır, diyor. Bir bilse. Belki bir gün canını dişine takıp Dursun durumu Ustaya bildirecek ama, itin vanda çocuk aldırma, itle bir çuvala girilmez ki, İstanbulun her bir yanını biliyor. Polisleri, karakolları da biliyor. Vanda çocuk aldırma Ustaya söyleyecek olsa hır çıkarır ki büyük hır çıkarır. Bıçaklar da, öldürür de adamı. Deli, çılgın bir şey bu Hamdi. Sevgilisi var. Sevgilisi de, herkes de korkuyor ondan. Bıçağı var ki, sustalı, çat, diye açılıyor. Üç tane adam bıçaklamış şimdiye kadar Hamdi. Öfkelenince deliriyor.  Dünyayı  bile gözü görmüyor.  Ustanın yanında çok saygılı. Eziliyor büzülüyor ya, dediğine  göre Usta bilem ondan korkarmış. İyi çalışıyor. Bütün tahtaları en güzel o rendeliyor, zımparalıyor, kaymak gibi yapıyor çam tahtalarını. Aaaah, diyor,  Dursun İkide birde boynunu burup, aaah, diyor, ah burası köy olmalıydı ki… Ben sizin hakkınızı yedirir miydim ona. Dursun bir türlü yutamıyor, Hamdinin bu kadar çocuğun haftalıklarının yarısını aimasını.

Babası anasını öldürdü Muhteremin. Şu yukarda, surların dibindeki gecekonduda kiraya oturuyorlardı. Muhteremin babası araba sürücüsüydü. Gecekondunun yanında bir de ahır yapmıştı. İki tane güzel mi güzel ata bakıyordu babası. Muhterem atlarla ahırda büyümüştü. At kokusunu severdi. Babası da at kokusunu severdi. Çok para kazanıyor babası, diyorlardı. Anasını hiç sevmezmiş babası. Bir gün anasını öldürüvermiş babası. Bir VAN kürtaj özel hastane adamı da nedense anasıyla birlikte öldürmüş. Muhterem çok kan gördü. Her şeyi unutmuş, kanı unutamıyor. Anası elini uzatmıştı, yalvarıyordu, babası kocaman bir hançerle anasının uzanmış elini kökünden kesti. Bir adam da iki

215

elini uzatmıştı, ahırda, onun da elini kesti babası. Ağaca, atların direğine bağlamıştı, ikisini de.. Çığlık çığlık, her yan çığlıktı. Tüyleri diken diken.. Muhterem bir ahırın köşesine samanların içine saklanmış, kaskatı kesilmişti. İki gün orada kaskatı kesilmiş kaldı. Direk baştan başa kana bulanmıştı. Adamın gırtlağından kan fışkırıyordu. Adam, kan fışkırırken boğazından, boğulur gibi hırıldıyordu. Anasından da kan fışkırıyordu. Babası anasının saçlarından tutmuş atların ayaklarının altında oradan oraya sürüklü-yordu. O da baştan ayağa kan içinde kalmıştı. Van kürtaj yapan muayenehaneler sesler, kurşun sesleri geldi dışardan. Van kürtaj yapan muayenehaneler her yan karanlık oldu. Van kürtaj yapan muayenehaneler da ortalık ışıdı. Babasını gördü Muhterem, bir adam da babasının üstüne çıkmış kocaman, bir kol kadar uzun bir hançeri sokup sokup çıkarıyordu babasına. Hançer kanlı kanlı parlıyordu.

Muhterem ahırda kendine geldiğinde, kaskatılığı açıldığında ortalıkta hiç bir şey kalmamıştı. Ne anası, ne babası, ne de kimse kalmıştı. Atlar da gitmişlerdi. Araba da durmuyordu kapıda. Eve girdi, evde de hiç bir şey kalmamıştı, tamtakırdı ev.. Kapının eşiğine oturdu Muhterem, sabahtan akşama kadar bekledi, kimse gelmedi eve. Umudu kesince ağladı Muhterem. Ook ağladı. Kimse onu duyup da gelmedi. Komşular da başlarını alıp koymuş gitmişlerdi. Mahalle de bomboştu.

Gerisini  bilmiyor.  Muhterem  kendisine bir kocaman ekmek buldu bir yerlerden. Bir kalıp da kaşar peyniri… Bir iyice karnını doyurdu. Ne olmuştu bir türlü anlayamı-yordu. Bir düş içinden çıkıp gelmiş   gibiydi.   Sersemliği, şoşkmlğı daha sürüp gidiyordu. Atlar ahırda tepişiyorlardı, van kürtaj yapan muayenehaneler çığlıklar, van kürtaj yapan muayenehaneler uzanmış yalvaran kanlı eller. Bir de kırmızı bir saksı, koskocaman bir ooak kırmızı sardunyayı anımsıyor Muhterem.  Patırtı  gürültü.  Kim gelip  de babasını anasını, atlarını, o kan içindeki adamı, arabalarını, atlarını, evlerinde ne varsa hepsini alıp götürmüştü. Babası masmavi bir bisiklet almıştı Muhtereme, onu bile götürmüşlerdi. Bir traktör oyuncağı vardı, bir kamyonu, köyden getirilmiş, bir hoş, tuhaf bir süpürge vardı, bir tahta kılıç getirmişti köyden babası. Onları da alıp gö-

216

lurmüşlerdi.. Kim acaba, kim ola? Mahalle de başını alıp gitmiş, tekmil gecekondular yıkılmıştı. Kim yıkmıştı gecekonduları, bu gecekondulardaki insanlar nerelere gitmişlerdi? Bir kendi gecekonduları ayakta kalmıştı. Nasıl kalmıştı, diye düşünemiyordu Muhterem ya, kalmıştı işte, ötekilerin yıkıldığını biliyordu. Babasının da anasının da öldürüldüğünü görmüştü. Van kürtaj yapan muayenehaneler da çok çok duymuştu. Vay demişlerdi, şimdiki gibi aklında, vay Zülfikar, babasının adı demek ki Zülfikardı, hiç suçun günahın yoktu, bok yoluna gittin demişlerdi. Cok değişik seslerden duymuştu bunu.

Gündüzleri çıkıyor, yöreyi şöyle bir kolaçan ediyor, yatmağa gece evlerine dönüyordu. Bomboş, kupkuru evlerine. Hem de sopsoğuk. Ne yapsın Muhterem. Bazı geceler de aç uyuyordu. Açlığı hiç sevmiyordu. Acıkınca ölür gibi oluyordu, uyku da hic tutmuyordu. Tutmuyordu ya, ne yapsın… Uyumağa çalışıyordu. Uyuyunca uyuşuyor, açlığı unutuyordu. Bir kadın ona bir keresinde içi peynir dolu koskocaman bir somun verdi. Hangi mahalleydi bir bilse, her gün gider orada karnını doyururdu.

Sabahlardan akşamlara kadar dolanıyordu ortalıkta, bir gün Unkapanı köprüsüne kadar bilem gitmişti, akşamları evine dönüyordu. Bir evi vardı ya.. Bir evi olması bir insanın çok iyidir. Bir evi olması, sırtını dayayacak bir çıtatvan boynuna kürtaj özel ı olması demektir bir insanın. Yıkılmış, sessiz, hiç kimse kalmamış bomboş, ıpıssız mahalle korkutuyordu, korkutuyordu onu ya, ne yapsın,  mecburi oraya gidecek… Evi orada. Bazı aç gecelerinde ahırdan at kişnemeleri geliyordu. Sabahleyin ahıra gidiyor bakıyordu ki, atlar yok.. Bu böyle ne kadar sürdü bilmiyor, kimse de bilmiyor. Bir akşam eve döndü ki, bugün ekmek, yiyecek de bulmuştu Muhterem, çok keyifliydi. Güzel bir uyku çekecekti ki… Baktı ki evleri, ahırları yerinde yok. Ne duvar, ne pencere, ne kapı, hiç bir şey kalmamış. Her şeyi alıp gitmişler. Bir tek tuğla bile bırakmamışlar. O avludaki, kavağa sarılmış asma tek başına avlunun ortasında öyle çırılçıplak kavağa sarılmış, ortalıkta yalnız kalmış. Üç gün van kürtaj yapan muayenehaneler bir daha geldi ki, ne görsün Muhterem, asmayı da kavağı da

217

 

kesmişler. Bir hafta mı, on gün, bir ay mı ne oıımıyor ıvıun-terem evlerinin yöresinde dolandı durdu, orada ahırın yerine başına koyup yattı uyudu ama soğuklar bastırınca daha fazla duramadı, Haliçte balık avlarken tanıştığı Masum, hırsız Masum aldı onu Sirkeci bitirimlerinin içine götürdü. Hiç sevmedi Muhterem burasını. Bu çocukları hiç beğenmedi. Fıkara  insanları  soyuyorlar,  biribirlerine sövüyorlardı. Alışamadı onlara.. Hale vurdu bir ara, bir küfe verdi ona bir ağabey, deli Fahri, o da sebze taşıdı halden… Çok para kazandı. Parasıyla kendisine çok güzel bir giyit yaptırdı. İşleri gittikçe düzeliyor, Muhterem kendisine para biriktiriyordu ki… Bir sabah Fahri abiyi kan içinde inlerken buldu halde. Ağlıyordu, acıdan kıvranıyordu. Bunu görür görmez Muhteremin kusacağı geldi. Bir daha da hale uğrayamadı. İstedi, can attı ama bir daha hale gidemedi. Çok denedi, hale yaklaşıyor yaklaşıyor, hal yapısını görünce kendisini bir titreme alıyor gerisin geriye, arkasından canavarlar geliyormuş gibi taaa Saraybur-nuna kadar alıp yatırıyordu.

Sarayburnunda balık pişirip satan bir balıkçıya çırak oldu. Hiç bir zaman söyleyemeyeceği bir sebepten bir gece balıkçının kayığından kaçtı. Üstelik balıkçı balık pazarından kokmuş balıkları toplayıp kayığında pişirip satıyordu.. Pis bir adamdı. O olay da olmasa Muhterem bu yalancı, kokar adamın yanında daha fazla duramazdı. Bir manava, bir kumarcıya, bir mezar kazıcıya çırak oldu… Van kürtaj yapan muayenehaneler da aç biilaç kalmış, dünyadan umudunu kesmişken Hamdiyle karşılaştı. Şimdi işiyle övünüyor, kıvanç duyuyor. Hamdi mi, ne olacak, ona iş buldu ya, hakkı, varsın alsın haftalığın yarısını. Ne olacak yani. Usta da her hafta durmadan artırıyor haftalığını.. Helal olsun Hamdiye, kendisine böyle bir iş buldu ya. Böyle iyi, nur yüzlü, erkek bir Ustanın yanında..

Yutamıyor yutamıyor Dursun.. Dursun büyük, on bir yaşında ya, heheeeey, ne on biri be, ne on biri, yirmi yaşındaki bir adam kadar güçlü Dursun, nah bir bilekleri var, işte bu kadar. Köyleri dağlıkmış, çok güzel suları, çamları varmış. Onlar bir hoş çamdan çıkan bir yiyecek

218

yiyorlarmış ki, o köylerin adamları böyle zebella gibi oluyormuş. Dursun ki Dursun, bir tutsa o Hamdiyi, şöyle onu iki eliyle ikiye ayırır ama, uymak istemiyor o iîe. Belki Usta bir gün haberlenir de… İşte o zaman görün siz halini Hamdinin… Nasıl kuyruk sallar, sallar ki sallar.

«Gel   büroya   Muhterem   Yoğuntaş…   Sen   taş  değil kepek bile olamazsın.»

«Gel bakalım sen buraya Tuğrul. Tuğrul gibi boynun kopsun senin.»

«Gel bakalım buraya Orhan. Orhan kadar taş düşsün başına.»

«Gel buraya, gel buraya…»

Dursun çocukları başına topladı.

«Burada durun, hiç kıpırdamayacaksınız buradan.»

Çocukları oraya, bir dağ gibi yükselmiş Laz takasının duldasına dikti Dursun, gitti. Az van kürtaj yapan muayenehaneler da Hamdiyi yakasından tutup sürükleyerekten getirdi.

«Bir daha bu adama haraç vermeyeceksiniz, anladınız mı beni, duydunuz mu? Kimse bu adama bir kuruş  vermeyecek. Hiç hakkı yok. Ulan siz erkek değil misiniz?»

Hamdiyi onların karşısına dikti:

«Sen de kıpırdamayacaksın buradan. Olduğun yerde duracaksın.»

«Ulan siz erkek, insan, vatandaş değil misiniz, bir insan kazancını durup dururken bu ite verir mi? Vermeyeceksiniz.»

«Söyle Muhterem verecek misin? Sen söyle.»

Muhterem susuyordu. Somurtmuş, başını yere dikmişti.

«Söyle,» diye bağırdı var öfkesiyle Dursun. «Söyle, söyle.»

«Bilmem, o bana buldu bu işi.»

«Allah sümüklü belanı versin senin,» diye onu hızla itti Dursun. «Pis kansız adam.»

«Sen Tuğrul?»

«Ben vermeyeceğim ya Dursun, zorlan alıyor benden, seni öldürürüm, ya da gece uyurken sana bir şey yaparım diyor. Ben de veriyorum korkumdan.»

219

I

«Vermeyeceksin.» «Vermem. Öldürse de vermem.» «Sen Orhan..»

«Hiç bir hakkı yok. Ben neden vereyim?» Dursun iki misli büyümüş, heybetlenmiş ortalıkta dolanıyordu. Hamdi olduğu yerde durmuş kalmıştı. Kıpırdamıyordu bile. Dursun geldi onun önünde hışım gibi durdu, Hamdinin yüzü gittikçe kapkara kesiliyordu.

«Bu Muhteremin Allah bin belasını versin, işsizlikten tıdü kopmuş bok herifin. O, sana getirip de verse bile haftalığının yarısını, sen almayacaksın. Aldığını duyarsam dişlerini sökerim senin..»

Sözünü bitirdi bitirmedi, Hamdinin bıçağını şırrak diye parlattığını gördüler. Dursun Hamdinin göğsüne doğru salladığı bıçağın ağzına elini tuttu, bıçak eli deldi geçti. Bu arada nasıl oldu nasıl olmadı bıçak Dursunun elinde parladı. Hamdı o anda yüz geri etmiş kaçıyordu. Dursun kovalıyor Hamdi kaçıyordu. Az daha Dursun Hamdiye yetişiyordu ki, Muhterem Dursunun önüne kaldırdı kendini attı. Dursun elinde bıçak yere yuvarlandı. Hamdi de kaçtı kurtuldu. Muhterem, Dursun yuvarlanır yuvarlanmaz kalktı Sultan Selime doğru tepelere aldı yatırdı. Durmadan, ödü koparak Kumkapıya kadar koştu. Orada duramadı Kumkapıdan Samatyaya vurdu. Samatyadan Kocamus-tafapaşaya, Kocamustafapaşadan Sarayburnuna geldiğinde akşam oluyordu. O gün demirlerden atlayıp geceyi Gül-hane Parkının içinde geçirdi. Düşünde hep Hamdiyi gördü. Dursun yakalamış Hamdiyi bıçaklıyordu. Hamdi atların ahırına saklanıyor, Dursun onu oradan alıp çıkarıyor,

bıçaklıyordu.

Muhterem sabaha kadar Gülhane parkında bağırarak dolaştı. Sabahleyin bekçi onu yakalayıp polise teslim etti. Polis de onu İstanbulda ne kadar karakol varsa dolaştırdıktan van kürtaj yapan muayenehaneler Çocuk Bürosuna teslim etti. Çocuk Bürosunda onu Cehennem gibi bir odaya hapsettiler. Orada da Dursunu gördü, Hamdi ahırda atların ayaklarının dibine kaçıyor, Dursun onu orada bulup çıkarıyor durmadan bıçaklıyordu. Muhterem de bağırıyordu. Çocuk Büro-

220

sunun o zebella gibi Müdürü sussun diye öyle bir döğdü ki Muhteremi, Muhterem halsiz uyudu kaldı. Uykusunda gene Dursun Hamdiyi öldürüyordu ya, atları da öldürüyordu, kan içinde bıçaklayıp, avuç avuç kan atıyordu Muhteremin üstüne ya. Muhteremin bağıracak, kalkıp kaçacak hali kalmamıştı. O zebella Müdür onun kemiklerini kırmıştı.

Birkaç gün Çocuk Bürosunda kaldıktan van kürtaj yapan muayenehaneler, bağırması dayak yiye yiye kesildi Muhteremin. Bağırması kesilince onu bıraktılar.. Yazdılar çizdiler, onu oraya, Şehzade Camisinin yanına bıraktılar. Bıraktılar ama nereye gidecekti Muhterem hiç bir gideceği yeri yoktu ki… Korku içindeydi, bir düş içinden çıkmış gibiydi. Dursunia Hamdi de hiç aklından çıkmıyordu. Hamdi fıkara, nasıl da bağırarak, yalvararak kaçıyordu önünden Dursunun. Hiç kimse de varıp kurtarmıyordu Hamdiyi. Oysa ki bütün bu çocuklara, herkese iyiliği Hamdi yapmıştı.

Şehzade Camisinin içine girdi, Caminin gün batıdaki duvarına sırtını verip oturdu.  Ilık bir güneş vardı,  karnı da toktu. Muhterem sırtını duvara dayar dayamaz uyudu. Yan uykuda yarı uyanık..  Gözlerinin önünde  hayaller, yalımlar, yalımların arkasında sivri, gerilmiş, uzun ak bıyıklarıyla, uzamış sivri yüzüyle Zahit Usta. Uzamış boynu,  ince  uzun  bedeniyle  sünen,  gittikçe  uzayan..   Mavi dumanlar, savrulan mavi ışıklar. Çakıp çakıp sönen, göz kamaştıran gözleri kör eden.. Köresinin başında, körüğünü çeken, durmadan da kendi kendisiyle konuşan, konuşurken gülen, öfkelenen Zahit Usta dükkanının içinde gidip geliyordu. Bacakları uzun, uzayıp kısalıyor, bir koyu karanlığa giriyor, bir ışığa batıyordu.  Işığa  batıyor çıkıyor,  karanlıklarda  yitiyor.  Kemerli  dükkanına  altı  basamakla inilir. Dükkan eski, çok eski surların içine uzun bir kemerle iner. Bir başı, yani kapısı Cibali Caddesine açılır, arkası ta Haiice varırmış. Ama kimse bilmiyor, bu kemerli yolu ne kadar gittikten van kürtaj yapan muayenehaneler Halice varırsın.. Bazıları diyorlar ki, bu kemer Halici alttan geçip öteye Kasımpaşa kıyılarına bile çıkıyormuş.

Çekiç sesleri, dövülen demirlerden çıkan zangırtılar

221

ill II

beynine beynine iniyordu Muhteremin. Muhterem derin bir uyuşukluk içinde dönüyordu. Kaç kere ezan sesi duydu, kaç kere sular sakırdadı şadırvanda, bir şeyler duydu ya, hiç oralı olmadı. Sırtı duvarda terlemiş, bazı uykusunda konuşuyor, bazı susup dudaklarını sunduruyor, bazı bazı da gülüyordu. Bazı bazı da elleriyle bir şeylere uzanıyor  uzanıyor yakalayamıyor,  elleri  yanlarına   umutsuz

düşüveriyordu.

Gözlerini açtı gözlerine inanamadı. Bir çocuk başu-

cunda durmuş ona gülüyordu.

«Ben de kaçtım Muhterem,» dedi. «Sabahtan bu yana seni seyrediyordum, neler yapıyordun öyle, gülüyordun, ağlıyordun… Kim o demirci ustası, hep onunla uğraşıyordun.»

«Zahit Usta,» dedi Muhterem somurtuk.

Çocuğu gördü göreli, onu nasıl atlatacağından VAN kürtaj özel hastane bir şey düşünmüyordu. Bu serseriden korkuyordu. Delinin, eli bıçaklının vanda çocuk aldırmaydi. Dünyada herkes adam olurdu da bu oğlan adam olmazdı. Neler neler yapmamıştı ki, esrar içmiş, kumar oynamış, karılarla yatmış, yankesicilik yapmış, pezevenklik bilem yapmıştı. Kocaman adamlara ne madikler atmamıştı. Bununla iki adım yürü, al başına

belayı.

«Muhterem, bak biliyor musun, nereye gidelim..»

Muhterem :

«Durma kaç arkadaş,» dedi, «içerisi polis dolu. Ben

burada mahsustan uyuyorum.»

«Kalk gidelim Muhterem.»

«Ben hastayım gidemem. Polisleri bekliyorum şimdi, camiden çıksınlar da az van kürtaj yapan muayenehaneler, beni alsınlar da hastaneye götürsünler. Bir polis bana dedi ki, bekle, namazımı kılınca gelir seni alır hastaneye götürürüm. Onu bekliyorum.»

«Yalan,» dedi, çocuk. «Yalan söylüyor o polis, seni alıp Müdüriyete götürecek. Ahmak gibi sen de onu bekliyorsun.»

«Hastayım, yerimden  kalkamıyorum.  Nereye isterse

beni oraya götürsün.» Çocuk :

222

«Ben gidiyorum,» diye koşarak oradan uzaklaştı. Muhterem buna çok sevindi, çocuk cami avlusunu çıkar çıkmaz, o da hemen kalktı Zeyreğe aşağı vurdu, Un-kapanı Caddesini geçip Çibaliye yöneldi. Akşam kavuşuyordu. Ustayı gördü. Ustayı görünce çok sevindi. Usta daha dükkanını kapatmamıştı. Öfkeyle homurdatatvan boynuna kürtaj özel ak dükkanın içinde dolanıyor, eline bir demir parçası almış, demir parçasına bir şeyler söylüyor, bıyıklan titreyerek, dudakları  uzayarak, yüzü gerilip yumuşayarak  konuşuyor. Demir parçasını ışığa tutuyor, gözlerini dikip, bacaklarını gerip gözlerini kırpmadan bakıyor, bakıyor, bakıyor… Gözleri dışarıya uğramış, demiri örsün üstüne koyup önüne diz çöküyor, dualar okuyor üflüyor demir parçasının üstüne. Van kürtaj yapan muayenehaneler körüğe yapışıp var gücüyle körüğü çekmeğe başlıyor. Çekiyor, çekiyor, ocaktaki közler kırmızılaşıp ma-vileniyor, ak bir yalım fışkırıyor ocaktan,  mavi yalımlar savruluyor. Demir kıpkırmızı ya da apak kesilince örsün üstüne koyuyor, sünerek. uzayıp kısalarak, kocaman çekiciyle demiri dövüyor. Demir incecik bir zar kalıyor, zarı alıp gene dualar okuyor Zahit Usta, van kürtaj yapan muayenehaneler da yere atıp üstünde bir acaip oyuna başlıyor. Kollarını açıyor, kapatıyor, ayaklarını yere vuruyor, sıçrıyor, düşüyor, yatıyor kalkıyor. Titremelerde.. Yere yatıp dişleriyle demir parçasını tutup kaldırıyor, yeniden körüğe asılıyor, başlıyor çekmeğe, kıvılcımlar savruluyor, yalımlar mavileşip ağarıyor, gene çekiç inip kalkıyor, elleri uğunuyor sonsuz bir hızla Ustanın.. Demir bu sefer VAN kürtaj özel hastane bir biçim alıyor. Bazı bazı caddeden geçen insanlar eğilip içeriye bakıyorlar.  Usta onları görmüyor bile.. Muhterem dalmış gitmiş onu sey-reyliyor… Büyülü bir şey bu. Büyülü bir adam bu Usta. Aaaaah, bu Ustanın bir çırağı olabilse… Hiç de kimsesi yok. Tek başına çalışıyor. Usta gece yarıya doğru dükkanı kapatıyor, kapatmadan önce yaptığı yeni biçime dualar okuyarak, onu dudaklarına götürüyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da duvara asıyor. Van kürtaj yapan muayenehaneler kapıyı, ağır,  çekerek  kapatıyor,  kol kadar uzun paslı bir anahtarla kilitliyor kapıyı. Van kürtaj yapan muayenehaneler da bir omuz vererek kapanıp kapanmadığını deniyor, sırtı-

223

na attığı ceketini bir omuz sailayıştyla duzemp yoıa Koyuluyor.

Hiç istemiyor Muhterem, Allah bilir ki istemiyor ya, ayakları almış onu Ustanın arkasından sürükleyip götürüyor. Usta gidiyor gidiyor, üç merdiven, beş altı yokuş çıkıp bir gecekonduya geliyor, Sultan Selim Camisinin ota-larda. Gecekondunun da kapısını gene kocaman bir anahtarla açıyor. Hiç yanına yönüne bakmadan içeriye giriyor, girmesiyle içerden bol   bir ışığın   fışkırması bir   oluyor. Muhterem korkuyor, korkuyor ya ne yapsın, ayaklarının licuna basa basa onun penceresine kadar geliyor. Pencereden içeriye bakıyor ya, yüreği kütür kütür ediyor. İçerde aynalar aynalar. Bir buzdolabı ki kocaman, odanın yarısını kaplıyor. Perdeler işlenmiş, gümüş, altın tellerle. Tabanda nah böyle böyle tüylü  halılar serili.  Duvarda bir geyik resmi var, çangal boynuzlu, boynunu batan güneşe uzatmış.. Duvarda bir saz asılı, sedef işleme. Parıl parıl ediyor. Eski, çok çalınmış bir saz. Odada mutfak gibi ak fayans döşeli, aygaz ocaklı bir de yer var. Usta buzdolabını açıp bir parça et çıkarıyor, ızgaraya koyuyor, ızgarada et pişirirken, o, yanda domates salatası yapıyor. Domates  salatasını  yapıp  bitirdikten  van kürtaj yapan muayenehaneler  buzdolabından bir şişe de rakı çıkarıp oraya, salata, et tabaklarının ortasına koyuyor, bardağına parmaklarının ucuyla tutup bir parça buz atıyor, lıkır lıkır rakıyı boşaltıyor van kürtaj yapan muayenehaneler da… Bundan van kürtaj yapan muayenehanelersına  bakamıyor artık  Muhterem. Oraya duvarın dibine çöküyor. Ustanın şu anda ne yaptığını aklından geçiriyor. Arada sırada da, düşündüğü doğru mu diye kalkıp pencereden içeriye bakıyor, çoğunda da tutturuyor, aşağı yukarı Zahit Usta onun düşündüklerini yapmış oluyor.

Muhterem gecekondunun duvarının dibinde yarı uykulu yarı uyanık.. Aklından bir şeyler geçiriyor ya, düş mü gerçek mi o da bilemiyor. Birden bir saz sesi geliyor içerden.. Muhterem saz sesini duyuyor ya bir türlü ayıkamı-yor. Birden kalkıyor pencereye varıyor, içerde Zahit Usta hem çalıyor, hem de oynuyor. Oynuyor, oynuyor, ayakları gözükmüyor gibi. Ayakları birbirinin yöresinde dönü-

224

J

yor… Sazı bırakıyor usta, eski, uçup gitmiş müziğe uya-raktan daha oynuyor. Belinden bir düdük çıkarıyor bu ara, düdüğü çalıyor… Coşkun bir türkü, bu sefer türküye ayak uyduruyor Usta, Muhterem de dayanamıyor, o da başlıyor Ustayla birlikte dönmeğe. Dönüyor dönüyor. Ustayla birlikte kendilerinden geçip dönüyorlar.

Muhterem burdan ötesini anımsamıyor… Oraya duvarın dibine düşüp mü kalıyor, bayılıyor mu, yoksa Usta oyunu bitirince oraya, duvara sırtını dayayıp uyuyor mu, hiç mi hiç bir şeyi anımsamıyor Muhterem…

Usta ne zaman gitmiş dükkana, ne zaman kapı açılmış, ne zaman kapanmış, ne zaman işlemiş kapıda o koskocaman anahtar, onu da hiç Wimiyor Muhterem Yoğuntaş.

Muhterem Yoğuntaş uyandığında daha gün ağarma-mıştı.  İstanbulun  üstünde sisler öyle salınıp duruyordu. Haliç duman altında kalmış batağı gözükmüyordu. Gözlerini bir iyice oğuşturduktan van kürtaj yapan muayenehaneler aşağıya  indi.  Balatta bir kahveye gitti. Bir çay söyledi, biraz da ekmek peynir. ya da zeytin, sıcacık ekmeği fırından aldı, yüz gram zeytin, yüz gram da peynir, küçücük bir kutu da reçel, tamam mı Muhterem, bir de tüten çay, Paşa keyfi Muhteremin… Ama içi içini yiyordu.  Çeşmede yüzünü bir iyics yıkadı. Giyiti çok buruşmuştu, uzun bir süre elleriyle buruşuklukları düzeltmeğe çalıştı. Saçlarını da parmaklarıyla taradı. Ah şimdi bir de tarağı olsaydı, saçını bir tarardı. Allah saçının da belasını versin kıvır kıvır zenci saçı gibi, bu saçlar da herkesin saçları gibi tarakla taranır mı ki…

Geldi dünkü yere, demirci dükkanının kapısının karşısına eski surun üstüne tünedi. Buradan Usta olduğu gibi gözüküyordu. Usta bu sefer kocaman kazmaya benzer bir şey doğuyordu. Kıvılcımlar, kocaman kocaman taaa kapıya kadar fışkırıyorlardı ocaktan. Usta demirleri doğuyor suya sokup cazırdatıyor, van kürtaj yapan muayenehaneler örsün üstüne saygıyla uzatıp önüne diz çöküp, demirin huzurunda boyun kırıp öpüyordu örsünü, yanan demiri. Buradan o kadar açık gözükmüyor ki, Muhterem boynunu kopacakmış gibi uzatıyor,

225

İ>\

I

gözükmüyor ki içerisi o Kaaar oçık.. muuum, un .yı^ y^ rebilse.. Ustanın yaptığı o güzel şeyleri göremiyor ki.. Kim-bilir ne kadar, ne kadar güzel şeylerdir yaptıkları.. İçerden karanlıktan bir uzun kılıç gibi bir şey çıkardı, çok çok ışık yaptı Usta.. Kılıcın üstüne eğildi, gözlerinin önüne gözlük gibi bir demir parçası aldı, renkli bir yerden fışkıran parlak ışığa bakıyor, ışıkla kılıçta bir şeyler oynuyordu. Birtakım biçimler, yazık, ne yazık buradan, bu mendebur duvarın üstünden gözükmüyor ki…

Böylece, kaç gün belli değil. Muhterem her gün dükkandan eve, evden dükkana geldi geldi gitti.

Baktı ki buradan, bu Ustadan ayrılamayacak. Varıp dese ki, bu sert, bu homurtulu, bu bir tuhaf insana, «beni yonma çırak al. Al da bu senin gerçek hünerin sersebit olmasın Usta.. Senin hünerini ellerden ellere, bu küçük eller taşısın…» Böyle diyemezdi Muhterem ya, bunu daha van kürtaj yapan muayenehanelerları Ustadan öğrenmişti.. Böyle diyebilseydi, o da yumuşayıverseydi. Ne güzel, ne güzel olurdu, değil mi?

Her gün, her akşam, her sabah niyetleniyor, Ustaya yaklaşıyor, söyleyecek, diii ağzında büyüyor, dili ağzına sığmıyor, dönmüyor ağzında dili, söyleyemiyor, vazgeçip duvann üstüne çıkıp Ustanın hünerli ellerine kendinden geçip dalıp gidiyordu.

Derken bir sabah bakti ki, cebinde ne ekmek alacak parası, ne de çay içecek yirmi beş kuruşu kalmış. Kendi kendine öfkelendi. O hiç bir zaman adam olmayacaktı ki.. Ne vardı yani bu kendi kendine oynayan manyağı, deliyi, bu kendi kendiyle konuşan, demirleri öpüp başına koyan, toprağa, sineğe dua okuyan deliyi sabahtan akşamlara kadar seyredecek. İşte böyle olur, oh olsun, akılsız başın belasını ayaklar çeker. Bu zamana kadar, cebinde parası varken bir iş bulup da giremez miydi yani. Şimdi bıçak kemiğe dayanınca, yumurta kapıya gelince, karnın açlıktan zil çalınca, bin duvann üstüne de sabahlardan akşamlara kadar seyret bakalım Zahit Ustayı. Karnına bir lokma ekmek girer mi heeey Muhterem Yoğuntaş. Yoğuntaş ki Yoğuntaş.

Ayrılamıyor, Allah kahretsin, işte bu sabah da ağzı-

226

na Dır lokma ekmek koymadı. Gözlerini onun ellerinden alamıyor ki…

Zahit Usta birden arkasına döndü, bileklerine kocaman mengene gibi elleriyle yapıştı: «Söyle kimsin nesin, günlerdir beni izliyorsun, kimden emir aldın? Söyle bakalım.»

Muhteremin tüm kanı çekilmişti. Titreyemiyordu bile. Korkudan kurumuş kalmıştı. Konuşamıyordu. Daha gün doğmamıştı, ortalık alacakaranlıktı. Caddede kim yok kimse yoktu. «Söyle ulan, söyle, kimsin, nenin nesisin ki, gün-ierdir benim peşimdesin?»

Hızla onu dükkana sürüklüyordu. Muhteremin canı acıyordu ya sesini çıkaramıyordu. Dükkanın kapısında geldiler durdular. Usta sol eliyle Muhteremi tuttu, sağ eliyle o kocaman paslı anahtarı çıkardı, kilide soktu. Anahtar silme işlemeydi. Gül bilem işlemişlerdi üstüne anahtarın. Bunları bu arada gördü Muhterem… Kapı gıcırdayarak açıldı. Usta anahtarlı eliyle uzanıp ışığı yaktı.

«Söyle,» söyle diye bağırdı, «söyle sen kimsin?»

Muhteremin dili nasılsa çözüldü, kekeleyerek, can havliyle..

«Ben, ben, benim.. Ben, ben.. Muhteremim ben… Yoğuntaş Muhterem derler bana. Ben sana çırak olacağım.. İşte.. Onun için her gün senin eline bakıyorum..»

Ustanın elleri birden çözülüverdi. Şöyie, Muhteremin karşısına geçti, gülmeğe başladı..

«Demek, demek ha, bana çırak olacaksın ha, onun için her gün ellerime bakıyorsun, hahhh… Adın Muhterem Yoğuntoş mı? Seni çırak alamam ben. Ben çırakları sevmem., istemem o it oğlu itleri.. Benim Ustam da çırak sevmezdi. Çırak sevmeyen ustanın yanında çalışılmaz. İnsanı canından, dünyasından eder. Van kürtaj yapan muayenehaneler usta olup da ne olacaksın yani.. Tüccar ol tüccar. Tüccar olup da ne olacaksın yani.. Memur ol, müdür ol, Milletvekili ol, Vehbi Koç ol. Vehbi Koç olup da ne olacaksın yani.. Doktor ol doktor, doktor olup da ne olacaksın yani..»

«Ben, ben, ben senin gibi Usta olacağım…»

227

I         I

«Hay Allah kahretsin, musallat be. vay it ogıu u vuy.. Benim gibi Usta olacakmış. Ol be.. Karnın aç mı?»

«Aaaaaaaç!»

Örsün üstüne bir iki buçukluk fırlattı Usta. İki buçukluk örse düşünce donuk bir sesle çınladı.

«Al da kendine ekmek peynir al. kahvede de bir çay

iç.»

«Olur Usta.»

Muhterem hemen fırladı, bakkala koştu, bakkaldan kahveye, bir anda aldıklarını sömürüverdi bir bardak çayla, koşarak dükkana geldi.

Usta onu tepeden tırnağa şöyle bir süzdü :

«Başla,» dedi. «Asıl şu körüğe.»

Muhterem Yoğuntaş, Usta bir demirci gibi ağır ağır körüğü çekmeğe başladı. Körük çekenleri görmüştü Ay-vansarayda, demircileri, onlara çok iyi bakmıştı. Eline ilk kez körük alıyordu ya, bu işi biliyordu. Usta onun körük

çekişine şaştı.

«Sen daha önce körük çekmiş miydin?»

«Çekmedim…»

«iyi… Geceleri benimle oynayan sendin değil mi?»

Muhterem karşılık vermedi, körüğe biraz daha hızla

asıldı.

«Sen beni görüyordun içerde, aydınlıkta. Ben seni gö-

remiyordum, dışarda, karanlıkta.»

«Kusura kalma Usta.»

«Asıl sen kusura kalma Muhterem Yoğuntaş.. Ben içerde, sıcacık, yumuşak yatakta uyurken, cart curt, sen dışarda taşların üstünde.. De anlat maceranı da seni bir dinleyelim Muhterem Efendi Yoğuntaş..»

Muhterem kendine gelmiş, bu sert, zatim adama ısınmış gitmişti bile..

«Anlatırım,» dedi.

Bundan van kürtaj yapan muayenehaneler birkaç gün bire beş katarak Muhterem Yoğuntaş ona acıklı macerasını yeni baştan anlattı. Usta buna çok duygulandı ya, duygusunu belli etmedi.

«iyi,» dedi, «iyi. Tıpkı Ustan Zahit Cokdemir gibisin.. Benim babamı da öldürdüler. Babası öldürülmemişler ne-

228

dense demirci olmuyorlar. Zor meslektir arkadaş ya, güzel de meslektir.. İyi, zenaattır… Padişah zenaatıdır arkadaş ya, kıymetini bilene.»

Tünelin karanlığına daldı, oflayarak puflayarak kocaman, işlemeli bir ceviz sandık çıkardı oradan. Sandığı açtı: «ilk olaraktan bu sandığın içindekileri yarın sabaha kadar sana vereceğim, benzinle, öteki maden silicilerle temizleyeceksin. Yarın sabah sana bir sandık daha çıkaracağım. Oldu mu? Sana bir de battaniye vereceğim, bu dükkanda dilediğin gibi yatacaksın. Benim ustam bana böyle yapmıştı. Haydi başla, köftehor.»

Bir raftan bir sürü şişeler aldı Muhteremin önüne koydu. Bir sürü de pamuk, paçavra… Kendisi de hiç o yana bakmadan çalışmağa başladı. Kocaman, uzun bir kazmayı dövüyor, biçimlendiriyordu. Kazmayı soğumaya bırakınca bir parmak kanlılığındaki, baş girecek kadar geniş halkaları birbirine ekliyordu. Bu zincir uzayıp gidiyordu tünelin karanlığına kadar.

«Sil,» diye bağırdı Usta. «Sil köftehor, sil.» Geldi Muhteremin kulağına yapıştı, suratına üstüste iki tane tokat yapıştırdı.

«Benim Ustam böyle yapardı..» Muhterem bir acaip demirleri, nakışlı dibekleri, kahve değirmenlerini, sapı kırılan bakır kahve cezvelerini, bakır tepsileri sandıktan çıkarıp çıkarıp ovuyordu.

Öğle oldu, usta çıkınını açtı, içinden bir bütün tavuk çıktı, yeşil soğan, kaynamış patates, kaşar peyniri, ekmek. Çıkın çok temizdi, sim işleme eski bir çıkındı. Kocaman örsün üstüne serdi, yemeğini yemeğe başladı, elleriyle, tavuğun kemiklerini somura somura. Bir anda çıkında ne varsa sildi süpürdü attı şuraya. Ne bir ekmek kırıntısı kaldı ortada, ne de bir peynir, soğan. Muhterem onun yemek yiyişine bakıyor, bir tuhaf duygu, kendinden utanıyordu.

Bir ara usta başını kaldırdı :

«Sen yemek yemedin değil mi? Karnın yemek istiyor mu?»

Muhterem sustu.

229

«Al şunu.. Bu kadarı yeter sana. Buna bir ekmek alacaksın, bugün yalnız ekmek yiyeceksin. Burası imaret değil, ekmek elden su gölden. Hiç de iyi çalışmıyorsun.»

Bir lirayı verdi Muhtereme. Muhteremin parlattığı, parlatıp duvardaki rafa dizdiği öteberilere baktı.. «Hiç de iyi parlatmıyorsun ahbap,» dedi. «Birkaç gün van kürtaj yapan muayenehaneler belki peynirle domatesi hakedersin değil mi? Haydi şimdi git

de ekmeğini al.»

O gün akşama kadar durmadan bir tuhaf bakırlar, tunçlar, çatallar, kaşıklar, sahanlar parlattı Muhterem ya, ayakta duracak da hali kalmadı.

Gece dükkanda kaldı. Usta üstünden kapıyı kilitleyip gitmişti. Çişi gelince Muhterem nereye yapacağını bileme-tti, sabaha kadar kendini sıktı durdu. Sabahleyin Usta kapıyı açar açmaz. Muhterem pantolonun düğmeleri elinde yıldırım gibi dışarıya, surlara fırladı. Fırlar fırlamaz da duvarın kovuğuna çövdürdü.

Aman aman, aman ne zor imiş kapalı bir yerde kalması. Gözleri elma gibi dışarı fırlamıştı. Hemen geriye döndü, derin derin soluklatatvan boynuna kürtaj özel ak.

«Benim Ustam da bana tıpkı böyle yapardı. İçerde işeyecek yer bulamaz, kasıklarım patlardı. İyi, iyi. Git de bir çay iç. Bugün de peynir yok. Sade ekmekle çay içeceksin..»

Muhterem dönünceye kadar, Usta onun için bir iyilik

düşünmüştü.

Eline koskocaman, Muhteremin başından azıcık küçük bir çekiç verdi. Bu çekiç değil küçük bir balyozdu.

«Şimdi,» dedi, «Muhterem Yoğuntaş kardeşimiz siz bu çekiçle tek başınıza şu gemi demirini döğeceksiniz. Dövüp bir güzel biçimlendireceksiniz. Bunu ısmarlayan Laz Kaptan üç gün içinde istiyor. İşte, şu demire tıpkı benzeyecek. İşte örs, bu örste de sen çalışacaksın. Şu küçük örste bendeniz çalışırım. İşte ocak, işte körük, işte de kömürler, işte su teknesi.. Cazırdatabildiğin kadar cazırdat..»

Muhteremin yöresinde bir halka çizdi, ona tepeden şöyle birkaç kere baktı, gülerek göz kırptı :

230

«Benim ustam,» dedi, «benim Ustam da böyle yapardı. Emek varsa yemek vardır. Üç gün içinde bunu senden tıpkı tıpkısına istiyorum.»

Muhterem başladı demiri ocağa sokup körüğe asılmağa. Bir yandan körük çekiyor, bir yandan Ustanın ellerine, demir döğüşlerine bakıyor, bir yandan da…

Kocaman çekiçle kıpkızıl olmuş demiri döğmeğe başladı.

Demir bir tuhaf bir şey oluncaya kadar döğdü döğ-dü, üç kere suya soktu gene dövdü. Muhterem demiri elindeki maşayla, iki eliyle zorla tutuyor, iki büklüm sürükleyerek ocağa ancak taşıyor közlerin arasına yerleştiriyor. Hele kızarmış demiri örse kadar taşımak bir VAN kürtaj özel hastane bela. Ocaktan örse kadar demiri birkaç kere yere düşürüp kaldırıyor, iki büklüm, kan ter içinde kocaman demiri zorla örsün üstüne koyuyor, bir iki çekiç sallayınca, maşayla tuttuğu demir hemen yere kayıyor, örsün üstünde tutmağa gücü yetmiyor. Muhteremin tekmil kemikleri gerginlikten dışarıya fırlıyor. Usta, arada sırada, şöyle göz ucuyla Muhteremin hallerine, perişanlığına bakıyor, yüzünde en küçük bir kıpırtı olmadan kendi işine koyuluyor.

Muhterem bu minval üzre o gün akşama kadar çalıştı. Çalıştı çalıştı, elindeki demir, lanet bir türlü yanda görülen vanda kürtaj yapan muayenehaneler kanatlı çapaya bir türlü benzemiyordu.

Akşam kavuşurken Usta önlüğünü çıkardı, arkaya geçip temiz giyitlerini yeniden giyindi, masanın üstüne bir iki buçukluk bıraktıktan van kürtaj yapan muayenehaneler önce Muhtereme, van kürtaj yapan muayenehaneler örsün üstündeki demire bir göz attı :

«Ustam da bana böyle yapardı, inşallah üstesinden gelirsin de burada kalırsın. Bugün üstünden kilitlemiyorum. Ustam da böyle yapmıştı.»

Çıktı gitti, az van kürtaj yapan muayenehaneler da geriye döndü. Muhtereme yaklaştı, gerildi, balyoz gibi bir tokatı Muhteremin suratına aşketti. Muhteremin gözlerinden kıvılcımlar saçıldı, ocaktaki gibi.

«Ustam da böyle yapardı.»

Çıktı gitti.

O gece Muhterem sabaha kadar körük çekip demir

231

döğdü. Usta gün ışırken dükkana geldiğinde onu örsün altına yığılımış, bir elinde çekiç, bir elinde maşa uyur buldu. Karman çorman olmuş kocaman demir parçası da, kararmış, örsün üstünde duruyordu. Akşamdan masanın üstüne koyduğu iki buçuk liralık da olduğu yerde duruyordu. Demek yemek yememişti aslanımız.

«Vay anasını,» diye gülümsedi Usta, «köpoğlusu amma da inatçıymış. Bela bir adam bu. Benim Ustam da böyle yapardı, öyle mi? Ustamın eline böyle bir çocuk geçseydi ne yapardı?»

Ustanın çekiç sesini duyunca Muhterem hop diye korkuyla yerinden sıçradı, kalktı, sersem sepet dükkanın içinde bir oraya, bir buraya gitti, başı kesilmiş tavuk gib’r çırpındı, bir iki kere örse, ocağa, duvara tosladı. Van kürtaj yapan muayenehaneler kendine gelip de ustayı karşısında görünce öyle orada dondu kaldı. Usta ona hiç bir şey söylemedi, örsteki kırmızı demirini döğmeğe başladı, döğdü döğdü, demiri alttaki teknedeki kararmış suya daldırdı, su cızırdadı fokur-dadı. Muhterem iyice kendine geldi.

Muhteremin demir döğmesi bu minval üzre üç gür* sürdü. Üçüncü günün sabahı Usta onu gene örsün dibinde buldu. Örsün üstünde de azıcık, ama belli belirsiz çapaya benzemiş demir duruyordu.

Ustanın çekiç sesleri, gürültüler, ustanın bağırması, döğüien demirden dökülen kıvılcımlar, sökülen demir pulları, Ustanın onu çekip örsün altından uzaklaştırmak için sürümesi, hiç bir şey onu uyandırmadı, ölü gibi uzanmış kıpırtısız yatıyordu. Göğsü de inip inip kalkmasa ölü sanırdın.

İkindiye doğru uyandı. Usta ona yüzünü yumasınt söyledi, yüzünü yuyup gidip yemek yemesini de sözlerine ekledi.

Yemekten döndüğünde saat beşe geliyordu. Muhterem utancından Ustanın yüzüne bakamıyor, Usta da ona bir şey söylemiyordu.

Muhterem Ustanın elinde kendi elindeki kadar bir demir parçası gördü, demir parçası Usta onu döğdükçe, ocağa sokup çıkardıkça biçimleniyordu. Muhterem işi bı-

232

i]

rakmış, gözlerini dikmiş, ıç,ne gıreceKmiş gıoı onu seyrediyordu. Ustanın deviniminden en küçüğünü bile kaçırmı-yordu. Usta demiri döğdü döğdü, sonunda elindeki demir giderek yandaki çapaya tıpıtıpına benzedi. Ustanın elindeki demir çapaya benzedikçe Muhteremin sevinçten içi içine sığmıyordu.

Ertesi sabah Usta dükkana geldiğinde gene Muhteremi örsün dibinde sızmış buldu. Ama bu sefer, ama bu sefer, bu mendebur… Usta gözlerine inanamadı. Örsün üstünde pırıl pırıl bir çapa, kendisinin yaptığından da daha düzgün, durup duruyordu. Muhterem daha kapı açılır açılmaz Ustanın ayak seslerini duyar duymaz ayağa fırlamış, gözlerini kirpiştirerek gülüyordu. Yalan değil, bütün bunları bana, Muhterem değil, o mendebur Zahit Usta anlattı. Ben de bu adamın ne olduğunu anlayamadım ya, deli mi akıllı mı?

Muhterem sevinçten çılgına dönmüş, ne yapacağını bilemiyor, Ustanın gözlerine gözlerini dikmiş bakıyordu sadece. O kadar. Usta hiç konuşmuyor, örsün üstündeki, bir usta elinden çıkmış, usta işi çapaya bakıyordu.

Van kürtaj yapan muayenehaneler hiç bir şey olmamış gibi gitti dükkanın arka bölmesine soyundu, işliklerini giyindi, önlüğünü kuşandı geldi, işine koyuldu.

Yüzü gittikçe değişiyor, düşünceli bir hal alıyordu.

«Bak,» dedi, «Muhterem Yoğuntaş, ben senin yerinde olsaydım.. Ben kendimi öldürürdüm. Bu dünya bu kadar gayrete, böyle bir ustalığa, hünere değmez. Bilseydim ki, bu dünya böyle, böyle boş, işe yaramaz senin yaşındayken kendimi öldürürdüm. Neden ki, dersen, değmez.. Bu kadar yaşadım, bu kadar, binlerce ton demiri sırtımda taşıdım, ne için, binlerce ton demiri doğdum çapa yaptım, makina bilem, makina bilem yaptım, neye yaradı. Hiç! Şimdiki aklım olsaydı senin yaşındayken, kendimi hemencecik öldürürdüm. Şimdi niye öldürmüyorum ki, ne kaldı ki, bundan van kürtaj yapan muayenehaneler kendimi öldürmeğe değer mi ki…»

Usta VAN kürtaj özel hastane işler veriyordu. Muhterem gittikçe usta-laşıyor, usta ne verirse yapıyordu.    Kazmalar,    kürekler,

233

döğc             oraklar, tırpanlar, gemi aletleri, zincirler… Ama her se-alttn             vincinde de Usta başına dikiliyor: «Aaaaah, senin yaşın-du.               da olsam, kendimi öldürürdüm.  İnsan daha çocukluktan kara             kendini öldürmeli ki, bu kadar belayı çekmemeli. Ooooooh, üstü             çocuklukta kendini öldürmek ne iyi..» du. I                    Duyamaz olmuştu bütün bunları  Muhterem.  Duyunca eli ayağı çözülüyor, korkuyor, van kürtaj yapan muayenehaneler da kendini inama c             nılmaz bir öfkenin deliliğine kapıp koyveriyordu. le ye                    Bir gün gene çalışmış yorulmuş, bitmiş, ama ne gü-seyd             zel bir iş çıkarmıştı. Sevinç içindeydi. İşi önünde pırıl pırıl duruyor, gülümsüyordu ona.. O böyle sevinç içindey-kork             ken gene Usta geldi başuouna dikildi: içine                     «Neye yarar ki,» dedi, «benim yaşıma gelince anlar-çırpı             sın hanyayı konyayı ama, iş işten geçer. Kendini öldür-kenc             meye bile değmez bul da, işte o zaman..» done                     Muhteremin önünde çekiç duruyordu, kaptığı gibi Us-mızı              tasının suratının ortasına… Bereket versin ki, boyu yetiş-taki               medi de çekiç Ustanın yüzü yerine göğsüne değdi ve Us-dadı             ta uzandı dükkanın tozlu tabanına ölü gibi boylu boyunca, ağzı yukarı uzandı kaldı. Muhterem, örsün üstündeki sürd             son işini de eline alıp aldı yatırdı, soluğu Sarayburnunda de t             aldı.. paye

döğı                     Bu köyü nasıl buldu, kim haber verdi de geldi, yoksa

1arı,               bir koku mu aldı?..

sürü                     Şimdi, şu anda altı metre boyunda pırıl pırıl bir mo-

kıpır             toru var Muhteremin. İnanılmaz ya, balık ağları da aldı

nırdı              geçen gün Muhterem.. Her gün ağlarını düzeltiyor, yeni

ağlar örüyor, teknesini boyuyor temizliyor, otatvan boynuna kürtaj özel ıyor.. Muh-söyl              teremi bir saniye boş gören yok. Hep çalışıyor, çalışıyor,

ekle              Kendi işi bitince de herhangi vanda çocuk aldırmanin işine koşuyor.

«Surdan bir ekmek al Muhterem..» rem                      «Git çarşıya bir ilaç al eczaneden.»

bir :                     «Musluk bozuldu, musluk, musluğu yap.»

«Baş üst üne.»

dem                     «Benim motor tekliyor, bir bakıversene Muhterem Yo-

ocaı              ğuntaş..»

234

«Başüstüne.»

«Bak Muhterem ağlar paramparça… Bir canavar takılmış olacak..»

«Hemen otatvan boynuna kürtaj özel ırız..»

Bir Muhterem bütün bizim köye yetiyor da artıyor bile.. Durmadan tatlı, ışık gibi gülüyor, her işe koşuyor.. Bazı bazı da vanda çocuk aldırmanin işine yetişemiyor. İşte bu kahrediyor Muhteremi. Deli ediyor. Nasıl olur da, biri kendisinden bir iş ister de, bir şey ister de onu yapamaz Muhterem, nasıl nasıl, nasıl olur da?

Muhterem, diyor ki:

«Gör beni birkaç yıl van kürtaj yapan muayenehaneler, gör beni… Ben Jirayir Ustadan da büyük bir balık teknesi yaptıracağım ki.. Hem de kime, kime. Kime olacak, Rahmi Ustaya. O iyi bir adam. O eli hünerli bir adam. Hamdiyse, Hamdiyi çoktan sepet-Jemiştir Rahmi Usta. Rahmi Usta gibi temiz insanlar Ham-di gibisilerle bağdaşamazlar. Neme lazım Hamdi de kötü bir insan değil ki…»

Hamdiyi değil de, Dursunu hiç unutamıyor Muhterem Yoğuntaş Kaptan. Ne sandınız Kaptan ya. Hem de denizlerin kurdu bir Kaptan Muhterem Yoğuntaş Kaptan. Dursunu bulursa onu da kendi yanına alacak. Baş tayfa yazacak onu gemisine. Gemisine değil yahu, Balıkçı Gemilerine.. Ne yapıp yapacak bugünlerde arayıp bulacak Dursunu. İki eli kanda da olsa arayacak, bulacak Dursunu. Dursun gibiler şu insanlar arasında az bulunur kişilerdir. Onların kadrini kıymetini bilmeli. Muhterem bunca gün görüp ömür geçirmeseydi ne anlardı Dursundan, Dursunun adamlığından..

«Muhterem Yoğuntaş, ben sana nişanlar, taşlar göstereceğim denizde, Marmaranın bütün balıklarını yakalayacaksın, sen de benim teknemi kalafatla, motorumu otatvan boynuna kürtaj özel , çapamı döğ, yepyeni

İSTANBUL

İL HALK İÜ

Kayıtıp Tasnif Ver: J

döğ

altır

du.

kart

üstı

du.

ma le y sey(

kort

için< çırp ken< don mızı taki dad

süre de i pay

döğ 1an, süri ktpıı nırd

söyl ekle

rem bir

derr oca’

LARI

Kemal Kemal Kemal Kemal Kemal

Kimsecik                                 Yaşar Kemal

İnce Memed,*’                       Yaşar Kemal

İnce Memed^ç”                      Yaşar Kemal

Orta Direk                             Yaşar Kemal

Yer Demir Gök Bakır           Yaşar Kemal

Ölmez Otıy*                           Yaşar Kemal Demirciler  Çarşısı  Cinayeti  Yaşar Kemal

Yusufçuk  Yusuf’*’                 Yaşar Kemal

Bu Diyar Baştan Basa           Yaşar Kemal

Bir Bulut Kaynıyor               Yaşar Kemal

Baldaki Tuz                           Yaşar

Allahın Askerleri^                 Yaşar

Teneke                                    Yaşar

Kuşlar da Gitti^                  Yaşar

Ağrı Dağı Efsanesi                 Yaşar

Türkiyenin Düzeni 1               Doğan Avcıoğlu

Türkiyenin Düzeni 2               Doğan Avcıoğlu

Türklerin Tarihi 1                  Doğan Avcıoğlu

Türklerin Tarihi 2                  Doğan Avcıoğlu

Türklerin Tarihi 3                  Doğan Avcıoğlu

Türklerin Tarihi 4                  Doğan Avcıoğlu

Millî Kurtuluş Tarihi 1          Doğan Avcıoğlu

Millî Kurtuluş Tarihi 2          Doğan Avcıoğlu

Millî Kurtuluş Tarihi 3          Doğan Avcıoğlu

Millî Kurtuluş Tarihi 4          Doğan Avcıoğlu Devrim  ve  Demokrasi

Üzerine                                    Doğan Avcıoğlu

El Kızı                                    Orhan Kemal

Yalancı Dünya                       Orhan Kemal

Müfettişler Müfettişi              Orhan Kemal Üç Kâğıtçı – -^*”‘Orhân Kemal Sokaklardan  Bir Kız*    *       Orhan Kemal

Vukuat Var                            Orhan Kemal Hanımın  Çiftliği               .     Orhan Kemal

Suçlu                                       Orhan Kemal

Dünya Evi                              Orhan Kemal

Kötü Yol                                Orhan Kemal

Kaçak                                     Orhan Kemal

250.00 175.06 175.00 200.00 200.00 150.00 225.00 350.00 150.00 175.00 225.00 175.00 125.00 75.00 100.00 225.00

TEKİN YAYİNLARİ (Devamı)

225.00 225.00 225.00 250.00 225.00 225.00 225.00 225.00

225.00 200.00 200.00 175.00

200.00 225.00 175.00 150,00

125.00

. Cemile    Orhan Kemal 80.00

. Baba  Evi Orhan Kemal 75.00

. Bir Filiz Vardı Orhan Kemal 150.00

. Ekmek Kavgası   vf-   Orhan Kemal 75.00

. Sarhoşlar Orhan Kemal 75.00

. Avare Yıllar    Orhan Kemal 75.00

. Sokakların Çocuğu     Orhan Kemal 150.00

Suçlular ve  Güçlüler   Uğur Mumcu  175.00

Bir Pulsuz Dilekçe      Uğur Mumcu  175.00

. Tüfek İcat Oldu Uğur Mumcu  125.00

. Çıkmaz   Sokak -f-    Uğur Mumcu  75.00

Büyüklerimiz Jr ‘ Uğur Mumcu  80.00

. Sakıncalı   Piyade!-— Uğur Mumcu  75.00

Ayh Bıçak   Necati Cumalı     100.00

. Revizyonist     Necati Curnalı    100.00

. Zeliş     Necati Cumalı     150,00

. Acı Tütün Necati Cumalı     150.00

. Ay Büyürken Uyuyamam  Necati Cumalı     100.00

. Yakubun Koyunları     Necati Cumalı     75.00

. Susuz  Yaz      Necati Cumalı     100.00

. Senin  İçin  Ey  Demokrasi Necati Cumalt     100.00

. Garipler   Sokağı     Oktay Akbal 75.00

. Karşı  Kıyılar   .    Oktay Akbal 75.00

. Gençler Bize  BakıyorOktay Akbal

. Önce Ekmekler Bozuldu Oktay Akbal 130.00

. İstlnye  Sulan  Oktay Akbal 75.00

. Atatürk Bir  Gün Gelecek   Oktay Akbal 100.00

. İlk Yas DevrimiOktay Akbal

. Hiroşimalar Olmasın   Oktay Akbal

. Yazmak ve Yaşamak     Oktay Akbal

. Dost Kitaplar   Oktay Akbal

. İnsan Bir Ormandır    Oktay Akbal

. Türkiyenin İktisadî  ve         

İçtimai Tarihi 1  Mustafa Akdağ     229.00

. Türkiye’nin  İktisadî   ve      

İçtimaî Tarihi 2  Mustafa Akdağ     225.00

. Gün Ola Harman Ola 1  Mustafa Ekmekçi   150.00

. Gün Ola Harman Ola 2  Mustafa Ekmekçi   150.00

. Kente İndt İdris      Talip Apaydın     150.00

, Duvar Yazarları Talip Apaydın           f    100.00

r

TEKİN YAYINLARI (Devamı)

Büyük  Usturalar

Aç  Ayı  Oynamaz

Atatürk   ve   Devrimcilik

Ortanın Solu

Bu  Düzen  Değişmelidir

Türkiyede  Bankacılık

Kara Para

Kölelik Dönemeci

Memo

Cemo

Irgatların Öfkesi

Cevizli  Bahçe

VAN kürtaj özel hastane Olur Ağaların Düğünü

Ay   Tutulduğu   Gece

Harran-Berlin

Sahipsizler

Dünyadan   Bir   Atlı   Geçti

Türkiye Üzerine Tezler 1

Türkiye Üzerine Tezler 2

Planlama Kalkınma ve

Türkiye

Şakir Balkı Şakir Balkı Bülent Ecevit Bülent Ecevit Bülent Ecevit Tuncay Artun Faik  y.  Başbuğ Mustafa Koç Kemal Bilbaşar Kemal Bilbaşar Kemal Bilbaşar Kemal Bilbaşar Kemal Bilbaşar Kemal Bilbaşar Kemal Bilbaşar Bekir Yıldız Bekir Yıldız Bekir Yıldız Yalçın  Küçük Yalçın Küçük

Yalcın Küçük

Yaşar Kemal Allah’ın Askerleri

SEO çalışması tarafımca yapılmıştır. - Mail: mtbzdg@gmail.com - © 2021. Tüm Hakları Saklıdır.

Open chat
Merhabalar. Sorularınızı buradan iletebilirsiniz. Sağlıklı günler dilerim. OP DR SEZGİN DURSUN
İSTANBUL ATAŞEHİR KLİNİĞİ
Çekinmeden arayınız...